BLED MACERASI

Adriyatik denizi kıyılarından kalkıp kuzey istikametinde Dinar Alplerinin eteklerindeki Bled gölüne gitmek için, 28 Kasım 2008 akşam saatlerinde Trieste’den yola çıktık. Gerçek gezginler gibi, sadece iki minik el çantası taşımakla birlikte; teçhizat bakımından Akdeniz ikliminden, Orta Avrupa’nın Kasım sonu hava koşullarına değin hazırlıklı gelmiş olmanın huzuru içimizde, sevimli kiralık arabamızın da bizi her türlü doğa ve yol koşullarında yarı yolda bırakmayacağı güveni bir parça da olsa dışımızda… yağmur altında başladığımız yolculuk, yarım saat kadar bile geçmemişti ki, karın en şiddetli biçimde bastırdığı bir yol macerasına dönüştü.

Hayatımda gördüğüm en yoğun kar yağışı yüzünden, sanki bakımlı bir otoyolda değil de… son derece koyu bir gece karanlığında bizi kilometrekarelerce bembeyaz çevrelerken, sadece birkaç metrelik bir görüş mesafesine elveren bir çölde ilerliyorduk. Son sürat çalıştıkları halde, beyaz fırtınayı bertaraf etmeye yetişemeyen silecekler için elden gelen birşey yoktu. Akan trafiğe rağmen, yolu saniyeler içinde tekrar boydan boya kaplayan beyaz örtüde güvenle ilerlemek adına, zincir takma zaruretini değerlendirebilmek ve doğrusu bir parça olsun güven tazelemek için, rastladığımız ilk servis istasyonu/markete kendimizi dar attık. Benim bütün ısrarıma rağmen Ali, istasyondaki sloven vatandaşlarla yaptığı konuşmalar neticesinde, “Zincir takmamızın gerekli olmadığına” kanaat getirdi. Her zamanki gibi sözümü (yine!) dinletememiş olmanın verdiği iç sıkıntısına çare olması bir yana, çocuklarımızı öksüz bırakmamak bakımından, “olur a yolda/belde arabanın içinde mahsur kalırsak” diye… ben de markette yiyecek ve içecek namına her ne satılıyorsa işte eğer, onların hepiciğini aldım ve sanırım bir mangaya 3 gün yetecek kadar erzağı arabaya depoladım ve tabii tahmin edersiniz ki, benzin deposunu taşacak ölçüde doldurtturdum.

Aslında bilemediniz 1-1.5 saat içinde katedilmesi gereken yol, yanlış hatırlamıyorsam 2.5 saatten fazla  zaman aldı. Bu arada Bled gölüne dönüş sapağını kaçırıp, hızımızı (artık nasıl bir hız ise o! J) alamadan kendimizi Avusturya’da bulmaktan da endişe ediyorduk doğrusu. Bu arada, Bled gölü Alplerin eteklerinde de olsa, otoyoldan çıktıktan sonra bir süre tırmanmamız gerekeceğini tahmin ediyor olmam, adeta bir karabasan gibi üzerime çökmüştü. Neyseki karşılaştığımız bugi bugiler başedilebilir ölçülerdeydi.

Bled, tüm ağaçları, evleri, aklınıza gelebilecek her türlü nesnesi bütünüyle olağanüstü temiz ve yumuşacık bir izlenim veren kardan örtü altında kalmış o şirin mi şirin kasaba, sarı ve sıcacık sokak lambaları altında adeta bir masal dekoru gibi çıkıverdi karşımıza. Ne var ki, rezervasyon yaptırdığım göl kenarındaki otele gidiş istikameti olduğunu düşündüğümüz anacadde kenarındaki tek tük evlerdeki kimi soluk ışıklar ile, yanıp sönen trafik lambaları misali, insana medeniyeti çağrıştıran teçhizat ta olmasa…  biz yolda iken 3. Dünya harbinin çıkmış olup, Bled halkının da kasabayı çoktan terketmiş olduğuna kanaat getirecektim neredeyse. Zira inanılır gibi değil ama… gölün kenarına inene kadar geçtiğimiz yolda tek bir insan evladına rastlamadık desem? Dedim ya… hollywood westernlerindeki hayalet kasabalar kadar ıssız bir yere gelmiştik ve saat sadece akşamın 9:30 civarıydı. Herneyse, yol/iz sorabileceğimiz kimseye rastlayamadığımız için başımızın çaresine baktık, allah tarafından elimizdeki haritalardan birinde kalacağımız otelin yeri işaretlenmişti ve tam da göl kenarındaydı da bulabildik neticede. Bulduk bulmasına da… otel girişini işaret eden tabelayı takiben ilerlediğimiz yolda, tek bir araba lastik izi, yolun sonunda eriştiğimiz otel parkyeri olması gereken yerde de tek bir araba dahi yoktu. Ehhh… buradan kolaylıkla tahmin edersiniz ki, resepsiyon vs.. den  geçtim, tek bir görevli dahi ortalarda görünmüyordu ve otel tümüyle karanlıklar içindeydi. Hani, önce “ahh işte sıra bizdeymiş bu defa, slovenler bize kamera şakası yapıyorlar” diye düşündümse de, biz şaşkın şaşkın otelin etrafında dört dönerken hadisenin “şaka gibi” olmakla birlikte, son derece “gerçek” olduğuna nihayet ayıldık. Elimizdeki tek veri, ana giriş kapısı olması kuvvetle muhtemel, soluk ve de donuk buzlu kapı üzerine asılmış bir kağıtta yazan telefon numarasıydı. Tabii derhal cep telefonlarımıza sarılıp defalarca aramamıza, denediğimiz her yeni numaraya (ülke kodu, şehir kodu ekle kaldır vs) rağmen, hiç bir sonuç elde edemedik. Rezervasyonumuzu sadece 1-2 hafta kadar önce bizzat yaptırmış olmam yetmezmiş gibi, gereken tüm teyid epostalarını da çoktan edinmiş olmam hasebiyle, AB üyesi bir ülkede başımıza bunların gelebileceğine hakikaten inanamıyordum.  Bizim gibi, dünyanın her neresine olursa olsun mutlaka kendi çabaları ve organizasyonu ile mükemmel seyahat eden, bu bakımdan son derece deneyimli adeta tur rehberleri kadar becerikli bir ikilinin karşı karşıya kalacağı bir vaziyet değildi bu. Üstelik bize reva da değildi be yahu!

Neyse ki, her türlü macera merakına (yoksa düşkünlüğü mü demeliydim?) rağmen, sağlamcılıktan da nasibini hayli almış bendeniz, Ali’nin 50. Yaşgününü idrak etmesini planladığım bu bir iki günlük konaklamayı riske atmamış ve rezervasyonumuzu, Bled gölünde biri 3, diğeri 4 ve nihayet biri de 5 yıldızlı olmak üzere 3 oteli birden bulunan meşhur bir otel zincirinden yaptırmıştım. En kötü ihtimalle, aynı beldedeki diğer iki otelden birinde kalacaktık, ya da otel müdürü bizi evinde konuk edecekti artık napalım?

Bizim seçtiğimiz 3 yıldızlı otelin ve de aynı yolun karşısında bulduğumuz 5 yıldızlısının da kapısında aynı kağıt parçası ve telefon numarasıyla karşılaşınca, şehrin iç taraflarında biryerlerde olduğunu tahmin ettiğim 4 yıldızlının peşine düşmektense, doğrudan Polis karakoluna ya da turist infoya gidip sormayı teklif ettiysem de… Ali’yi yine ikna edemedim. İtiraf etmeliyim ki, bu kasabada bir polis karakolu, hele ki bir INFO bulmak, oteli bulmaktan çok daha zor olacaktı muhtemelen ve civarda ışığı yanan mekanların tamamı Bar kılıklı yerlerdi ama her nedense hiçbirinin kapısı da, çalınsa açılacak gibi görünmüyordu. Dedim ya… Bütün kasaba halkı, bir doğal afet ya da savaş arifesindeymişçesine kendini bulunduğu mekana kitlemiş, hatta sığınağa inmiş ve dış dünyayla bağlantısını adeta kesmiş gibiydi.

Her neyse, neticede geldiğimiz yoldan geri dönme çabalarımız (zira tırmanma gerektiriyordu) bir yana, aniden bir mucize gerçekleşti ve bizzzzz, ihtiyacını gidermesi için köpeğini dışarı çıkarmış bir insanoğluna rastladık desem… Bu adamcağızı görür görmez bizim nasıl aniden durup, benim, saniyeler içinde -sanki babama rastlamış gibi- adamın üstüne nasıl atladığımı siz tahmin ediverin. Böylesi ıssız, sessiz, adeta ÖLÜ bir kasabada mutlu mesut huzur içinde karlar altında köpeğiyle yürürken adamcağızın başına gelene bakın. Üstüne atlayan deli bir kadın ve kadının yolun tam ortasında ZANK diye durdurduğu arabası içindeki kocası yetmezmiş gibi.. O arabanın arkasında da, saniyeler içinde (ama biz bu adamcağıza rastladıktan sonra) nerden peydahlandığı anlaşılmayan heyula gibi bir kar küreme aracı ile, bu makinenin yoldan çekilmemiz için kornaya basıp duran densiz sürücüsü. Neye uğradığını şaşıran adamcağız neyse ki son derece düzgün ve anlayışlı birisi çıktı, benim halimden korkup kaçmadı. Yavaş yavaş normale döndük hep birlikte (bu esnada benim adamın yakasına yapışmış bir vaziyette olduğumu söylemem gerekir mi bilemedim), önce Ali arabayı yol ortasından çekti, bilahare, hiç bir halta yaramayan kar küreyicisi ve de onun gıcık şöförü kayboldu. Köpekli adama ingilizce olarak başımıza gelenleri özetleyip, telefon numarasını eline tutuşturduğumda, her nedense bilemedim ama, durduk yerde bana “Siz Yahudi misiniz?” dedi. Bir parça şaşkınlık emaresi göstermekle birlikte (yahu alnımda mı yazıyor ki?) bu sıkışıklıkta adama “sayılır… yani anneannem öyleydi” filan deyip konuyu dağıtmadım tabii. Kısaca HAYIR Türküz deyip kendisini asıl meselemize döndürdüm. En nihayet adamcağız verdiğim numaranın dilinden anlayıp, benim cep telefonumdan mekanik olmayan bir takım seslere ulaştı, ulaşmakla kalmayıp karşısına çıkan her kimse eğer, işte onu epey bir azarladı anladığım kadarıyla zira “Turco, Murco” deyip bağırıyordu sloven dilinde. “Sizin perişan ettiğiniz iki türkle birlikteyim, ne yapmaları gerekiyorsa söyleyin” filan diyordu zahir. Uzun lafın kısası, bu defa benim her nedense yahudi olduğunu düşünmeye başladığım Sloven vatandaş, bize meşhur otel zincirinin 4 yıldızlı otelinin yerini tarif etti, biz de tanrıya çok şükür, elimizle koymuşçasına kolaylıkla bulduk.

Evet anlaşıldı ki, sahip olduğu yatak kapasitesini yılın o mevsiminde dolduramayan işletmeciler, 3 ve 5 yıldızlı otellerine rezervasyon yaptırmış olan tüm müşterilerini açık tutttukları bu tesiste ağırlıyorlardı ve kasabanın tamamına inat, gecenin ilerleyen saatlerinde dahi,  bu otelin içi de, -genel mekanlardaki sigara yasağı nedeniyle- dışı da insan kaynıyordu. Bu insan kalabalığı, ortalama 1 m. uzunluğundaki enfes bacaklarını sadece 20 cm. Uzunluğundaki mini etekleri altında gizlemeye çalışan diyemiyciğim, sergileyen envai çeşit güzel kadınlar nedeniyle Ali’yi çok ilgilendirdiyse de… bendenizin zihni, herhangi bir olumsuzluk ihtimaline istinaden Otel yetkilileriyle hangi konuşmaları yapıp, hangi ağır cezaları vermem gerektiğini düşünmekten ötürü fena halde karışıktı. Birkaç gündür yaşadığımız macera ve sürekli olarak değişen hava koşullarının da etkisiyle olsa gerek… sanki alternatifimiz varmış gibi (bak bak şuna, şu kendini bilmeze) herşeyi göze alıp, ilk iş olarak, karşıma çıkan ilk resepsiyon görevlisini fena halde haşladım. Bunun karşılığında sersem adamın bana “Ama nasıl olur? Seyahat acentanız size bu durumu bildirmemiş olamaz vs… “ demesiyle birlikte…. Ben delirip, “Sen baksana bakiim bana, o seyahat acentası bizzat ben oluyorum zira biz, yüksek müsaadenle (bunu ingilizce olarak tam da böyle ifade edememiş olabilirim J)  acentasız, tur operatörsüz seyahat edenlerdeniz” deyince… Akan sular durdu, aniden süt dökmüş kediye dönüşen adamcağız, bu defa, tam da rezerve ettiğim “nitelikte” (bunun açılımı gölü gören ve daha da önemlisi, “sigara içilebilir bir oda” oluyordu ama her nedense adam, SİGARA lafını ağzına bile almazken bana bir göz kırpmakla yetindi) bir odanın bizi beklediğini bildirdi. Evet neticeye gelirsek, biz epey bir uğraşı ve de mücadele sonunda Bled gölünü gören ve de bendenizin mebzul miktarda sigara tüketebileceği konforlu bir odaya (sigaraları maalesef balkonda içtim o soğukta) 3 yıldızlı oda ücreti ödemek suretiyle kavuşmuş olduk.

Bu seyahatten hatrımda kalanlar işte bunlardı. Tabiidir ki Bled’de ikamet etmekle birlikte Lubliana’yı da tavaf ettik ve dahi… yol inşaatları nedeniyle kaybolduğumuz için, muhtelif kırsal slovenya köy ve kasabalarını da görüverdik ama, buraya yazılacak macera bundan ibarettir. Görüleceklere gelince…  onlarcasının fotoğraf adresini aşağıda verdim;

 

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565458535696532321

Sağlıcakla, SEYAHATLE…

Leave a Reply