SLOVENYA – HIRVATİSTAN

Deniz ve Güneşle gelen TÜM RENKLER – Adriyatik sahilleri

Göl, Sis ve Karla bütünleşen onlarca tonuyla gözalabildiğine BEYAZ – Alpler

 “3 kısacık günde 4 mevsim birden yaşanır mı?” sorusuna yanıt oldu bu enfes seyahat. Hem de nasıl…. Ve de nasıl DOLU DOLU yaşanır. Seyahat planımıza göre 26 Kasım Çarşamba günü Slovenya’ya uçacaktık. Sabahın kör karanlığında uyanıp, sisler altındaki yollara düştük. Ankara havalimanını, sisiyle meşhur Esenboğa ilçesine kurduran kafaları bir kez daha minnetle (!) anarken, Ankara savaşı esnasında Timur’un fillerinin, ismini yine Timurlenk’in bir komutanından (İsenBoga) alan bu beldenin sisleri altında gizlendiğini hatırladık. Üstüne üstlük, son yıllarda milyonlarca dolara malolan yeni terminali buraya inşa etmek yerine, şehrin güneyine ikinci bir havalimanı neden yapılmadı ki diye hayıflandık. Ankara’nın ikinci bir havalimanına gereksiniminin olmayacağı sanılıyor olsa gerek. Herneyse, neticede çaresiz ve bıkkın bir halde havaalanında beklemeye başladık, sis bir türlü dağılmadı, beklenen oldu ve hava koşulları nedeniyle uçağımızın kalkamayacağı bildirildi. Haydi bakalım.. tırıs tırıs valizini uçaktan indirtir, geri dönersin şehre. Venedik’te otel odanı ayırtmışsın, hatta tekne gezisine para yatırmışsın ne gam? Gidemediğin halde uykusuz kaldığına mı yanarsın? Ertesi gün tekrar deneyip denemeyeceğine karar veremediğine mi? Yine de moralimizi bozmayıp, işi şansa bırakmaya karar verdik. THY’nin şehirdeki ofisine uğradık, bir sonraki gün için uçakta yer olduğunu öğrenince, biletleri değiştirdik ve o gece, Venedik’teki oteldeki odamıza para ödeyip… Ankara’daki sıcak yatağımızda uyuduk. 27’si sabahın 5’inde ayaklandık, aynı terane tekrar. Neyse ki bu defa herşey yolunda gitti ve keyfimiz yerine geldi. Ljubljana havalanına vardığımızda saat sadece 11:30’du ve hava da günlük güneşlik, ama serindi. Doğruca kiraladığımız arabayı almaya gittik ve PO-E-1-271 plakalı metalik gri renkli Opel Corsa’mıza binip derhal yollara düştük. Otoyol üzerinden ve hiç bir yere uğramadan ver elini Piran. Yollar son derece konforlu ve bakımlı, yönlendirmeler de gayet iyiydi. İlk durağımız Slovenya’nın şirin kentlerinden biri olan Koper oldu. Aslında durak demek yanlış olur zira kenarından geçerek, yine sahil şeridinde Hırvatistan yönündeki İzola’ya yöneldik. İzola’nın içinden geçtiğimiz için şehri görme olanağımız oldu ama duraklamadık. Zira, hedefimiz çok açıktı, biran evvel Piran’a ulaşmaya çalışıyorduk. Otoyoldan çıktığımız andan itibaren manzaramız da çok güzelleşmişti. Yüksek çam ağaçları, Akdeniz bitki örtüsünü hatırlattı. Güneşin de tüm parlaklığıyla varlığı, bu yolculuğu son derece keyifli bir hale getirdi.

 PİRAN YAT LİMANI

Piran’da arabamızı şehir girişindeki parkyerine bıraktıktan sonra birkaç sefer geri dönüp unuttuklarımızı alıp, fotoğraf makinalarının pil sorunlarını giderdikten sonra nihayet şehre ulaştık. Küçük bir koya yerleşik olmasına rağmen, oldukça zengin bir yat limanına sahip olan Piran, bir meydan (Tartini meydanı) çevresinde denize nazır ve anfitiyatro düzeninde dizilmiş rengarenk evleri, tarihi yapıları ile gerçekten görülesi bir yer. Mevsim itibariyle şanslıydık ki, yerleşik nüfusu sadece 4,500 olan bu sevimli kasaba hiç kalabalık değildi ve yöre halkının dışında, “tatilciler” yerine sadece, az sayıda bizim gibi “meraklı turist” vardı. Hardal sarısı enfes bir renge boyalı tiyatro binası ve kafesini (ki turumuzun sonunda burada oturup birer sıcak çikolata içerken güneşin güzelim batışını izledik) geçtikten sonra denizi solumuza alıp sahil yolunu takip ettiğimizde, yaz aylarında asıl hareketli olan mekanların birbiri peşisıra dizildiğini gördük. Burnu dönüp ilerlediğimizde Kasım ayının sonunda balık adam kıyafetlerini giymiş dalmaya hazırlanan tiplere rastladık. Adriyatik denizinin açık manzarasına sahip bu kentin enteresan tarafı, sağınıza baktığınızda İtalya, solunuzda ise Hırvatistan sahillerini görmek mümkün. Zira, Slovenya’nın bu güzel sahil şeridinden kapabildiği mesafe sadece 46 km. imiş. Sahil yolunun sona erdiği, karşımıza çıkan tel örgülerden anlaşılınca, sağdan evlerin arasına girerek, şehrin ara sokaklarına daldık. Ara sokak dediysek, yanyana ancak iki kişinin yürüyebildiği olağanüstü dar geçitlerde, pencerelere asılı temiz çamaşırlar ve küçük saksılardaki rengarenk çiçekler arasında dolaştık. Bir labirenti andırsa da, saptığınız bütün yolların neticede Tartini meydanına çıkacağı güvenini veren bir gezinti oldu. Kaybolmaktan çekinmeyeceğiniz, zira bunu isteseniz de beceremeyeceğinizi düşündüren bu küçük kentte, görülmesi gereken yerler, sadece ulaştığınız kilise, kale, manastır vb. tarihi yapılar değil, bu ara sokaklar. Zira mekânın ruhu, bu sokaklarda saklı. (bkz. fotoğraf albümleri bölümü)

 

 

 

 

 

 

 

7. yy’da yapıldığı söylenen surlarının bir kısmını hala görebildiğiniz tepedeki kaleye tırmanmak meşakkatli bir iş. Biz naçizane, dar zamanda kalenin St. George (Cerkev sv. Jurija) Katedralinden albümdeki resimde verilen görünüşüyle yetinmek durumunda kaldık. Milâttan önceki çağlardan beri, çifçiler, balıkçılar ve korsanların yerleşim yeri olan Piran, 6-7. yüzyıllarda barbar kabilelerin istilalarına karşı daha korunaklı hale getirilmiş ve nihayet 952 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlanmış.

Bu küçücük ama son derece etkileyici kent, hatta kasabada geçirdiğimiz günü ve güneşin o olağanüstü güzellikteki batışını, diğer bir deyişle 27 Kasım 2008 Perşembe gününü unutacağımızı hiç sanmıyorum. Piran’dan ayrıldığımızda güneş batmış, gün kararmak üzereydi. Hemen yanıbaşındaki Portoroz, bizim gibi yerel ve gelenekseli görme ve öğrenme meraklılarından ziyade, çok katlı ve bol yıldızlı oteller ve onların casinolarında vakit geçirmekten hoşlanan turistleri cezbedecek bir belde. Deniz kenarına sıra sıra dizilmiş gözalıcı renklere boyanmış otelleri, ışıl ışıl neonları yanıp sönen Casinoları ile Piran’ın tam aksine, “günümüz”ün bir ürünü, yansıması yapay, kendi türünde sıradan ve “terk”e değer. Biz de öyle yaptık ve sahil yolunu arabayla katedip, derhal uzaklaştık. Yine de bir fikir vermek bakımından, buraya bir resim koymak gerekir.

Seyahatin başındaki aksilikler yüzünden Venediği rotadan çıkarmak zorunda kaldığımızda rezervasyon iptallerinde yaşadığımız sorunlar nedeniyle, 27’si akşamı için otelde rezervasyon yaptırmamıştık. Diğer bir deyişle, 27 Kasım Perşembe akşamı, hani derler ya “yatacak yerimiz bile yoktu” ve o geceyi geçirebileceğimiz temiz ve sıcaksuyu olan bir mekan bulmak zorundaydık. Seyahat öncesinde yaptığım Internet araştırması sayesinde elimde bulundurduğum birkaç konaklama adresinden, en maceralı olanını denemeye karar verdik. Hırvatistan’a geçip, Buje kenti yakınlarındaki “Casa Romantica La Parenzana” ya doğru düştük yollara. Sadece 15 km. kadar gittikten sonra tabelaları dikkatle izleyerek vardığımız yol, ürkütücü olacak kadar karanlık, tehlikeli olacak kadar dar ve doğru yolda ilerlediğimizden şüphe ettirecek kadar ıssızdı. Üstelik anayol sayılabilecek olan yoldan da epeyce sapmış, bir bilinmeze doğru gidiyorduk akşamın köründe. Nihayet, sadece birkaç evin soluk ışıklarını gördüğümüzde kendimizi Picadilly Meydanı’na çıkmış kadar iyi hissettiğimizi itiraf etmeliyim. Köyün hemen girişinde karşımıza çıkan iri taş binanın görece parlak ışıkları ve üstelik penceresinden göründüğü kadarıyla keyifli bir yemek yiyen 6 kişilik grupla karşılaşınca, gezegende “artık yalnız değiliz” mutluluğuna eriştik. Yine de, aradığımız 3 yıldızlı otelin (daha ziyade çiftlik evinden bozma pansiyon diyelim) burası olacağına ihtimal vermedik ve sadece bir arabanın sığabildiği mevcut bulunan tek patikadan ilerlemeyi sürdürdük. Minyatür köyün bir elin parmaklarını geçmez sayıdaki ışıkları da geride kalıp, tekrar karanlıklara gömülünce aynen geri dönüp, restoran olduğunu tahmin ettiğimiz binadakilere aradığımız yeri sormaya karar verdik. Evet, burası bir restorandı ve ortalıkta görünen tek garson olan genç, sorduğumuz ismi duyunca, “tam da orada bulunuyorsunuz” demez mi? Bir aile işletmesi olan tesis gerçekten mükemmel bir seçim oldu. Her bakımdan sıcacık restoranında (Konoba) içtiğimiz nefis, yerel kırmızı şarap eşliğinde yediğimiz bu bölgeye özgü Čripnja (önümüzde yanan şöminede pişen et) ve mükemmel truffles (kanaatimce en lezzetli mantar cinsi) ve tabii olmazsa olmaz muhtelif sosis çeşitleriyle hem karnımızı, hem de gözümüzü doyurduk.

 

 

 

 

 

 

Ertesi sabah erkenden Hırvatistan’dan ayrılarak, daha kısa bir yol üzerinden sadece 45 dakika sonra Trieste’ye vardık. Trieste hüzünlü ve yaşlı bir şehir ve güzel. Habsburg hanedanının yazlık kenti hakkında seyahate çıkmadan evvel Internetten derlediğim Itinary’i Ali’nin eline tutuşturduktan sonra bana düşen, onun peşisıra yürümükten ibaretti. Hala Adriyatik sahillerinde olmamıza rağmen, hava çok sertleştiğinden, trençkotlarımızı bavula yerleştirip, kayak montlarımıza sığındık. Gerçekten de hava birdenbire çok soğumuştu. Günboyu hareket halinde olmamıza rağmen hep üşüdüm. Meşhur “Piazza del Unita” dışında kalan şehir arazisi tırmanma gerektiriyordu. Biz de şehrin tepesine tırmandık oradaki kilise, katedral ve kaleyi tavaf ettikten sonra daracık merdivenler ve sokaklardan dolana dolana aşağıya kadar indik. (Devamı gelecek…)

Şimdilik… fotoğraflar için adres:

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565381043031416769

Sağlıcakla.

Leave a Reply