Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine notlar

Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü aldıktan sonra yazdığı ilk kitap olan “Masumiyet Müzesi”ni, araya bir diğer kitabı sıkıştırmaksızın (itiraf edeyim ki genelde bunu yaparım ve daima başucumda en azından 2 kitap, onları bitirmemi beklerler) dört günde okudum. Bu demek oluyor ki, okunması kolay, bıraktığım yerden devamını getirmenin beni zorlamadığı bir kitap olmuş.

Kitabın başlangıç cümlesi, Orhan Pamuk kitaplarından alışageldiğimiz gibi, yine gayet çarpıcı. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Bu vesileyle, yazarın, “Yeni Hayat” kitabına başlarken kurduğu benzer bir cümlenin “Bir gün bir kitap okudum, bütün hayatım değişti” olduğunu hatırlatmış olayım. Ve eklemeden geçmeyeyim. Kitabın sonundaki cümle de bu defa pek iddialı ve başlangıcı ile bağlantı kuruyor. “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”

Herneyse, Orhan Pamuk gerçek bir profesyonel. Mesleğini icra ederken gösterdiği özen ve saygı, sadece üretim sürecine özgü değil, sonrasında “ürün”ünün akibeti bakımından da gereken planlama, pazarlama (promosyon) faaliyetlerinin hakkını vermesinden anlaşılıyor. “Pazarlama” kelimesi bir edebiyat eseriyle birlikte anıldığında kulağa ne kadar itici geliyor değil mi? Ama itiraf edelim ki vaziyet bu ve Orhan Pamuk bunun ilk örneğini “Kar” romanının yayınlanması arifesinde vermişti. Bu kitap, kitapçı raflarında yerini almadan evvel TV reklamları kanalıyla yaşamımıza girmişti bile. Neticede Yazar’ın isminin önüne “Nobel ödüllü” tamlamasının yerleşmesinde “Kar”dan ziyade “İstanbul” kitabının etkili olduğu çok çeşitli çevrelerce belirtildiyse de, Nobel yolunda siyasi roman Kar’ın çok özel bir yeri olduğunu düşünmemin başka sebepleri var ya… O başka bir bahis, şimdilik geçeyim.

“Masumiyet Müzesi” romanının, yazarın 2006 yılında kazandığı “Nobel ödülü”nün akabinde yayınladığı ilk kitap olması, bu roman için 6-10 yıldır (rivayet muhtelif) çalıştığının ve çok sayıda müze gezdiğinin cümle âleme duyurulması ve son olarak, Eylül 2007 itibariyle yayınlanması beklenirken ancak 30 Ağustos 2008’de çıktığını hatırladığımızda, okurun beklentileri de artıyor ister istemez.

Hani iflâh olmaz bir Pamuk hayranı olmadığım halde, ben de kitabı işte bu yüksek beklentilerle aldım elime. Her türlü metne, belge ve bilgiye analitik yaklaşma alışkanlığına sahip biri olsam da, bu roman için yapısökümcü edebî bir çözümleme ve değerlendirme yapmak haddim değil hiç şüphesiz. Diğer taraftan, Roland Barthes’in Balzac tarafından yazılmış bir metni (Sarrazine), yazarın ne demek istemiş olabileceği sorusuna duyarlılık göstermeksizin, salt metinde yerbulan biçimsel kodlar üzerinden çözümlemesini ve yeniden yazmasını (S/Z) hatırlatarak, Barthes’in öngördüğü bir ayırıma dikkat çekeceğim. Okunabilir (lisible) ve yazılabilir (scriptible) metin ayırımı. Ve daha da ileri gidip, aynı değerli düşünce adamının edebi eserler için ileri sürdüğü “ürün/üretim” niteliğine dikkat çekeceğim. Evet Barthes’in yaklaşımıyla esasen “okunabilir” nitelikte bir “ürün” olduğunu düşündüğüm bu kitabın, okuru, okuma eylemini gerçekleştiren “tüketici” konumuna ittiğini söylemeliyim. Bu durumdan hareketle ve sonuç olarak, bu makalede kitaptan hoşuma giden bazı alıntılar yapıp, bir tüketici olarak bende bıraktığı “İz”i aktarmaya çalışacağım.

Bir defa romanın, hemen hemen tüm Orhan Pamuk eserlerinde gözlendiği gibi, üzerinde çok düşünülmüş ve çalışılmış bir kitap olduğunu söylemeliyim. Sonra, kitapta geçen bütün o eşyalar ile, anıları(mız)n özne ve nesneleri hakkındaki ayrıntıların, benim gibi yaşı, 1970’lerin ikinci yarısından 80’lerin ortasına kadar olan dönemi hatırlamasına izin veren okur için, nostaljik bir haz yaşattığını itiraf etmeliyim. Yazar, sıradan hayatın koşturması içinde halk arasında unutulmaya yüz tutan bütün o “şey”leri, çok kıymetli bir “koleksiyonun parçaları” olarak yeniden masaya koyuyor, tozları alınmış olarak sergiliyor. Bununla da kalmıyor, o yıllarda -hatta hala bugün- içinde yaşadığımız topluma özgü haller ve alışkanlıkları (isminin sonuna hanim/bey eklemesi gelen birilerine “akşam oturmasına” gidilip, ülkedeki tek ve de resmi TV kanalında Anıtkabirdeki bayrak töreninin sonunda dönülmesi J ) hatırlatıyor. Yine kanaatimce bu topluma özgü, “gibi yapmak” kültürü ve karşılıklı olarak (hem yapan, hem de yapılan) bu durumla yetinme alışkanlığımızı, kendi adreslediği antropologlar bir yana, benim gibilerin, -hem de tam bugünü yaşarken- tekrar farkına varmamızı sağlıyor.

Eserde, Aristo üzerinden sıkça başvurulan An ve Zaman ayırımı dikkat çekiyor. Yazar, Aristo’nun Fizik’inde “şimdi” dediği tek tek anlar ile zaman arasında ayırım yaptığını, tek tek anların, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeyler olduğunu, zamanın ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgi olduğunu belirtiyor. Ve ekliyor; “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yılar sonra düşündüğüm gibi Füsun’ların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.”

Bu da benim içimde, “Mutluluk, bölünemez bir andır” cümlesini uyandırıyor.

Kitabın en çok sevdiğim bölümünün adı “Nedir bu?” oldu, hani kahkahalarla güldüm, ama sonunda da gözümden yaş geldi desem? Bilmem ki kendimi, istediğim gibi ifade etmiş olur muyum?

Zaman ve mekâna dair yanılsamaların çokça ve açıkça altının çizildiği bu romanın “Bazan” başlıklı bölümü de, özellikle hatırlanası kanaatimce. Bir alıntı mı? Buyrun o zaman: Bazan Zaman’ı bütünüyle unutur, “şimdi”nin içine yumuşacık bir yatağa yayılır gibi yatardım”

Bir de soru/yorumum olsun naçizane: “ZAMAN” duygusunu unutmak? Hayattaki en büyük teselli midir?

Evet, kitaptan Alıntılar yapmanın vaktidir:

  • Katıksız mutluluğun bu dünyada ancak bir başkasına sarılarak ve “şimdi” elde edileceğine kesinlikle inanmasaydım, “hayatımın en mutlu anı” olarak işte bu anı göstermek isterdim. Shf. 133
  • Gözyaşları ancak tek bir kişinin kucağında dinen bebeklere olduğu gibi, içimi derin, yumuşacık ve kadifemsi bir mutluluk sessizliği sarmıştı. Shf. 157
  • Mutluluk, benim için artık doğuştan Allah’ın bana bağışladığı ve bir hak gibi, mesele etmeden benimsediğim bir şey olmaktan çıkmış; talihli, akıllı ve dikkatli insanların çalışarak elde edip koruyabildikleri bir nimete dönüşmüştü. Shf. 178
  • Onu değil, bütün dünyayı kucaklamışım gibi geldi bana.
  • Arada bir göz göze geliyorduk, ama bakışlarımız içe dönmüştü.
  • Unutulmuş ve yeniden bulunmuş hatıraların TADI.
  • Harikalarına hep şaştığım beyninin zarı yırtılmıştı….. Her zaman yanında olmak istediğim ruhunda hiçbir hasar yoktu.
  • Aşkın büyük bir dikkat, büyük bir şefkat olduğu
  • Eşyaların teselli edici gücü
  • Vereceği cevabı pişirmek
  • Doya doya hissettiği genel utanç duygusundan başka, bir de özel bir başka utanç.
  • Hayatının kayıp merkezini, arka sokaklarda aramak
  • Kafadaki çatlağın derinliğinin, şimdilik kabul edilebilir bulunması J
  • Korkularının üzerine düşüncesizlikle gidenlerin (bazılarının cesaret dediği budur) yapacağı gibi.
  • Gerçek müzeler, zamanın mekâna dönüştüğü yerlerdir.  

Evet bu sonuncu alıntı, bütün bu yazdıklarım ve okuduğum 586 sayfadan sonra; Biriktirdiği eşyalardan utanan bir toplayıcıdan, yavaş yavaş mağrur bir koleksiyoncuya dönüşen Kemal Basmacı beyin Çukurcuma yokuşundaki müzesini ziyaret etmek kaçınılmaz hale geldi. Ki bu da, en son Orhan Pamuk ürününün promosyonu (“müzenin reklâmcısı”ndan -Orhan Pamuk’un kendi ifadesidir- pazarlama taktiği) olmanın ötesinde bir de “satış sonrası destek” hizmeti olacak hiç şüphesiz. Kemal Bey, müze için ne mi demiş? “Ölenle yaşamak için yapılmış bir yer.”

Ama benim en çok hoşuma giden sözleri, sahife 571’de geçiyor.

Evet konu gururdur (Müzelerin asıl konusu) Orhan Bey. Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanacak şeylere dönüşürler.

Bir diğer nokta (?), artık bir yüzleşme olarak nitelenir mi bilemedim ama, 580. sahifede Orhan Pamuk’un ağzından aktarılan bir bölüm var. Çarpıcı alıntı ise şöyle; “Nişantaşı  çevresinde geçen kitaplarımda herkesi acımasızca kötülediğim yolundaki yanlış inanç…… ve pek çok devlet ve din büyüğünü, paşayı kötü gösterdiğim yolundaki dedikodular, suçlamalar, ne yazık ki çok yaygındı.”  Hani bu bir hesaplaşma ise eğer diyorum… Bunu bu kitapta bu kadar kısa (alıntıladığımdan bir parça daha uzun olsa da) bir metinle becermek mümkün müydü ki? diye sormadan ve doğrusu, yazarın bunu bu kitaba yerleştirmesini garipsemeden edemiyorum. 

Bu kitaptan hareketle bir Orhan Pamuk portresi çizmeye kalkışsam, nedense hayalimde romanın baş kahramanı küçük burjuva Kemal Bey’in silueti canlanıyor. Ve son söz olarak diyorum ki, romancı Orhan Pamuk Bey, Kemal Bey’in isteği üzerine bu hikâyeyi güzel yazmış. Neden mi? Yüreğinden gelerek, bildiği bir hayatı yazmış ta ondan. Nereden mi anladım?: Yoksul bir ülkede zengin bir aileye doğmak gibi bir talihi, Allah’ın dünyanın bu köşesinde yaşayanlara çok seyrek bağışladığı, doğru, dürüst, efendice ve mutlu bir hayat yaşama fırsatını, kafasızlığım yüzünden kaçırmıştım”. Bir de, –ve esasen- Orhan Pamuk’un da böyle saplantılı, “inat ve içe kapanma hikâyesi” olarak nitelediği bir aşk yaşadığını düşündüm her nedense, yakıştırdım O’na sanırım. Bu arada, aman yanlış anlaşılmış olmayayım, bu illaki “bir insana duyulan bir Aşk” olmak zorunda değil tabiidir ki.  

Kitabı okumanızı, becerebiliyorsanız eğer, kendiniz için yeniden yazmanızı ve kendi masumiyet müzenizi kurmanızı diliyorum.

Sağlıcakla.

Bir Kitap ve Bir Film VE Sivas Katliamı üzerine NOTLAR

Baktım da neredeyse 1 yıl olmuş bu sayfaya… uğramayalı değilse de… YAZMAYALI  Yazıyorum şimdi. Neden mi? Bir kitap bitirdim eveli, bir de film seyrettim dün, gece.  Hani bu 1 yıllık dönemde, bunlar… ne okuduğum ilk kitap, ne de seyrettiğim ilk filmdiler tabiidir ki. Ama denk geldiler ve gecenin bu saatinde bana bu satırları karalattılar işte.  KİTAP (Bahtiyar Ol Nâzım), hayran olduğum iflah olmaz bir merakla yeniden keşfettiğim NAZIM HİKMET üzerine iken… FİLM (The Bucket List), yılların eskitemediği, yaşlandıramadığı iki delikanlı Morgan Freeman (ne soyadı amma !!!) ve Jack Nicholson üzerindendi.  

Kitaplardaki sözcüklerin, cümlelerin altını hoyratça çizenlerdenim. Kitapta, Nazım ile Vera’nın son konuşması ÖLÜM üzerine. Çizmişim madem, üşenmeyip buraya da yazayım.

Diyor ki büyük usta; “Kanserden ölmeyi tercih ederim….. Beklenmedik ölüm,  kötü bir ihanet bence, sırtına saplanmış bir bıçak sanki. Anlıyor musun? Ben ölmek üzere olduğumu bilmek zorundayım. O zaman, tüm hayatım boyunca yapamadığım şeyleri yapabilirim. Bu çok önemli. Tüm durum değişir o zaman. Aynı adam, ama bir başkası sanki. Herşey daha farklı olur. Temposu, cesareti, dürüstlüğü, her şeyi yani. Dünyayı başka türlü görmeye başlar. İşte, ölümden önce bu süreci yaşamam gerek.” 

Ustelik, bu konusmadan 4 yıl kadar önce döktürmüş öylesi bir şiir daha ki… O da buraya taşınası; 

GİDERAYAK

Giderayak işlerim var bitirilecek,

giderayak.

Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı.

Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı.

Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı.

Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı.

Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı.

Sevdalara doyulamadı.

Giderayak işlerim var bitirilecek,                                                    

giderayak.

Nâzım Hikmet – Haziran 1959 

BANA VAKİT GEREK diye haykırmış büyük OZAN, onulmaz AŞIK. Son aşkının fotoğrafının arkasına karaladığı dizeler ise nasıl da bir teslimiyet… İnanılır gibi değil hani. Sanki yukarıdaki satırları yazan O değil de… hiç göçüp gitmeyecek bu dünyadan da… 

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana  

Geldim

Kaldım Güldüm Öldüm.

NAZIM HİKMET 

Tarih atmamış bu şiirinin altına bizleri alıştırdığı üzere. Ve anlaşılan o ki, bu küçücük ama son derece anlamlı dizeleri yazdığı Vera’nın da en büyük merakı; O’nun bunları ne zaman yazdığı olmuş.  Kitap bu şiirle bitiyor.  

Film ise, NAZIM’ın tercih ettiği (?) ölüm ile başlıyor. KANSER. İki yaşlı ademin yaşam  ringinde kanser köşesinde nakavt olmak üzere tanışmaları üzerine kurulu. Birbirlerine son derece zıt iki karakterin aynı DERT ve aynı SON ile… ortaklaşarak YÜZLEŞMEye karar vermelerini işliyor. NAZIM’a sorarsanız şanslılar.

Değil mi ki? 

Tüm durum değişir o zaman. Aynı adam, ama bir başkası sanki. Herşey daha farklı olur. Temposu, cesareti, dürüstlüğü, her şeyi yani. Dünyayı başka türlü görmeye başlar” Demiş bizim koca USTA. 

Filmin birbirinden ilginç, birbirinden güçlü iki karakteri, her ikisi de… diğerinin kanayan gömleğinin içinden bakmayı öğreniyor bu acımasız yaşama… O kırmızılığı taze kılan kendi yüreklerine tekrar…. ammma bu defa bambaşka bir gözle ve de tam da içeriden bakıyorlar. VE bir liste yapıyorlar kendilerince, yine ORTAK, yine ortaklaşılır.

İşte size O liste: 

1-Witness something truly majestic – Himalayalara gömülen küller

2-Help a complete stranger for a common good – Birbirlerine verdikleri olsa gerek

3-Laugh till I cry – En mükemmel kahvenin kaynağını öğrendiklerinde

4-Drive a Shelby mustang – Büyük yarış

5-Kiss the most beautiful girl (or boy ?) in the world – Dedenin torununa kavuşması

6-Get a tattoo – Yorumsuz ama kalıcı mutlaka

7-Skydiving – Heyecanlı

8-See the pyramids – Düşündürücü ve de fena etkileyici

9-Get back in touch with Emily (Edward’s daughter)(previously “Hunt the big cat”)  

10-See Rome – Bu filmde yoktu sanki    

Evet, belki de bütün bu satırları… -Yine denk geldi sanırım- bana yazdıran temel hadiseye. Dün 2 Temmuz idi. 15. yılında Sivas katliamını, insanlık utancını unutmamak gerek. Bana daima bu olayı hatırlatan İNADINA YAŞAMAK şiirini ASLA. 

YAŞAMAK sadece yaşamak

sessizce yaşamak

insanca yaşamak

inadına inadına yaşamak  yaşamak

korkusuz yaşamak

hesapsız yaşamak çıkarsız yaşamak

inadına inadına yaşamak yaşamak

parasız yaşamak

çaresiz yaşamak

sevgisiz yaşamak

inadına inadına yaşamak   

yaşamak  

sularla yaşamak

rüzgarlarla yaşamak

dostlarla yaşamak 

inadına inadına yaşamak 

yaşamak

ölümle yaşamak

acıyla yasamak

hasretle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak düşüncenle yaşamak

yüreğinle yaşamak

sesinle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak düşünle yaşamak

gününle yaşamak

anılarla yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak coşkuyla yaşamak

onurla yaşamak

sevgiyle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

EZ CÜMLE: diyeceğim odur ki. Herbirimizin birer Bucket List’i olmalı. Ve ölümümüze dair tahminleri dinlemeyi, duymayı, ölmeyi.. beteri öldürülmeyi beklemeden… Ne yangın, ne sırtımızdan (yoksa iman tahtamızdan mı?) vuracak bir kalp krizi, ne de kansere rastlamadan…. 

İnadına ve de inadına…

Coşkuyla,Onurla

Ve dahi hepsinden önemlisi

SEVGİYLE,

İnadına inadına yaşamalıyız.   Sağlıcakla…

Seçkin Bilgen Gültan – Temmuz 2008

KENDİ GELECEĞİNİ ARAYAN AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MÜZMİN ADAY TÜRKİYE

İçinde bulunduğumuz çağın sorunları ve gidişat, artık, ulusal düzeyde kalan bakış açılarıyla anlaşılamayacak, çözümlenemeyecek kadar küresel yapılanmalara bağlıdır. Ulus devletler, bu yüzyıla değin hiç bu kadar sınır ötesi bağlantılar ve karşılıklı bağımlılıklar içine girmemiştir. Uluslararası sistemde devlet dışında kalan aktörlerin (terörist örgütlenmeler dahil) önemine dikkat çeken ve bu doğrultuda devlet merkezli paradigmanın revize edilmesi gerektiğine işaret eden ilk akademisyenlerden olan Keohane and Nye, adem-i merkeziyetçi bu sistemin, anarşi ve benzer birimler arasındaki etkileşimin belirleyici olduğu yapısına ilişkin olarak “Kompleks Karşılıklı Bağımlılık (Complex Interdependence)”* adını verdikleri tezi geliştirmişlerdir. Tüm dünyada ticaret ve yatırım söz konusu olduğunda ekonomik çıkarları gözetecek ve özellikle sermayenin serbestçe dolaşımını sağlayacak her türlü birleşme, bütünleşme diğer bir deyişle sınırların, engellerin ortadan kalkması süreci yaşanmaktadır.Hali hazırda özellikle ekonomik boyutu ön plana çıkan Küreselleşme sürecinde, portföy yatırımlarının uluslararası alanda sınırsız ve denetimsiz akışının yarattığı sıkıntılar, ulus-devlet, bağımsızlık ve egemenlik kavramları, ulus devletin toplumsal anlayış ve sorumluluğunun ne olması gerektiği gibi hususlar, her geçen gün daha şiddetli ve geniş çapta tartışılır hale gelmiştir. Bu sürecin en genel anlamda, gelişmekte olan ülkeler ve özellikle yine bu ülkelerdeki düşük gelirli kesimler aleyhine işlediği gerçeği ile yüzleşilmişken, küreselleşmenin doğurduğu olumsuz sonuçların, uluslararası kurallar ve düzenlemeler çerçevesinde hafifletilmesi yönünde her türlü çaba gösterilmelidir.Son yıllarda dünyada yaşanan gelişmeler içinde, üretim faktörleri ve ticaretin dünya çapında uluslaraşırı hareket etmesi ve serbestleşmesini öngören küreselleşme kadar dikkat çekici, öte yandan adeta onunla hem çelişen, hem de başetmek üzere paralellik arz eden bir diğer olgu, bölgesel bütünleşmelerdir. Küreselleşen bir dünyada ulus devlet olarak tek başına varolmak ve rekabet etmenin doğurduğu sıkıntılar, ülkeleri, bölgesel bloklar oluşturarak serbest ticaret alanları yaratmaya, hatta daha da ileri giderek ortak siyasal, hukuksal ve toplumsal sistemler kurmaya itmiştir. Tüm dünyada bölgesel bütünleşme alternatifleri hızla artarken, önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisi ve ticaretinin hemen tümüne yakınının, Avrupa Birliği (AB), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile Japonya, Çin ve ABD gibi dünya devlerini içinde barındıran Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) çerçevesinde oluşacağı tahmin edilmektedir.Bugün dünyada, iç ve dış ticaret engellerinin aynı düzeyde kaldırılmasını hedefleyen “açık bölgesellik” politikasını benimsemiş 10’un üzerinde bölgesel ticaret grubu vardır.

İçinde bulunduğumuz düzende Türkiye’nin önündeki en kuvvetli bütünleşme alternatifini oluşturan Avrupa Birliği, 50 yıldır Avrupa Kıtası’nda olası bir 3. dünya savaşını engellemek adına, savaş endüstrisini kapsam altına alan ve ekonomik çıkarlar temelinde kurulmuş 6 üyeli bir ortaklıktan çıkıp, sosyal, siyasal haklar, adalet, dış/içişleri, güvenlik alanlarında ortak politikaların geliştirildiği, ya da en azından işbirliğinin derinleştirildiği, neredeyse beş kat fazla sayıda üye ülkesi bulunan bir ortaklığa evrilme sürecindedir. Bütünleşmesini, Türkiye’den de temsilcilerin bulunduğu Konvansiyon çalışmaları ile hızlandırma, toplumsal ve kültürel mirasının altını çizecek bir Anayasa altında pekiştirme çabasındadır. Diğer taraftan şu günlerde, tarihindeki en kapsamlı genişleme dalgasını neticelendiren AB’nin, önümüzdeki 10-15 yıllık dönemde nasıl bir yapılanma içinde olacağını, hele ki Türkiye’den bakarak kestirmeye kalkışmak akılcı değildir. Bu işin tam anlamıyla göbeğindeki Avrupalı siyasiler (Konsey ve kısmen AP üyeleri) ile profesyoneller (Komisyon ve genel müdürlükler çalışanları) dahi böyle bir uzgörüde bulunamamaktadırlar.

Nitekim, “Vatanlar Avrupası”ndan “Vatandaşlar Avrupası”na geçiş anlayışının benimsenmesinde, keza Avrupa Parlamentosunun 1979 yılından bu yana doğrudan yapılan seçimlerine katılım oranının giderek düşmesinin önlenmesinde ( 2004 te bu oran % 45,5 tir.) ve bu coğrafyadaki ulus devletlerin, egemenliklerini devretmeleri beklentisinin içselleştirilmesinde büyük sorunların bizzat yaşandığı ve özünde, elitist bir inisiyatifin muazzam bir hukuk temeline oturmuş ürünü olan AB’nde (15ler), alternatif B, hatta C planlarının altyapı unsurları üzerinde ister istemez çalışılmış ve giderek çeşitlenen, zenginleşen toplulukta, karar alma sürecinin tıkanmasının engellenmesinin en dahiyane yolları aranmış ve bulundukça da uygulama alanları genişletilmiştir.

Avrupa’nın bütünleşmesi sürecinde her üye ülkenin aynı ekonomik, finansal hatta toplumsal şartlara sahip olmaması, siyasi yaklaşımı ve önceliklerinin farklı olması nedeniyle ortaya çıkan “Esneklik”, “Güçlendirilmiş İşbirliği” gibi kavramların ötesinde, “farklı hızda Avrupa” “iki vitesli” ve “çok vitesli Avrupa” ile nihayet “a la carte Avrupa” ve “değişken geometrili Avrupa” (konsantrik halkalar) gibi açılımlar, Antlaşmalara resmen girmiş olmasa da, tartışma ve çalışma konuları olmaya devam etmektedir. Çalışmaların sürdürüldüğü diğer alanlar, Rusya (tüm sorunları ile Kaliningrad’la beraber J), Ukrayna gibi ülkelerin durumları, bugünkü düzende stratejik öneme sahip ülke ve ülke grupları ile her türlü işbirliği olanaklarının değerlendirilmesi olarak verilebilir.

Genel bir isim altında toplarsak, “Esneklik”, bütünleşmeciler tarafından kanaatimce islim arkadan gelsin yaklaşımı ile derinleşmenin önünü açacak ve hantallaşmayı engelleyecek bir yöntem olarak addedilirken, şüpheciler, diğerlerinden bağımsız ve farklı  davranabilmelerine imkan tanıması ve bu uygulamanın, yaygınlaştıkça federalist yapının kurulmasını daha güçleştireceğine olan kanaatleri nedeniyle olumlu değerlendirilmektedir.

Esas itibariyle neo-fonksiyonalist bir yaklaşımın ürünü olan esneklik, normal şartlarda oldukça politik nitelenebilecek olan konulara hukuksal nitelik kazandırmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir. Antlaşma değişikliğine gidilmeksizin ve böylelikle hantal anayasal prosedürler bir anlamda by-pass edilerek kimi politika alanlarında hızla ilerleme imkanı yaratan bu usül, bazı pragmatik bütünleşmeciler tarafından derinleşme amaçlı desteklenmekteyse de, dünyadaki diğer ekonomik bütünleşme örneklerinden önemli ölçüde farklılık arzedip neticede siyasi bütünleşmeyi hedefleyen “Birlik yapısı”nın korunmasını gözeten ve amaçlardan sapılmasını engelleyen tedbirlerle birlikte ve son derece dikkatli uygulanması gereken bir araç niteliğindedir. Son genişleme ile farklı koşullara sahip çok sayıda yeni ülkenin katılımı sonucunda gelecekteki yapılanması ve işleyişi bakımından tahmin yürütmenin, -eğer olanaksız değilse- son derece güç olduğu AB’nde, bugün Türkiye’nin adaylığı ile ilgili olarak, kimi siyasiler tarafından “güçlendirilmiş ortaklık” “ayrıcalıklı ortaklık” gibi, içi boş terimlerle kastedilenin ne olduğu açık değildir.

Türkiye ile AB arasındaki ilişki, nevi şahsına münhasır bir ilişki olup, 1963 tarihli “Ankara Anlaşması” çerçevesinde bir “ortaklık” boyutu vardır ki, işte bu boyut aslında, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliğine, ağır da olsa taşımaya yeterlidir. Fesih hükmü içermeyen ve Hazırlık dönemi, Geçiş dönemi ve Son dönem aşamalarına işaret eden bu çerçeve Anlaşma ve onun ayrılmaz parçaları (Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararları), salt bir gümrük birliğinin tesis edilmesini değil, aynı zamanda Türkiye’nin neticede Avrupa Topluluklarına tam üye olmasını da hedeflemektedir, sürdürülmesinin koşulu ise; Türkiye’nin entegrasyon için gereken çalışmalarda bulunması, ısrarla izlemesi ve sağladığı uyum karşılığında taleplerine erişmesini sağlayacak bir müzakere pozisyonuna sahip olmasıdır. İlişkinin bir diğer boyutu, 1987 tarihinde, Türkiye’nin, ortaklık ilişkisi ve Ankara Anlaşmasından bağımsız biçimde, topluluğun kurucu Antlaşmalarına istinaden Avrupa Topluluğuna resmen yaptığı başvuru ile ortaya çıkan “üye adaylığı” boyutudur. .

1996 başında yürürlüğe giren Gümrük birliği, Türkiye’nin “Avrupa Pan-Avrupa Menşei Kümülasyon” sistemine girmesi gibi gelişmeler, işte bu Ortaklık anlaşması, 1970 tarihli Katma Protokol ve alınan Ortaklık Konseyi kararlarının ürünüdür. Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte AB gündemine oturan Merkezi Doğu Avrupa ülkeleri (MDAÜ) ile imzaladığımız Serbest Ticaret Anlaşmaları başta olmak üzere çeşitli konulardaki ikili anlaşmalar, yine bu ortaklık boyutunun yan ürünleri olarak değerlendirilmelidir. Bugün yolsuzluklar bakımından 146 ülke içinde 3.2 puanla 77. sıradaki Türkiye’de yürürlükte bir rekabet yasası ve özerk kurum var ise, bu da yine, Ortaklık boyutu ile bağlantılıdır.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin en az tatminkar yönü bence,maliyönüdür. Bu ilişkinin 2001 de alınan bir kararla tek bir çerçeve altında toparlanması olumlu nitelenebilecek bir gelişme ise de, ikili arasında yıllar önce bağıtlanan Mali Protokollerin hakkı verilmemiş, 600 milyon Euro’luk IV. Mali Protokol (1981) hiç çalıştırılmamıştır. AB, diğer aday ülkeler için katılım öncesi strateji kapsamında çeşitli yapısal fonları oldukça cömert biçimde kullanıma açmışken, Türkiye’nin benzer olanaklardan faydalanmasına fırsat verilmemiş, esas itibariyle Avrupa-Akdeniz ülkelerine sağlanan mali-teknik yardım çerçevesindeki MEDA gibi programlardan kaynak aktarılmasıyla yetinilmiş ve zaman zaman, özellikle insan hakları ihlalleri ileri sürülerek söz konusu yardımların da engellenmesi yoluna gidilmiştir. 1996-1999 döneminde Türkiye’ye yıllık olarak ortalama 90 Milyon Euro’nun biraz üzerinde hibe kaynak aktarıldığı rapor edilmektedir. Birliğin 2000-2006 döneminde Türkiye için öngördüğü 1,050 milyon EURO ise, Litvanya ve Slovakya’daki dört nükleer santralin kapatılması için yapacağı yardımın altındadır. Bir kıyaslama olanağı yaratmak bakımından örnek verilecek olursa, MDAÜ arasında kişi başına GSYİH rakamı ile Slovenya’dan sonra 2., yabancı yatırımlar açısından ise ilk sıradaki Çek Cumhuriyeti’ne AB tarafından sağlanan kaynaklar incelendiğinde; sadece PHARE fonlarından bu ülkeye aktarılan desteğin, 476 milyon öngörülmüşken 720 milyon Euronun üzerinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Bugünlerde kamuoyunu fena halde meşgul eden ve Türkiye’nin birliğe adaylığının kapsamlı biçimde ele alındığı üç önemli güncel belge olan Etki, Tavsiye ve 2004 İlerleme Raporları içinde en gerçekçi ve öz olan tavsiye irdelendiğinde, ortaya çıkan temel meseleler, özetle aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir;

1.       Güney doğu ve azınlıklar (!) sorunu

2.      Tarım

3.      Bölgesel uyum

4.      Kişilerin serbest dolaşımı (öngörülen koruma hükümlerinin “kalıcı” nitelenmesi dikkat çekicidir)

AB’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği 19 katılım müzakeresinin tamamından farklı gerçekleşeceği aşikar olan önümüzdeki süreçte, mevcut 31 başlık, Komisyonun öngöreceği düzende -ki bu alışılmış uygulamadır- ancak diğer taraftan -alışılagelmişin dışında-,  birbirlerine paralel olarak değil de, sırayla açılacaktır. Kapatılmalarının da,  her geçen gün evrilen, yenilenen müktesebatın vereceği hareket serbestisi ile, bugünden net olmayan kendine özgü kriterlere bağlı olmayacağını beklemek safdillik olur.

Son genişleme dalgasındaki diğer aday ülke ilerleme raporlarında müzakere sürecinin açılışına ilişkin tavsiyelerin yanında, bu işin ne kadar sürebileceğine, hatta sürmesi gerektiğine dair saptamalar açıkça yer almışken[1], 2004 TR raporuna gelindiğinde, “katılım müzakereleri ucu açık bir süreçtir” yazmakta ve “Müzakerelerin ve daha sonraki aşamadaki onay sürecinin sonucuna bakılmaksızın, Türkiye’yle AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa kurumlarına bütünüyle bağlılığını sürdürmesini sağlamalıdır.” ifadesi geçmektedir. En üst düzey AB yetkilileri de (Komisyon başkanı, Prodi, genişlemeden sorumlu üye Verhaugen) konuya, bizim azınlıklarımız arasında yer alması gereken lazın dediği gibi, “Temel’de A harfi yoktur dedik raporda, bu zaten böyledir, sadece belgeye geçirdik” açıklamasını getirmişlerdir.

Şaka bir tarafa, bahse konu raporlarda müzakerelerin yürütülmesine ilişkin yer alan bazı ifadelerin altını çizmekte ve satır aralarını okumakta fayda olabilir.

”Müzakerelerdeki ilerleme, sadece Türkiye’nin AB’yle uyumuna bağlı olmayacaktır. AB de kendini hazırlama ihtiyacı hissedecektir. (% 40’ın üzerindeki kalabalık (Avrupa Parlamentosunda Almanya’dan sonra en fazla koltuğa aday) ve genç nüfusu halen tarımdan, diğer bir deyişle üç kuruşluk tarladan (AB ortalamaları dikkate alındığında fert başına düşen toprak, neredeyse ¼ ölçüsündedir) geçinmeye çalışan ve bundan hiç te memnun olmayıp, Avrupa’ya göçün yollarını araştıran, % 20’lik en fakir kesimin Milli Gelir’den aldığı payın % 5-6 seviyesinde olduğu)Türkiye’nin katılımına ilişkin olarak şimdiye kadar yapılan analizler, iç pazara ilişkin politikalarda önemli uyarlamalar yapılmasını öngörmemektedir (olsa dükkan senin J ama bütçe tavanları mevcut malum) Müzakereler, her zaman olduğu gibi, mevcut müktesebat temeline dayalı olarak gerçekleştirilecektir. Bununla birlikte katılım öncesi, müktesebat ile bazı uyarlamalara ihtiyaç hasıl olabilir. Her hal ve karda, müzakere edilen belirli başlıklara ilişkin mali yansımaları ele almadan önce AB, 2014’den sonraki devre için öngörülen mali perspektifini belirlemelidir.(2006-2013 dönemi de değil, 2014’ ten itibaren belki ?) Türkiye’nin kendine özgü şartlarını yansıtacak düzenlemelere de ihtiyaç duyulabilir. Son olarak AB, Türkiye’nin üyelik perspektifinden kaynaklanacak hususlara ilişkin değerlendirmede belirtilen, dış sınırlar ve dış politika gibi hassas alanların güçlendirilmesini ele alma ihtiyacını hissedecektir. (Yugoslavya gibi bölünüp te öyle üye olmanızda fayda mı var ne? Ama enerji ve su kaynaklarından vazgeçmeksizin!)

Herşey bir yana, İlerleme raporunda açıkça geçen “müzakerelerin askıya alınması” kararının, nitelikli oy uygulamasına, -yine bu raporda yazı ile- bağıtlanmasının kimilerince (bir çoğu da maalesef TR vatandaşıdır) bizim açımızdan olumlu değerlendirilmesi gerektiğinin iddia edilmesine gelecek olursak, sorarım ister istemez ve hemen hemen tüm yorumcuların aksine derim ki; “askıya alınma kararı, niçin 17 aralıktaki meşhur kabul kararı gibi oy birliği ile değil de, nitelikli oy çoğunluğu ile alınıyor ?! “diye. Ya siz sormaz mısınız?

Son nokta olarak, güncel ve magazinel bir yaklaşım gerekirse; AP’nin yeni TR raportörü 31 yaşındaki hıristiyan demokrat Camiel Eurlings yaptığı açıklamalarda raporların olumlu yanlarına değil, çekinceleri ve TR katılımına ilişkin sınırlamalarına dikkat çekti. AP’nin yeni başkanı İspanyol sosyalist Borrell’e gelince, tarafsız bir duruş sergilemeye özen göstermekle birlikte, tedbirli konuşuyor. AB komisyonunun genişlemeden sorumlu yeni komisyon üyesi Ollie Rehn “AB’nin TR için tam üyeliğin dışında alternatif bir B planı yoktur” diyerek olası üyeliğimiz için bugünkü şartlarda yüreğimize su serpse de, Türkiye B ve hatta C planlarını bugünden yapmak durumundadır.

Benim şahsi dileğime gelirsem, bu süreci başarıyla sürdürüp, AB fonlarından ve örnek uygulamalarından layıkıyla faydalandıktan sonra, yapacağımız referandum sonucunda “AB ye HAYIR!” diyeceğimiz günü görmektir.

Nur içinde yatasıca M.K. Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet” yönünde geri dönülmez yola girmenin garantisi, AB ile katılım müzakerelerine başlamak, hatta AB üyeliği değil, üye olsak ta olmasak ta, pek klişe olacak ama, hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda memleketimizin hukukunu çağdaşlaştırma ve her türlü yolsuzlukla mücadele iradesini göstermekte yatmaktadır.

GÖÇ, YOLUNDA DÜZÜLÜR…  ve göç yolu uzar gider yeter ki bizler inanalım

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR.

Seçkin Gültan (MAN 86)

ODTÜlüler Bülteni 135

Kasım 2004

* Çok sayıdaki iletişim kanalı aracılığı ile net bir hiyerarşi olmaksızın çok çeşitli konunun gündemi oluşturduğu, askeri gücün daha az role sahip olduğu ve merkezi konumdaki ekonomik çıkarların karmaşık hale getirdiği dünya düzeni.

[1] Nesnel olmak gerekirse, kimi durumlarda bu saptamalara da uyulmamış olduğunu belirtmek gerekir. Mart 1998 de 12 aday ülke için başlayan katılım müzakereleri süreci, Bulgaristan ve Romanya hariç diğerlerinin  6 yıl  sonra üye olmalarını sağlamıştır.

FIGHT CLUB

 

David Fincher: Seven, The Game ve Fight Club yapıtlarının yönetmeni.

Evet, “Fight Club”, Türkçe adıyla “Dövüş Kulübü”ne gelirsek;

Film, çok çarpıcı, adeta bir beyzbol sopası ile kafamıza geçiriyor.

Film, ayni zamanda çok acımasız, affetmiyor

Film, her gün karşılaşıp ta, karşılaşmayı inkâr ettiğimiz gerçeklerden bahsediyor.

Film, dövüşmek (bence mücadele) üzerine kurulu ama, çok ama çok umutsuz.

Bu yazıyı gençler okumasın. Zaten umutsuz, -bunu itiraf etmese de- orta yaşı geçmişler okuyabilir ve bu filmi, bir daha, bir daha seyredebilir.

Filmdeki repliklerden bazı alıntılar yapayım:

  •  Kaos projesinin birinci kuralı soru sormamaktır ve dövüş kulübününki de, ondan bahsetmemek.
  •   İşçi tulumlarımızın ve beyaz yakalarımızın kölesiyiz, nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, hiç ihtiyacımız olmayan ıvır zıvır satın alıyoruz, televizyon ve reklamlar bize bir gün hepimizin zengin, birer rock yıldızı olabileceğimizi söylüyor ama olamayacağız, gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz.
  • Herşeyi kaybettikten sonra herşeyi yapmakta özgürsün.  Dibe vurduktan sonra ancak çıkacaksın.
  • Ne bir amacımız var ne de bir yerimiz, Ne büyük savaşı yaşadık, ne büyük buhranı. Bizim en büyük buhranımız hayatlarımız.
  • Hayat, dostluk ve özellikle de ilişkimiz hakkında bildiğin her şeyi unut. Herşeyi kurgulamaktan vazgeç, bırak ne olacaksa olsun.
  • Hayatını değiştirmenin yolunu, beni yaratarak yaptın yani Taylor’u. Ben senin olmadıklarınım, ve senden çok daha özgürüm. Yavaş yavaş kendini bana bırakıyorsun.
  • Sahip olduğunuz şeyler zamanla size sahip olmaya baslar.
  • Kendini geliştirmek bir mastürbasyondur.
  • Hissettiğin şey, zamansız bir aydınlanma.
  • Lanetlenmeye ya da affedilmeye ihtiyacımız yok.

Kapitalizmin ve ‘modern’ hayatin insanlar üzerindeki yıkıcılığının ve daha önemlisi ona karşı koyuşun anlatıldığı filmin son karesinde, NY’deki bütün kuleler –İkizler dahil- havaya uçurulur. Film çekildikten 2 yıl sonra, 11 Eylül 2001 de ise, bu kurgu, masum insanları katlederek ve haksız bir bicimde hayata geçirilse de,  maksada ulaşılamaz. Zaten, aynı maksat güdülmüş değildir belki de…

Unutmadan: Film müziğine gelirsem “where is my mind” diyor. Ya senaryonun uyarlandığı romanın yazarını unutabilir miyim hiç? Chuck Palahniuk

Ve son Söz:

InTyler  we trust…

In Fincher we witness…

In Fight Club we bleed…

Bu dizelerin hakkını, ancak bu filmi seyrettikten sonra verebilirsiniz.

Shakespeare’in aşağıdaki dizelerinin hakkını  ise… HER ZAMAN !

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,

Güneş kucağındadır, bilemezsin.

Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,

Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.

Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.

Uçar gider, koşsan da tutamazsın…

Sağlıcakla ve umutla kalın…

 

Gracias a la vida

gracias a la vida, que me ha dado tanto,me ha dado el sonido y el abecedario.con él las palabras que pienso y declaro,“madre,”, “amigo,” “hermano,” y los alumbrandola ruta del alma del que estoy amando… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bir kış günü bir tutam sarı saçın arkasındaki alev alev yanan o gözleri karşıma çıkardığın için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Cesareti, tutkuyu, coşkuyu, doğruluğu, vazgeçmemeyi, aklı bana öğreten “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Düşüp dizimi kanattığımda “O” hep yanımda olduğu, elimi tutup burnumu sildiği için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Sevgisinden bir an şüphe duymadan bakabileceğim o doğrucu ayna için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bana ikinci ailemi verdiğin için, abim, Güz’üm, Naz’ım için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Yolculuğumun en yakın şahidi, her acıyı her sevinci paylaştığım “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bitmeyen sohbetler, bitmeyecek geceler, beraber geçen 16 yıl, beraber geçecek onlarca yıl için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Beni hep sahip olmak istediğim “ablam”  ile buluşturduğun için… 

Biriciğim, sözlerim, duygularım, sevgim, dostluğum HİÇ tükenmeyecek…  Nice nice mutlu, sağlıklı yıllara Si’m…

ALEF – 6 Mayıs 2007

“TARİH-HUKUK-SİYASET” PRİZMASINDA BİR MESELE – SOYKIRDIK MI *?

“İnsan, önüne çözebileceği sorunları koyar”                                                                                                                                  MARX

Çoğumuzun, “sözde” ön takısını kullanmayı unutmamaya özen göstererek dile getirdiğimiz “Ermeni soykırımı”, veya “Ermeni Meselesi” ile ilgili olarak Ermenilerin saptağı sembolik tarih olan 24 Nisan, bu yıl, 90. yıldönümüne işaret edecek ve Türkiye, uluslararası arenada ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Zira, Ermeni diasporasının, işte bu 90. yıldönümünü hedefleyerek, son derece planlı programlı biçimde vargücüyle çalıştığı ve tüm dünyada, ama özellikle ABD’de ses getirecek kampanyalar başlatacağı, bugünden bellidir. Bu çabalar içinde yer alan çarpıcı örneklerden biri, Beyaz Saray’a -Amerika’lıların deyimiyle- iki blok mesafede, müze, eğitim merkezi ve kütüphaneden oluşan dev bir Ermeni soykırım anıtı inşaatının bu yıl içinde tamamlanmasının hedeflenmesi olarak verilebilir**. Amerikan Kongre’sinin kayıtlarına bakıldığında, bu meselenin 1989 yılından bu tarafa gündemden düşmediği ortaya çıkmaktadır. Temsilciler Meclisi’nin 192 sayı, 1985 tarihli kararında geçen “… Türkiye’de 1915-1923 yılları arasında gerçekleştirilen soykırımın kurbanları olan 1,5 milyon Ermeni kökenli insan…” ifadesi ise, hala hatırımızdadır. Nitekim yıllardır memleketimizdeki bütün kulaklar, her 24 Nisan’da ABD Devlet Başkanı’nın bu konudaki “üzüntü”sünü ifade ederken malum “meşum” kelimeyi bu defa kullanıp kullanmayacağına dikilir, kullanmamasının “sübjektif” ve maalesef “geçici” gerekçeleri açıkça belirtilmesine rağmen, mesaj bir türlü alınmaz ve şöyle derin bir “OHH!” çekilir. Öte yandan, gelinen çağda Amerika’nın bizim yaşadığımız coğrafyanın haritalarini yeniden çizme niyeti ve karşılıklı olarak kötüye götürülen ikili ilişkilerimiz çerçevesinde, yani artık bu sene, kulaklarımızdaki pası giderecek beyanatlar beklenmelidir, üstelik başımıza açılacak dertler, korkarım ki beyanatların da ötesine geçecektir. Bu konuda enteresan bir diğer gelişme, Amerikan sigorta şirketi New York Life Insurance’ın, soykırım kurbanı olduğunu iddia eden poliçe sahibi Ermenilerin mirasçılarına ilk ödemeleri, Ocak 2005’te yapmış olmasıdır. Kilise ve vakıflara da ödeme yapılacaktır. Dünya’daki nüfusunun 7-8 milyon olduğu belirtilen ermeniler için “Dünya Ermenileri Kongresi”nin Kurucu Kurultayı, Ekim 2003’te Moskova’da düzenlenmiş olup, 52 ülkeden, 138 farklı Ermeni kuruluşunu temsilen 300 kişinin yanı sıra, Rusya Devlet Başkanı V. Putin de toplantıya katılmıştır. Kurultay’ın hedefleri arasında “Ermeni soykırımının dünya devletleri tarafından tanınmasını sağlamak”, en başta gelmektedir. Çağımızın en etkin iletişim aracı haline gelen Internet kaynaklarına bakıldığında, “ermeni soykırımı” tamlamasının ingilizcesinin (armenian genocide) aynen geçtiği web sayfası sayısı 163 binin üzerinde, bu iki kelimenin ayrı ayrı, ancak aynı belgede yeraldığı sayfa sayısı ise 300 bin civarındadır. Üniversite sunucuları kaynaklı belge sayısı da 15 bin gibi bir rakamla azımsanacak gibi değildir.

“Nereden geldik bu duruma?” dersek; Bu coğrafyadaki Türk ve Ermeni toplumları arasında 14. yy’dan itibaren karşılıklı anlayış, uyum ve huzur içinde süregelen ilişki, 1815’teki Viyana Kongresi’nde dile getirilen “Şark Meselesi”nin bir ürünü olarak, 1850’lerden sonra, başta Rusya, İngiltere, Fransa ve ABD olmak üzere çok sayıda devletin ve farklı dini/etnik kitlenin müdahale, kışkırtma ve saldırılarından önemli ölçüde etkilenmiş, önce çekişme ve giderek çatışma niteliği kazanmış, neticede her iki taraf ta, büyük kayıplar vermiş, türlü acılar çekmiştir. 19.yy sonunda, Ermeni milliyetçi komitacilarin (Hınçak ve Taşnak) Rus askeri güçleriyle işbirliği yaparak Türk-Müslüman köyleri ve halkı yoketmek, İttihat ve Terraki’nin paramiliter kanadından Yakup Cemil, Bahattin Şakir, Dr. Reşit gibi isimlerin yer aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa”nın (derin devlet) ve hatta Hamidiye Alayları’nın da, devrin hükümetinin yönlendirmesiyle, Ermenileri ortadan kaldırmak adına, etnik temizlik faaliyetlerinde bulundukları karşılıklı olarak ileri sürülmektedir. Resmi ve/veya alternatif tarih yazıcılarının yadsıyamadıklarına değinecek olursak, bunlar 1890-1909 dönemindeki Ermeni isyanları, 1914-1915 olayları ve Osmanlı Devleti’nin Mayıs 1915–Mart 1916 arasında uygulanan “Tehcir Kanunu” ve son olarak, yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine iade edilmeleri için 1919’da çıkarılan “Geri dönüş Kararnamesi” olarak sıralanabilir. I. Dünya Savaşı’nın bitiminde aralarında Talat Paşa’nın (1921’de ermeniler tarafından öldürülmüştür) da bulunduğu 144 kişinin “savaş suçu” işledikleri savıyla Malta’da İngilizler tarafından yargılandığı, ancak -nedenleri çok tartışmalı olmakla birlikte- bu davalardan bir sonuç çıkmadığı da bir diğer husustur.

Yaşadığımız çağda, 1914-1922 döneminde toplam 1,7-2 milyon (rivayet muhtelif ?) ermeninin soykırıma uğradığını, katledildiğini ve topraklarından edildiğini ileri süren Ermeniler, 26 ülkede toplam 135 anıt dikmiş durumdadırlar. İçinde bulunduğumuz son derece dağınık ve kaotik çağda, örneğine az rastlanır biçimde iyi örgütlenmiş Ermeni milliyetçisi bir kesim, yerleşik ermeni diasporası bulunsun bulunmasın, uygun ortamı buldukları her ülkede “ermeni soykırımı” meselesini ulusal parlamentolara taşımakta ve tezlerinin, resmi kanallarca alınacak “soykırımı tanıma” kararlarıyla desteklenmesi için her türlü propangadaya başvurarak Türkiye aleyhine yargısız infaz gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili merciileri ve hatta tarihçileri de, resmi söylemden sapmaksızın, durumu reddetmekte, yok saymaktadır.

Her iki tarafın tez/karşı tezlerini destekleyen kaynaklar incelendiğinde, aşağıdaki saptamalara varmak mümkündür;

1- Tarafların rakamsal verileri (nüfus istatistikleri dahil) arasındaki farklar, açıklanamaz ölçüdedir (2-3 kat gibi),

2- Kanıt olarak ileri sürülen belgelerin, keza tanıkların bir çoğunun gerçekliği ve güvenilirliği şüphelidir,

3- Bir çok ülke ve kurumun temsilcilerinin bu hadiseye ilişkin resmi/gayri resmi değerlendirmeleri, tutarlılık ve bütünsellikten uzak biçimde kişiselleşmiş, bu mesele, politik koz olarak kullanılmakta, yaratılan soykırım endüstrisinden faydalanılmaktadır.

Tarafların niyetinin de uzlaşma olmayıp, “çözümsüzlüğün” adeta işlerine geldiğini düşündürten meseleye, bu yazının başlığını oluşturan “Tarih-Hukuk-Siyaset Prizması”ndan bakar, çözüm olasılıklarını irdelersek;

Tarihi perspektiften, tarafgir olmayan tarihçilerin, olayları, ilgili dönemin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel çevresini gözardı etmeksizin ele alarak, verilerin “seçilmesi”ne, böylelikle tarihin süistimal edilmesine izin vermeksizin yönlendireceği disiplinler-arası araştırmalar sonucunda bile, gerçeklere, ya da en hafifinden, bilim adamlarınca “paylaşılacak” sonuçlara varmanın, hiç te sanıldığı gibi kolay olmadığı, son derece karmaşık bir meseledir bu. Üstelik, soykırım alanında çalışan araştırmacıların kendi aralarında dahi, paradigmalar ve tanımlar bakımından görüş birliği oluşturulabilmiş değildir.

Hukuk* cephesine gelirsek, “İki hukukçunun bulunduğu yerden üç görüş çıkar” deyişi ve günümüzün buna benzer tartışmalı nice sorununda, uluslararası hukukun göz göre göre çiğnendiği, -en azından- işletilmediği hatırlanacak olursa, adil bir çözüm adına ümitvar olmak, iyimserliktir.

Prizmanın üçüncü ve fakat sonuncu olmayan yüzü, siyasi yaklaşım ve olası çözüm ise, diğerlerinden daha pragmatik ve etkin görünse de,-hele hele işinin ehli olmayan siyasilerin eline kalırsa- çok tehlikeli bir tercih olacaktır ki, konjonktür, Türkiye açısından buna hiç te müsait görünmemektedir.

Ermenistan, 1991’deki bağımsızlığı sonrasında Rusya’nın Kafkasya’daki çıkarlarını destekleyen bir tutum sergilemekte, olumlu siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini ve stratejik işbirliğini dikkatle sürdürmektedir. ABD ile olan ilişkileri bakımından bu yazıda sayılanlara eklenecek bir husus, komşusu İran’la “mecburi” iyi ilişkileri nedeniyle miktarı azalmış olsa da, aldığı mali yardımlar olabilir. Son yıllarda, hem ekonomik menfaatleri, hem de Türkiye aleyhine yürüttüğü soykırım iddialarına taraftar edinmek bakımından dış politika ilişkilerini, başta AB ülkeleri olmak üzere çeşitlendirme çabasında olduğu gözlenmektedir. AB ve Ermenistan arasında 1999 tarihli bir “Ortaklık ve İşbirliği Antlaşması” mevcuttur. Avrupa Parlamentosu, üyelik başvurumuzun yapıldığı 1987’den başlayarak, sonuncusu da 15 Aralık 2004’te olmak üzere, ermeni soykırımını tanıyan çok sayıda kararı çoktan almıştır. Şubat 2005’teki 53. Karma Parlamento Komisyonu oturumu notlarına bakılırsa, bu mesele, “komşularıyla sorunu bulunmamak” şartı ve gerektiği takdirde Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmesi dayatmasıyla, müzakere sürecinde Türkiye’nin masasına konacaktır. Devlet Başkanı R. Koçaryan’ın, “Bizim için soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesi önemlidir. Toprak ve tazminat talebi ise Ermenistan devletinin değil, diasporanın talebidir” şeklinde yaptığı açıklama ele alınacak olursa; iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulsa, sınır kapısı açılsa ve ekonomik ilişkiler gelişse bile, toprak ve tazminat talepleri karşılanana kadar Ermenistan hükümetini zorlayacak ve bu açıklamaya katılmayan bir kitle vardır. Bu bakımdan Türkiye’nin üzerinde durması gereken konu, Ermenistan’da halen yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle, Koçaryan da -aşırı milliyetçilerin tepkisini çeken selefi Levon Ter Petrosyan gibi- gittiği takdirde, yerine kimin gelecek olduğu ve alınan mali yardımların azalmaması için nüfusu şişirilen Ermenistan’da yaşama gibi bir niyetleri olmadığı halde, bu ülkenin ve ermenilerin geleceğinde belirleyici rolü olan diasporanın tutumunun ne olacağıdır. Siyaseten bir çözüm bulunması için, ana muhalefet partisi CHP’nin üzerinde durduğu ve düzmece olduğunun kabulü hususunda İngiliz Parlamentosu nezdinde girişimde bulunulmasını önerdiği “Mavi Kitap”, anlaşılan odur ki, “Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatının Savaş Propagandası Gizli Masası” güdümünde, J. Bryce ve A. Toynbee tarafından, 1913-1916 döneminde İstanbul’un ABD büyükelçisi H.Morgenthau’dan gelen bir kısmı düzmece bilgi ve belgelere dayanarak yazılmıştır. Ancak başedilmesi gereken kaynaklar, bu kitapla sınırlı değildir. Fransızların “Sarı kitabı” ve binlerce kitabın yanısıra, -varlığı ileri sürülen ancak masaya konamayanlar dahil- içeriklerinin gerçekleri yansıttığı tartışmalı, çelişkili mektuplar, telgraflar, diplomatik yazışmalar ve nihayet hatıratlara varan bir bilgi/belge karmaşası mevcut olup, fotoğraflar, mülakatlar ve en nihayet o günden bu güne dilden dile geçen türküler, ağıtlar da işin cabasıdır. İtiraf etmek gerekir ki, istisnasız bütün bu dokümanlar, hangi tarafta yer alırsa alsın, ya da tarafsız olsun, benim gibi aklı karışık sade vatandaşların yüreğini acıtarak, nesnel ve sağlıklı bir değerlendirme yapmalarına engel olmakta, “bilgi sahibi olamadan fikir sahibi olmalarına” yol açmaktadır. Bu çağı en güzel özetleyen, “Enformasyon denizi içinde yüzerken, bilgi için açlıktan ölmek” deyişinin ne kadar doğru olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.

İşte tam da bu halet-i ruhiye içindeyken, son olarak, prizmanın makale başlığında yer almayan, ancak aslında en önemli son yüzü olan “insanlık” cephesinden bakıldığında ve “Kötü misalden misal olmaz” sözünden hareketle, amaç, tarihin yazılabildiği dönemden bu tarafa, kızılderilisinden, yahudisine, filistinlisinden, çerkezine, boşnağına; Cezayir’den, Ruanda’ya, Doğu Timor’a, Kamboçya ve Irak’a, insanoğlunun maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve/veya “soykırım” örnekleriyle, bu topraklarda savaş şartlarında yaşanan dramı kıyaslamak, türkünden, kürdüne, ermenisine, süryanisine, yezidisine insanoğlunun çektiği acıları ve kayıplarını küçümsemek ya da yadsımak olmamalıdır, olamaz da zaten. Bugün “insanım” diyen herkesin üzerine düşen, milyonlarca insanın maruz kaldığı bütün acılardan çıkarılması gereken dersi, hiç saptırmadan kendi çocuklarına ve gelecek nesillere öğretmesi ve hem günümüzde, hem de gelecekte bu gibi durumların tekrar yaşanmaması için toplum hafızasında diri tutması olmalıdır. Diğer taraftan, bugün hala dünyanın dört bir yanında, şu ya da bu nedenle insanlık ayıbı niteliğinde muamele gören milyonlarca insan utanç verici şartlarda yaşar ve nihayet ölürken, bundan onlarca yıl önce yaşanmış dramların, üstelik tazminat, toprak talebi gibi, “manevi” falan değil, bal gibi de “maddi” çıkarlar konu edilerek, çok çeşitli tarafların bambaşka emelllerine hizmet eden çirkin politik oyunlarına malzeme edilmesi son derece yanlıştır.

İnsan olmanın sorumluluğu, sahip olduğumuz bütün gücü, -işte tam da bugün gözümüzün önünde- zulüm, haksızlık ve acımasızlıklara maruz kalan -kendi dinimizden, etnik kökenimizden gelsin gelmesin- kitleler için kullanmayı gerektirir. Ataları benzer acıları yaşamış olanların da, bu mücadelede başı çekmesi beklenirken, yahudilerin Filistin’de, ermenilerin Hocaali’deki katliamları, tarihe dehşet verici insanlık suçları olarak geçmiştir bile… Hafızamız tek taraflı çalışmamaktadır diğer yandan. 1975-1983 arasında son derece acımasız ve sistematik biçimde Türk diplomatlarını katleden ASALA terör örgütünün yaptıklarını protesto etmek için, Esenboğa katliamı ertesinde 1982 Ağustos’unda kendini yakan ve açıkça “Emperyalistlerin oyununa gelmeyin” mesajını veren Ermeni asıllı vatandaşımız Artin Penik de unutulmayacaktır.

Seçkin Gültan MAN86

(Anneannesi, ermeni değilse de, ismiyle cismiyle yahudi, baba tarafı ise, mutlaka lazlarla karışmış bir karadenizli)

Nisan 2005 – Odtülüler Bülteni

* 1 Nisan’da yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 76. md. sinde “soykırım”, devletler için değil, şahıslar için de olsa, ilk defa geçmekte ve zaman aşımı öngörülmemektedir. ** Ulusal ermeni enstitüsünün web sayfasından herhangi bir materyalin kopyalanması kesinlikle yasak olduğundan, 1925 yılında Washington Ulusal Bankası için inşa edilen bu orijinal binanın resmi buraya konamamıştır ama adresini vermekte de bir beis yoktur, lütfen bakınız.

http://www.armenian-genocide.org/Memorial….als_detail.html

O, NAZIM HİKMET…

Hani şu “VATAN HAİNİ”

Louıs aragon’un deyişiyle “O sarışın Boğa[1]

Ben, bir insan,

ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,

tepeden tırnağa iman,

tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben…!

Nazım Hikmet Ran, bir  İNSANMIŞ;

O, YALAN SÖYLEMİŞ;

“Başkasının hesabına utandım yalan söyledim!

Yalan söyledim başkasını üzmemek için!

Ama durup dururken de yalan söyledim!”

demiş, eklemiş;

“Aldattım kadınlarımı,

konuşmadım arkasından dostlarımın”

O,  KORKMUŞ;

“Tavşan korktuğu için kaçmaz

kaçtığı için korkar”

demiş, kimi zaman kalakalmış, kimi zaman davranmış;

Bir delikanlının teknesinde Karadeniz’e açılıp kaçmış.

O, ÇELİŞKİLER YAŞAMIŞ;

Şiirlerinde ölümden korku ile bahsederken;

“İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman.

Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş

Çoğum gitmiş de, azım kalmış. Umurumda değil.”

demiş.

O, AŞKA AŞIK OLMUŞ;

“Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarla insana, tek bir ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir” diye yazarken;

“Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm”

demiş, sonrasında eklemiş;

“Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan,

Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda…”

ve idam edilerek değilse de, kimbilir? Belki de, alacakaranlığında son sabahının;

“yarım kalmış aşk(lar)ının acısını toprağa götürmüş”

O,  BABAYMIŞ;

Karşı kıyıdan seslenmiş; Memed.. Memed…

“Kız olsun, oğlan olsun

Kaç yaşında olursa olsun,

Yavrum düşmesin istiyorum hapislere

Güzelden, haklıdan, barıştan yana diye.”

O, ÜMİTTEN İBARETMİŞKEN;

“Benim kuvvetim bu dünyada yalnız olmamaklığımdır”;

“……….

Ben sende imkansızlığı seviyorum,

Fakat asla umutsuzluğu değil”

demişken,

ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMÜŞ;

“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.

Seyir defterini başkası yazsın.

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.

Beni o limana çıkaramazsın…”

demiş.

O, OZANMIŞ:

Hapiste yatarken, memleketinin insanlarını, Kurtuluş Savaşı’nın destanını yazmış;

“Geçmiş kanlı ve kara günleri düşünüyorum. Biliyorum, tetikte olmak gerek, Emperyalistler gene benim Memetçikleri kalp metelik gibi harcamak istiyor. Ben “23 Sentlik Asker” şiirimi yazıyorum” demiş, eklemiş;

“……….

Dahası var Mister Dalles,

sizin dilde pek de anlamı belli değilken henüz

ZULÜM gibi,

HÜRRİYET gibi,

KARDEŞLİK gibi sözlerin,

dövüştü zulme karşı o,

ve istiklâl ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,

ve yarin yanağından gayri her yerde,

her şeyde,

hep beraber

diyebilmek

için

yürüdü peşince ……..”

O,  KOMÜNİSTMİŞ;

“Atlılar atlılar kızıl atlılar/atları rüzgâr kanatlılar/Atları rüzgâr kanat/Atları rüzgâr/Atları/At…”/ -“Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat”.

Derken, anadilimiz Türkçe şiirde gerçek bir çığır açmış.

“Ölenler dövüşerek öldüler

Güneşe gömüldüler”

dizeleri onca cenazede hep bir ağızdan, türkü olmuş, ağıt olmuş, dile gelmiş.

O, HEP HASRET ÇEKMİŞ ve demiş ki;

“Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir,

ben ayrılıkların,

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını,

ben hasretlerin”

Dedim ya, her şeyin ötesinde,  O  neticede bir  İNSANMIŞ ve  gün gelmiş;

“Bugün Pazar,

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar

Ve ben ömrümde ilk defa

Gökyüzünün bu kadar benden uzak,

Bu kadar mavi,

Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,

Kımıldamadan durdum,

Sonra saygıyla oturdum toprağa,

dayadım sırtımı duvara,.

Bu anda ne düşmek dalgalara, ne hürriyet, ne karım

Toprak güneş ve ben bahtiyarım”

dediği gibi, sadece, MUTLU olmaya çalışmış

Nazım Hikmet Ran, hep ama hep, hasret çekmiş, ve hepsinden çok çektiği memleket hasreti ile;

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

tepemde bir de çınar olursa,

taş maş da istemez hani….”

diye dilediği halde, “Güzelim dünya elveda/ve merhaba kainat” dediği 3 Haziran 1963 ten bu yana, “enfarktımdasın yüreğimin” dediği memleketinde, yani Anadolu’da değil de, Rusya’da Novo Deviçye mezarlığında yatıyor.

NUR İÇİNDE YAT NAZIM HİKMET.

Seçkin Gültan – Haziran 2004


[1] Nazım Hikmet’in ölümünden 3 gün sonra…