Provence-Alpes-Côte d’Azur

Provence-Alpes-Côte d’Azur, Fransa’nın güneydoğusunda Akdeniz’in şahane sahillerinden başlayıp kuzeyde Alplere doğru ilerledikçe olağanüstü doğal güzellikler, batısında ise dünya mirası niteliğinde tarihi kalıntılar barındıran çok özel bir bölge. Bölgenin en önemli yerleşimleri; Fransa’nın ikinci büyük kenti ve ticaret limanı olan Marsilya, soylular ve zenginlerin şehri Aix-en Provence, 1309-1377 yılları arasında Katolik mezhebinin merkezi papalığın bulunduğu Avignon, Roma İmparatorluğundan kalma çok sayıda tarihi eserin yer aldığı Arles, Nîmes ve güneyde de Nice, Cannes, Menton ve Grasse şehirleri olarak nitelenebilirse de, bölgenin esasen en ilgi çekici ve görülesi yerleri, çoğu ortaçağdan kalma şahane köy ve küçük kasabalarıdır.

2018 Kasım ayı sonunda Marsilya’ya uçarak başladığımız seyahatimizi, -kırsal bölgedeki yol koşullarını da dikkate alarak- havaalanından kiraladığımız küçük boyutlu arabamızla sürdürdük. Her yeri birbirinden ilgi çekici gelen bölgenin hakkını vermek için, seyahatimizi ikiye bölerek ilk bölümde, Akdeniz’in incisi kent ve kasabaları gezmek üzere Côte d’Azur’de, sonrasında da kuzey batıdaki otantik köy ve kentlere ulaşımı elverişli Aix-en Provence’ta üçer gece konakladık. Marsilya Havaalanından ilk gecemizi geçirmek üzere seçtiğimiz Saint Tropez civarına gidiş, ulaşımı çok konforlu A8 Otoyolu üzerinden 2 saatten kısa sürdü. Güneş batmadan ulaştığımız bu güzelim köyde ilk işimiz, limandaki tarihi restoran Senequier’de denize karşı şarabımızı yudumlamak oldu. Gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan biri olan aktrist Brigitte Bardot’nun dünya çapında meşhur ettiği eski balıkçı köyü St-Tropez’i, turist kalabalıklarından azade, kış aylarında görmenizi önerir, eski limanında (La Ponche) ve daracık sokaklarında yürüyüş yapıp, “la Tarte Tropezienne” yemeden geçmeyin derim. Denize nazır kabristanı, Kelebek Müzesi ve yöresel sanatçıların eserlerinin sergilendiği 16.yy dan kalma binasıyla Musée de l’Annonciade görülesi diğer yerler.

Ününü hak eden doğal güzelliği bozulmamış, eskinin korunduğu, yeninin ise refah ve konfor sağladığı bu küçük kasabanın, Grimaud (özellikle limanı), Sainte Maxime ve sonrasında Saint-Raphaël gibi komşu yerleşimleri de birbirinden güzel. St Tropez’den doğu istikametinde 80 km. mesafedeki Cannes şehrine giderken, çok beğendiğim Theoule sur Mer kasabasına ulaşmak üzere kullanılacak yol için, “Massif de l’Esterel” olarak adlandırılan kırmızı dağ kitlesinin dibinden denize paralel gideni tercih etmenizi tavsiye ederim. Böylelikle, olağanüstü manzaraları kaçırmamış ve dünyanın en güzel yazlık evleriyle turistik mekânları da görmüş olursunuz.

Akdeniz’in bu şahane köşesinin en bilinen şehri olan Cannes hakkında, uluslararası film festivali ve süper lüks oteller, kongre merkezi gibi herkesçe bilinen özellikleri saymak yerine, tam karşısında yeralan “Îles de Lérins” adasındaki suyun kristal gibi temiz olduğundan, ortaçağdan kalma “Le Sequet” semtinin Arnavut kaldırımı taşları döşeli sokaklarının güzelliğinden bahsedip, “La Croisette” bulvarında yürüyüş yaparak, güneşin batışını eski limandan izlemenizi önerebilirim. Vaktiniz varsa eğer, şehrin muhtelif köşelerinde Marilyn Monroe, Charlie Chaplin gibi ünlülerin resmedildiği bina duvarlarını bulmanızı, Cannes’i tepeden görmek üzere, şehrin simgelerinden biri olan kaleye ve “Notre-Dame-d’Espérance de Cannes” kilisesine gitmenizi tavsiye ederim.

Biz, Cannes’ten sonraki durağımız olan Nice’e, yolu bir parça uzatarak ta olsa (yarım saatlik yol, bir saate çıktı) Antibes üzerinden gitmeyi seçmiştik, size de aynısını tavsiye edebilirim ki… bu sayede, “Juan Les Pins” uluslar arası caz festivalinin gerçekleştiği yarımadayı, kayda değer antik liman kenti Antibes’in plaj, kale, Picasso müzesi ve renkli provensal, hatta gurme pazarlarını deneyimleyebilesiniz.

Güney Fransa, F.Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, M. Somerset Maugham gibi dünyanın en iyi yazarlarını kendisine çekmiş ve çok sayıda edebî yapıtın (Monte Cristo Kontu, Günaydın Hüzün, Müşfikti Gece vb.) konusu ve mekânı olma ayrıcalığına erişmiş bir bölge iken… onun incisi Nice, bence hem yerleşimi, hem de nitelikleri bakımından Fransız Riviera’sına yapılacak bir seyahatin merkezi olmalıdır. Fransa’nın Akdeniz’deki en önemli turizm merkezi ve en büyük 5. Şehri olan Nice, adını mitolojik zafer tanrıçası Nike’ten alan ve Fransız halkınca “La Belle Nice” (güzel Nice) olarak anılmayı hak eden, Kraliçe Viktorya dahil olmak üzere Avrupa ve 19. Yüzyılda da Rus aristokratlarından tutun, çok önemli sanatçı ve tanınmış simaların yazlarını geçirmek üzere tercih ettikleri çokuluslu karakterde bir kent. Burada her yerden evvel, tarihi bağlarından ötürü İtalyan kültürünün halen hissedildiği eski şehir merkezini gezmenizi salık veririm (Nice’in Fransa’ya bağlandığı sene 1860). Sahil şeridindeki “Promenade des Anglais” bulvarı, muhteşem katedrali, “St Nicholas” Rus Ortodoks kilisesi dahil güzel kiliseleri, Matisse, Chagall gibi ressamların müzelerinin yanı sıra, modern sanatlar, eski müzik enstrümanları vb. dahil önemli müzeleri, operası, festivalleri ile, Fransız Rivierası’nın kalbi, adeta Nice’te atıyor. Arkeolojik kalıntıların da bulunduğu kentin mutfağında deniz ürünleri öne çıkarken, en meşhuru “Massena” olmak üzere meydanları, “Cours Saleya” gibi pazarları ve doğal olarak limanı da çekici mekanlar.

Tabiidir ki Nice’e kadar gelip, Monako’ya gitmeden olmaz. Nice ile İtalya sınırına en yakın Menton şehri arasında gezginlerin kullanabileceği üç yol alternatifinin ortak isimleri “Corniche” diye geçiyor. Nice’ten çıkıp günübirlik gerçekleştirebileceğiniz bu gezi için benim tavsiyem, gidişte “Corniche Inferieure (alt yol)” yani sahil yolunu tercih ederek; güzel plajı ve pitoresk görüntüsüyle Villefranche-sur-mer köyüne uğramayı, vaktiniz elveriyorsa eğer… Belçika Kralı ırkçı ve sömürgeci II. Leopold, Rotschild ailesi, Microsoft kurucularından Paul Allen gibi zenginlere malikâne, Charlie Chaplin, Liz Taylor gibi ünlülere ikametgâh yaptırtacak kadar cazip Saint-Jean-Cap-Ferrat yarımadasını görmeyi ve son olarak bu yöredeki bir diğer güzel köy olan Beaulieu-sur-mer’i ziyaret etmeyi ihmal etmemenizdir. Bu güzergâh izlendiği takdirde yapılacak yol, Monako’nun hemen bitişiğindeki Cap d’Ail’den geçerek toplamda 30 km. den az olmakla birlikte, en azından 1 saat sürecektir. Monako krallığı ve onun Casino’su ile meşhur Monte Carlo’sunu burada sadece anmakla yetineceğim zira insanlarının şıklığı, kraliyetin ihtişamı, yaşam tarzıyla Fransa’dan ayrılıyor. Monako’dan sonra bizim uğradığımız bir diğer şehir, İtalya sınırından hemen önceki Menton oldu. Limon festivaline ev sahipliği yapan ve geçmişi Paleolitik döneme uzanan kentte ünlü sanatçı ve yönetmen Jean Cocteau müzesi ve çok hoş bir kapalı pazaryeri bulunduğunu belirtelim.

Menton’dan Nice’e geri dönüşte ise, bahsettiğim “Corniche”ler arasından tercihimiz bu defa, “moyenne corniche” olarak bilinen ortada yer alan ve bu civarda kesinlikle gidilmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç köyden biri olan Èze’ye de uğramamıza olanak veren güzergâh idi. Monako prensesi Grace Kelly’nin hayatını kaybettiği trafik kazasının yaşandığı söylenen bu yol üzerinde, Fransız Rivierası’nın nefes kesen manzaralarına rastlanıyor.

Bu seyahatin görsel hafızamın en güzel anılarına sahip köylerinden biri olan Èze, mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir ortaçağ yerleşimi olmakla birlikte, tarihi esasen milâttan önceye uzanıyor. Kartal yuvası niteliğinde denizden yaklaşık 500 metre yükseklikte kurulu bu masalsı köyde, tarihî kale surlarından, kiliseye, egzotik bitki ve çiçeklerle dolu muhteşem bir bahçeden, son derece şık ve özgün sanat galerilerine, ultra pahalı ve olağanüstü manzaralara sahip “La Chèvre d’Or” ya da “Chateau Eza” otelleri gibi birbirinden ilgi çekici yapılar görebilirsiniz. Burada, “Nietzsche Patikası” olarak anılan yürüyüş yolunun, bir süre köyün en eski evlerinden birinde yaşayan büyük filozof tarafından “Böyle buyurdu Zerdüşt” eserini yazarken kullanıldığı belirtiliyor. Parfüm meraklıları için ise, sektörün lider firmaları “Fragonard” ve “Galimard”ın tesislerinin bulunduğu Èze’den Nice’e geri dönüş süresi yarım saati aşmıyor.

Masal mekânı gibi köyler ve parfümden hareketle, parfümerinin dünya başkenti olan Grasse kentine giderken yol üzerinde uğranabilecek bir diğer şahane köyden bahsetmeden geçmek olmaz. Biz seyahatin ikinci bölümü için Nice’ten ayrılıp Aix-en Provence’a geçerken, güzergâhımızı, yol üzerinde görülmesi gereken yerlere göre saptadık. İlk durağımız da, Èze kadar güzel ve ilginç olduğu söylenen Saint-Paul de Vence köyü oldu. Nice’den yaklaşık yarım saatlik sürüş mesafesindeki bu tarihi ve pitoresk köy, 20. Yüzyılda çok önemli bir sanat merkezi vasfını kazanmış. Tarihi surlarının hemen dışında Maeght vakfı tarafından kurulan modern ve çağdaş sanatlar müzesi bir yana, hepsi birbirinden kaliteli sanat galerileri sayesinde, köyün tamamı adeta bir açık hava sanat müzesi olarak nitelenebilir. Saint Paul de Vence’ın kendi çekiciliğinin ötesinde, sanat ve müzik festivalleri, konserleri ile her yıl 2 milyon turisti ağırladığı belirtiliyor.

Ünlü Rus yahudisi ressam Marc Chagall’ın da yattığı olağanüstü manzaraya sahip kabristanı, içi son derece güzel “Collégiale de la Conversion-de-Saint-Paul” kilisesi, 1615’ten kalma çeşmesiyle, Picasso, Miro, Renoir, Yves Montand, Simone Signoret gibi sanatçıların da favorisi olan bu köyün güzelim sokaklarında hiçbir güzergâh planlamadan kendinizi kaybetmenizi öneririm. Buradan ayrıldıktan sonra, 6 km kadar kuzeydeki Vence kasabasında ise, ressam Henri Matisse tarafından tasarlanarak yapılan, vitrayları ve renkleriyle ilginç bir sanat eseri “La Chapelle du Rosaire” kilisesi ziyaret edilebilir.

Bizim bir sonraki durağımız olan Tourrettes sur Loup köyü, menekşelerin ve sanatın ortaçağ köyü diye nitelenirken, dimdik yamaçlar üzerine inşa edilmiş ve korunmuş romanesk yapılarıyla, insanı çağlar öncesine götürüyor. Muhtelif spor dalları ve festivaller bakımından da zengin bu köyde görülmesi gereken yapılar; 16.yy’dan kalma “St Gregoire” kilisesi ile çan kulesiyle dikat çeken  15.yy dan kalma “Chateau des Villeneuve”. Çömlekçilik te yapılan köyde, “Bastide aux Violettes” adında bir de menekşe müzesi var.

Fransa’nın bu bölgesinin en önemli özelliklerinden biri, görkemli dağlarından kaynaklanıp gelen çağlayanları ve orman niteliğindeki bitki örtüsü ile olağanüstü güzellikteki doğası.  Özellikle 50 km. uzunluğu, 700 mt. yüksekliğe varan yamaçları ile Avrupa’nın en yüksek kanyonu olan “Les Gorges du Verdon”,  mutlaka görülmesi gereken bir doğa mucizesi. Vakit darlığı sebebiyle seyahat rotamıza maalesef dahil edemediğimiz bu bölgedeki Colmars-les-Alpes, Castellane, Annot, Entrevaux gibi ortaçağdan kalma köyleri de anmak gerekir.

Bizim ne yaptığımıza dönersem, cennet kadar güzel bu topraklarda, enfes dağları çevreleyen güzelim sisle, hüzünle yağan yağmurun ıslattığı toprağın kokusunu içimize çekmeden geçemedik tabiidir ki. Tourettes sur Loup’dan ayrılınca, bölgede mevcut göl, çağlayan, nehir vb. su oluşumlarının en şahanesi olmamakla birlikte, 50 km. uzunluğundaki Loup nehri ve kanyonunun doğusuna düşen, 100 kişilik Courmes komününe yakın “Saut du Loup” Çağlayanı’na yöneldik. Küçük olmakla birlikte büyüleyici bir atmosfer olduğunu söyleyebilirim.

Öğle yemeğimizi, çağlayana girişin hemen bitişiğindeki ahşap dekorasyonu ve kırmızı kareli sofra örtüleri bulunan otantik ve küçücük restoranda yedikten sonra uğradığımız, nüfusu sadece 500 kişi olan Gourdon köyü, bu seyahat boyunca beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. 360 derecelik olağanüstü güzellikte manzarası bulunan kalesi “Château de Gourdon” çevresinde düzenlenmiş, Pont du Loup, Gorges du Loup, Bar sur Loup gibi muhtelif doğa harikalarına giden trekking güzergahları ve son derece otantik yapılarıyla mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yerdi. Benim takıntılı olduğum cam ürünleri imalatı örnekleri ve uğradığımız eski bir lavanta fabrikasındaki geleneksel üretim araçları, envai çeşit sabun ve kokular çok ilginç bir deneyim oldu.

Gourdon’dan ayrıldıktan sonra 20-25 dakikalık bir yolculukla, sadece Fransa’nın değil, üç asırdır dünyanın da parfüm merkezi sayılan 50 bin civarında nüfuslu Grasse kentine ulaştık. En önemli özelliği parfüm imalatı olan şehirdeki en önemli üreticiler, Galimard, Fragonard ve Molinard. Fransızların parfümü keşfetmelerine neden olduğu ileri sürülen kötü kokuların (!) bertaraf edilmesi hikayesinin bu şehir için de geçerli olduğu belirtiliyor zira, çiçekçilik ve koku imalatından evvel, bölgedeki tabakhanelerde deri imalatı sürdürülüyormuş. Kokulu üretilen ilk eşyanın, Medici ailesine gönderilen bir çift eldiven olduğu söyleniyor. Biz Grass’a geldiğimizde sürekli hale gelen yağmur nedeniyle istediğimiz gibi gezemedik ve şehrin içini arabayla turlamakla yetindik. Seyahat öncesi yaptığım araştırmalara istinaden burada görülmesi gereken yerler şöyle sıralanabilir; Şehrin eski merkezi, çeşmeleri, renkli duvarların gölgelediği dar sokakları, 11. Yy dan kalma “Notre-Dame du Puy” Katedrali, uluslar arası parfüm müzesi, Saracen kulesi, şık tarihi konakları, Louis XV çeşmesi, şimdi konferans ve kongre merkezi olarak kullanılan Belle Epoque gazinosu.

Akşam saatlerinde ayrıldığımız Grasse’dan konaklamak üzere seçtiğimiz Aix-en Provence’a varmamız, vakit kazanmak bakımından tercih ettiğimiz A8 otoyolu üzerinden 2 saate yakın sürdü.

Seyahatin ikinci bölümünde, görkemli dağ/tepelerin üzerine konumlanmış birbirinden güzel tarihî köyleri, şarap bağları, ayçiçeği ve lavanta tarlalarının ötesine uzanan yemyeşil ovalarıyla Provence civarını gezmek için yine üç gece ayırmış, yaptığım araştırmalar neticesinde, görmek istediğimiz yerleri üç aşağı beş yukarı belirlemiştik. Ansouis, Lourmarin, Bonnieux, Roussillon, Gordes, Ménerbes, Oppède le Vieux, L’Isle-sur-la-Sorge, Les Baux-de-Provence, Saint-Remy de Provence ve tabii ki Avignon kenti.

İlk iş, bu bölgede birbirlerine oldukça yakın konumlanan güzel köy ve kasabalara yeterince zaman ayırmak adına harita üzerinden rotamızı planladık. Ertesi gün Luberon bölgesindeki ilk durağımız, Fransa’ya ve özellikle Provence yöresine özgü bir deyim olan “Village Perche”[1] (“Tünemiş köy”- “Kartal yuvası”) olarak nitelenen ve 1999’dan bu yana “Fransa nın en güzel köyleri listesi”nde gösterilen Ansouis köyü oldu. Parke taş döşeli sokakları, dar geçitleri, özenle korunmuş eski binaları arasında dolaşırken kendinizi çağlar öncesinde hissedeceğiniz bu romantik köyde gezilmesini önereceğim yerler; Restore edilmiş ve dayanıp döşenmiş 13.yy dan kalma özel mülk olan Kale ve bahçesi, “Château Turcan”daki  sanat ve şarap müzesi, bahçesinde son derece değişik hayvan heykelleri ve objeler bulunan, Georges Mazoyer’in “Olağanüstü Müze”si (Müzenin ismi Extraordinaire-Olağanüstü) ve Saint Martin Kilisesi olarak sıralanabilir.

Ansouis’den sonraki durağımız olan Lourmarin’in benim açımdan en önemli özelliği, büyük yazar Albert Camus’nün bir dönem burada yaşamış olmasıydı. Bu köyün, içini de dolaştığımız Rönensans stilindeki kalesi ve onun güzel bahçesi, bakımlı ve düzenli yolları, zeytin ve badem ağaçları, “Saint-Trophime, Saint-André” kilisesinin yanı sıra mistik ve mütevazi “Temple de Lourmarin” Protestan kilisesi ve çeşmeleri, ziyareti hak eder nitelikte. Sanat çevrelerini cezbeden bu komün, şık sanat galerileri ve açık havada asılı kristal avizeleriyle dikkat çeken sevimli restoranlarıyla Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma vasfına sahipken… Albert Camus’nün yaşadığı evin yolunu bize tarif edecek bir Allahın kuluna maalesef rastlayamadık. Mezarına gelince… şehrin bir parça dışındaki kabristanda ancak özellikle ararsanız göreceğiniz mütevazilik ve terkedilmişlikte idi.

Lourmarin’den sonra uğradığımız Bonnieux köyü, güneyinde bölgenin tarihî Sedir ormanı, kuzeyinde ise Roma imparatorluğundan kalma Julien Köprüsü’nün bulunduğu, merkezde sanat galerisi, restoran ve barları bulunan turistik bir yerleşim. Çömlekçi pazarı ve fırıncılık müzesi ile de tanınan bu köyde gezebileceğiniz diğer yerler; 13.yy dan kalma surları, kiliseleri, çeşmesi ve botanik bahçesi olarak sıralanabilir. Hannibal, Gladiator ve Alien gibi filmleriyle tanınan Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un romantik “A good year in Provence” filminin, bu köydeki enfes “Château La Canorgue”da çekildiğini ve civarda, bu yöreye özgü “AOC Côtes du Luberon” etiketi taşıyan çok sayıda butik/organik şarap üreticisinin bulunduğunu hatırlatalım.

Bonnieux köyünün batısındaki etkileyici Lacoste köyünü gezmeye biz vakit ayıramadıysak ta, yörenin en önemli yapısı olan, tarihi 11.yy’a varan “Château de Lacoste”da, Marquis de Sade’ın 17.yy’da bir süre yaşadığını ve şimdi de bu köyün neredeyse yarısıyla birlikte Pierre Cardin’e ait olduğunu belirtelim. Lacoste köyünden batıda 7 km. mesafedeki Menerbes’e giden yolun tam ortasında yeralan “Saint-Hilaire Ancienne” manastırının da önemine dikkat çekelim.

Bölgenin, “Fransa’nın en güzel köyleri” listesine girmeyi hak etmiş bir diğer köyü olan Ménerbes, İngiliz yazar Peter Mayle’nin 1989’un çok satan “Provans’ta bir yıl” kitabının ardından, adeta turist akınına uğramış. 1000 kişilik nüfusa sahip bu komün, Picasso’nun ilham kaynağı ve sevgilisi olan sürrealist fotoğraf sanatçısı Dora Maar için satın aldığı 18.yy evi, iyi restore edilmiş yapıları, “Saint Luc” kilisesi, 12-16 yy. arasında inşa edilen kalesi ve sunduğu manzara ile gerçekten etkileyici bir yer. Tarih öncesi ve Roma dönemine uzanan geçmişi ile 16.yy din savaşları esnasında Protestan hareketinin merkezi olan Ménerbes, 1573-78 arasında, Huguenots (Fransız Protestanları) ile Katolikler arasında önemli savaşlara sahne olmuş.

Menerbes’in batıda 5 dakika mesafedeki komşusu, yine son derece ilginç ve adı üzerinde “eski” bir köy, esasen terk edilmiş, hayalet şehir haline gelmiş olan “Oppède le Vieux”. Bu bölgedeki diğer çoğu köy gibi, burada da arabanızı yerleşim dışındaki park yerine koymak durumundasınız. 12.yy’da ihtişamlı kalesi, surları, “Église Notre-Dame d’Alidon” kilisesi, labirenti andıran sokakları, taş evleri bulunan ve bin kişiye yakın nüfusunun tarım ile geçindiği bilinen bir komün iken, giderek gölgeli, karanlık ve nemli atmosferi nedeniyle, 19.yy’dan itibaren terk edilerek, bugün hayalet bir köy haline gelmiş. Köy ahalisi kuzeydoğuda 1.5 km. kadar mesafede yeni bir yaşam alanı yaratmış. Çoşmuş bitkiler, yabani otlar, düzensiz iri taşlar arasından, oldukça iniş çıkışlı bir yürüyüş yaparsanız, insana ürperti veren bir yalnızlık hissine kapılıyorsunuz. Bir zamanlar konut oldukları anlaşılan 15-16.yy.lardan kalma yarı yıkık iri taş binalar olmasa zaman tünelinde ortaçağdan da geriye gittiğinizi düşünebilirsiniz. Almanya’nın Fransa’yı işgali döneminde Nazi saldırılarından kurtulmak üzere bir araya gelen bir grup sanatçının (le Groupe d’Oppede olarak anılıyorlar) bu köyde saklanarak yaşadıkları belirtiliyor. Yüksek yerleşimi sayesinde olağanüstü bir Provence manzarasına sahip, küçük köy meydanında az sayıda dinlenme mekânı bulunan bu oldukça enteresan köyde restorasyon çalışmaları başlamıştı. Bana kalırsa, ruhunu kaybetmeden, değişmeden ve daha turistik hale gelmeden evvel gezilmeyi hak ediyor. Özellikle vahşi doğa ve taşlara hayranlığınız varsa.

Provence’a gidip te… jeolojik oluşumu ve sarıdan turuncuya ve nihayet kırmızıya dönen killi toprağı ile bu bölgenin bence en değişik köylerinden biri, “Provensal Colorado” olarak anılan Roussillon köyüne uğramamak, büyük yanlışlık olur. Yemyeşil çam ve diğer ağaç ormanları arasından sahip olduğu okra kaynakları sayesinde adeta rengarenk yükselen bu köyün doğası gerçekten büyüleyici idi. Şehri gezmek için güneşin batış saatini dikkate alırsanız, karşılaşılan manzaralara doyamıyorsunuz. İtiraf ederim ki, biz de ayrılmak istemedik. Bizlerin aşıboyası olarak bildiği rengin köye hakimiyeti, güneş ışınlarının, özenle korunmuş tarihî köy yapıları üzerindeki yansımaları bizi derinden etkiledi. Köyün, “Place du Pasquier”, “Place de l’Abbé-Avon”, “Place Pignotte”,  “Quartier de la Bistourle”, “Place de la Forge” olarak sıralanan gezinti mekanları, 11.yy.dan kalma “Saint-Michel” kilisesi, sevimli belediye binası ve evleri, seyir teraslarından manzarası, restoranları, sanat galerileri ve değişik dükkanlarıyla, Roussillon, mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmesi ve sokaklarında kaybolunması gereken unutulmaz bir köydü. Vaktiniz varsa eğer, etrafını kaplayan güzelim kırmızı tepelere giden yürüyüş güzergâhlarını ve köyde artık yasaklanmış olan maden yataklarını da değerlendirmenizi öneririm.

Buraya kadar olan bölümde yazıya konu olan tüm Provence köyleri, Fransa’nın Vaucluse eyaleti sınırları içinde yer almaktadır. Bunlarda biri olan ve geçmişi Roma imparatorluğuna varan Gordes köyü de, turistik açıdan önemli bir merkez ve Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma ünvanına sahip. 1031 yılından beri varolan, 1525’te restore edilen “Le Château de Gordes”, ortaçağ ve Rönesans mimarisini birlikte yansıtırken, köyün tepedeki yerleşiminden kaynaklanan zorlayıcı yaşam koşullarını kolaylaştırmak adına, o tarihlerde yeraltında yaratılmış dehliz ve mahzenlerinde zeytinyağı üretilmiş “Les Caves du Palais Saint-Firmin” müzesi, farklı bir deneyim olanağı sunuyor. Çok sayıda sanatçıya, edebî esere ve filme ilham kaynağı olmuş ve festivallere ev sahipliği yapan köyü, yakın çevresinde yeralan kimi yapılar daha da çekici kılıyor. Kanaatimce bunların başında gelenlerden biri, köye sadece 5 km. mesafede, önündeki şahane lavanta tarlaları ile bütünleşmiş, 1148 yılından kalma “Notre Dame de Senanque” manastırı iken, diğeri de “Village des Bories” olarak anılan ve iri kuru taşlardan oluşturulan kulübelerin yeraladığı, 17.yy yaşam koşullarını sergileyen açık hava müzesi.

Yöreden geçen Sorgue nehrinin üzerinde kurulu, 20 bine varan nüfusu ile bu yöredeki görece büyük yerleşimlerden biri olan adeta ada niteliğindeki L’Isle sur la Sorgue kentinin ünü, kendi güzelliği bir yana, antika ve bitpazarı meraklılarından kaynaklanıyormuş. Bizim, akşam saatlerinde vardığımız bu renkli ve güzel şehrin simgesi olan mekânlarını gezme olanağımız olmadıysa da, enfes Fransız peynirleri ve yöresel ürünlerden ibaret bir akşam yemeğini, tadına doyulmaz Côte de Luberon şarapları eşliğinde küçük ama son derece şık yerel bir restoranda yedik. Kentten ayrılmadan evvel, kırmızı hakimiyetinde ama rengarenk ışıklarla Noel süslerine bürünmüş bu güzelim kentin nehri kıyısınca unutulmaz bir yürüyüş yaptık. Özetle L’Isle sur la Sorgue, benim hafızamın bir köşesinde “Şırıltlılı  ve kırmızı güzel şehir” olarak asılı kaldı.

Tam da bizim bu seyahati gerçekleştirdiğimiz dönemde başlayan “Sarı Yelekliler Hareketi”, Provence bölgesinde de etkisini önemli ölçüde göstermekteydi. Nitekim geçtiğimiz hiçbir otoyol gişesinde ücret ödemedik (sarı yelekliler, ödemeye yeltenenleri engelliyorlardı), özellikle şehirlere yaklaştıkça da muhtelif protesto gösterilerine şahit olduk. Bunlardan en şiddetlisine de bir akşam gittiğimiz Avignon kentinde denk geldik. Papalık merkezine 70 yıl boyunca ev sahipliği eden Saray, onun hemen karşısındaki Rhône Nehri üzerindeki yarım ve tarihî “Pont Saint-Bénézet (Avignon köprüsü)” nü görmek için yaptığımız bütün girişimler, o civarda ateşe verilen arabalar, çöp bidonları ve nümayişçiler nedeniyle sonuçsuz kaldı. Neticede şehrin bu bölgesinde 3-4 defa araba ile tur atıp, kapatılan yolları denemekle kaldık, sarayı da ışıklı köprüyü de ancak önlerinden arabayla geçerken görebildik.

Seyahatimizin asıl amacı, bölgedeki şehirlerden ziyade, şahane doğadaki kırsal yaşam ve birbirinden güzel köy/kasabaları gezmek olduğu için, bölgedeki Roma devrinden kalma Pont du Gard gibi tarihi eserler ve İspanyol kültürünün de etkisi gözlenen Camargues bölgesine yakın Nîmes ve Arles gibi büyük yerleşimleri sonraki gezilerimize bıraktık.

Açıkçası, gidemediğimiz için hayıflandığımız yer, Aix-en Provence’un doğusunda yarım saat mesafedeki Sainte Victoire Dağı oldu. Büyük ressam Cezanne’nın vazgeçilmezi bu muhteşem dağı görmek mümkün olmadı.  Bir deeee… bu bölgenin en önemli özelliği olan lavanta ve ay çiçekleri tarlalarının, yaz aylarında sergilediği renk cümbüşü içindeki manzaralara maalesef denk gelemedik ama, tam da Noel arifesinde bambaşka renkler ve şahane görüntülere tanık olduk.

Bu yolculuğun en doyurucu ve haz veren bölümlerinden biri de, “Le Baux de Provence” köyüne yaptığımız geziydi diyebilirim. Aix en Provence’ın bu defa batısında 1 saatlik mesafedeki bu masal köyü bir yana, hemen bitişiğinde mağaralar, yeraltı kovukları içinde inşa edilmiş, “Carrières de Lumières” adındaki muhteşem sanat merkezinde Picasso’nun eserlerini, sesli, ışıklı ve adeta çok boyutlu izlemek gerçekten olağanüstü bir deneyim oldu, tek kelimeyle hayran kaldık. Dünyanın en yaratıcı ve resim sanatı akımları bakımından öncü ve en zengin ressamlarından birinin bu son derece değişik sergisine denk gelmek büyük şansımız oldu. Sadece O’nun resimleri değil, bu yazıda bahsettiğim fotoğraf sanatçısı sevgilisi Dora Maar’ın çektiği fotoğraflar dahil, özel yaşamından kesitlerin de verildiği ve sanat kariyerini mükemmel biçimde kronolojik olarak anlatan bu serginin benzerlerinin diğer büyük sanatçılar için de yapıldığını belirtmeliyim. Corona virusu nedeniyle bir sonraki duyuruya kadar kapalı olacağı belirtilen ve Ocak 2021 başına kadar “Sonsuz gizem- Salvador Dali” ve “Hayal Mimarı- Gaudi” sergileri bulunan merkezin web adresini paylaşmadan geçmek istemem. https://www.carrieres-lumieres.com/fr/expositions

Bu sıra dışı sergiden sonra, bizim şu meşhur “Fransa’nın en güzel köyleri listesi”ndeki en değişik köylerden biri olan ve insana terk edilmişlik hissi yaşatan Le Baux de Provence’ı gezdik. Le Baux de Provence, tarihî önemi olan tepedeki kısmında sadece 20 küsur, aşağıda ise 500 kişiden az nüfusu, tek duvarı ayakta kalmış metruk binaları ile, gerçek değil de… adeta tiyatro dekoru izlenimini veren bir köy. Arnavut kaldırımı taşlarla döşeli yollarında atla dolaşabildiğiniz, kendinizi yüzyıllar öncesine ışınlanmış gibi hissettiğiniz tuhaf ve mistik bir mekan. Oldukça turistik hale gelmiş, tarihi milattan önce 6000 yılına dayandığı belirtilen köyün, muhteşem manzaraya sahip kalesi “Château des Baux”, küçük ama sıra dışı, içleri de son derece özgün şapel/kiliseleri, yöreye özgü el sanatının sergilendiği Santon (el yapımı heykelcikler) Müzesini görmeden ayrılmamanızı tavsiye ederim.

Beaux de Provence’a 10 km. mesafedeki Saint-Rémy-de-Provence’ı biz gezemedik ama ilginizi çekerse, Nostradamus’un burada doğduğunu ve dahi ressam Vincent Van Gogh’un da bir süre buradaki akıl hastanesinde tedavi gördüğünü belirtelim.

Olağanüstü doğal güzellikler, tarihi zenginlikler ve ışıklı renklerle dolu, insanı mistik hayallerle kuşatan, rüzgârıyla lavanta kokan, nefis şarap lezzetindeki bu tek kelime ile ŞAHANE bölgeyi anlatmaya çalıştığım ve ben yazdıkça uzayan bu gezi notunun son durağı, üç gece konakladığımız Aix en Provence olacak.

Milattan önce 123 yılında Romalılar tarafından kurulan Aix en Provence’ın 15.yy da Provence’ın  Floransa’sı haline geldiği, Zola, Stendhal, Cezanne gibi çok sayıda sanatçıyı kendisine çektiği belirtiliyor. Sanat ve kültür mirası zengin bu şehir, adım başı rastlanan gösterişli çeşmeleri, özgün Belle Époque yapıları, soylu, şık ve zengin insanlarıyla tanınıyor. Uluslar arası lirik sanat ve müzik, dans festivalleri bir yana, civarındaki çekim merkezleri, üzüm bağları ve şarap tesisleri ile her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor.

En önemli caddesi Cours Mirabeau, ünlü “Paroisse Cathédrale Saint Sauveur” Katedrali, La Rotonde meydanı ve çeşmesi, L’Hôtel De Ville meydanı ve çeşmesi, Place d’Albertas, Passage Agard, Tour de l’Horologe, Musée du Vieil-Aix gibi mekanları, Atelier de Cezanne, Musee Granet, Hôtel de Caumont, Gallifet Art Center gibi sanat merkezleriyle gösterişli dükkanların bulunduğu Mazarin bölgesi ile… meşhur badem ezmeli tatlısı Calisson d’Aix, çiftçi pazarlarında bulabileceğiniz envai çeşit yöreye özgü taze ot, bitki ve baharatlar, keçi peyniri ve Côte du Rhône şarabı gibi sayabileceğimiz onlarca özelliği ile bu şehir görülmeye layık. Aix en Provence’ın bilinen bir özelliği de, “sözde” ön ekini kullanmaya alışkın olduğumuz “Ermeni katliamı” adına dikilen anıtı. Şehirde gezdiğimiz mekanlar, şehrin en ünlü fıskiyeli ve Noel için ışıklandırılmış çeşmesini (La Rotonde) izleyerek akşam yemeğimizi yediğimiz tarihî La Rotonde Restoranı bir yana, gitmeden evvel yerini saptayıp, Fransa’yı terk etmeden önceki son sabah kahvemizi yudumladığımız mekan, benim gibi kitap ve kağıt meraklıları için biçilmiş kaftan olan uluslar arası nitelikte, kendine has Librairie Book In Bar oldu ki… size de aynısını hararetle tavsiye ederim.

Sağlıcakla… ve seyahatle kalasınız dilerim. Gezi fotoğrafları albümü için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen.

https://photos.app.goo.gl/zdUpaVMfu5sjahXe7

Önemli Not: Yörede sıklıkla rastlayacağınız “Domaine” (Şarap bağı) ve “Châteaux”lardan, değişik şaraplar, Provensal pazarlardan envai çeşit peynirler, kokular ve başta lavanta olmak üzere yöresel kuru otlar getirmeyi unutmayın.

Seçkin Bilgen Gültan

[1]Savunma amacıyla, dağ tepelerine kurulmuş, çoğunlukla bir kale ve surlarla çevrili, giriş-çıkışları denetlenen, su eksikliği ve kayalık toprak verimsizliği nedeniyle de yaşam koşullarının zorluğu, diğer taraftan olağanüstü güzel manzaraları ile bilinen, geçmişi çoğunlukla ortaçağ ve öncesine uzanan küçük yerleşimlere verilen isim.

Leave a Reply