HASTA LA VICTORIA SIEMPRE! KÜBA TEFRİKASI (1)

Hayatımın seyahatlerinden birine daha gittim nihayet 50 yaşımda. KÜBA. Yeryüzündeki biricik  “kurtarılmış bölge” gibi gelirdi bana. Dolayısıyla en çok merak ettiklerimden. Denizi, karası, insanı ve özellikle çocukları, gençlerini merak ediyordum. Romu ve purosu da cabası 🙂

Amma velakin, Kanada Toronto üzerinden gittiğimizden, kulağımızı tersinden göstermiş hissediyordum kendimi, bundan beteri ancak Japonya üzerinden gitmek olabilirdi hani 🙂 Her neyse neticede gidiş dönüş derken 20 bin km.’nin üzerinde yol yapmış olduk.

Dünyanın dört bir yerine seyahatini kendisi planlamak ve sonra da layıkıyla uygulamaktan en büyük hazzı duyan bendeniz ve Ali, bu defa Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği geziye katılmaya karar verdik. Hayatımızın ilk grup turu olacaktı, eee biraz endişeliydik açıkçası. Ne mutlu ki korktuğumuz başımıza gelmedi, birbirine pek te benzemeyen insanlardan oluşmakla birlikte, gruptaki herkes son derece uyumlu ve anlayışlı davrandı, hemen hiç bir sorun ya da tatsızlık yaşanmadı.

Yola koyulduğumuz 23 Nisan 2014’te biz de çocuklar kadar heyecanlı ve şendik. Ancak Toronto uçuşu tahminimin de ötesinde uzun sürünce, Kanada Havayollarının konforlu sayılabilecek seferinde bolca yemek, film seyretmek, kitap okumak ve hatta bilgisayarı kurcalamak beni kesmedi. Toronto’ya vardığımızda, sigaralarım tam anlamıyla gözümde tütüyordu. Basiretimiz bağlanıp ta Kanada için bildiğimiz vize yerine sadece transit vize almış olmamız gerçeğinden hareketle… havaalanı dışına çıkamayacağımız, dolayısıyla benim de sigara içemeyecek olduğum iddialarını çürütmek için elimden geleni tabii ki ardıma koymayacaktım. Pasaport işlemimizi gerçekleştiren hint asıllı olduğunu tahmin ettiğim zarif memureden, -işlemimi bitirdikten sonra tabii- sigara içmek için bana yer göstermesini rica ettim ve becerdim de. Dev boyutlardaki koskoca terminalin içinde tek bir zehirlenme odası dahi ayrılmamış olduğu için, binanın dışına çıkıp, sigaralarımı ardı ardına tüttürdüm ve geri dönüş için bildirdikleri 3. kata çıkıp tekrar polis kontrolünden geçmek zorunda kaldım. Lakin bu arada, biniş kartımı çoktan uçağın yolcu alacağı kapıya gitmiş olan Ali’de unutmuş olduğumdan… epey bir hadise yaratmış oldum. Garibim binanın bir ucundan, benim bulunduğum noktaya kartımı getirip beni geçirmek zorunda kaldı. Allahtan Havana uçağının kalkmasına daha vakit vardı da, başımıza daha beteri gelmedi. Neticede içtiğim sigaraların sağladığı geçici sükunet… kapıya vardığımızda tümüyle ortadan kalkmıştı denebilir. 18 sularında Havana’ya kalkan uçakta yerimizi aldık ancak bu defa pek te itibar görmedik açıkçası. Zira bu tayyare seferi, bizim güney sahillerine giden yerli turistlerin alışkın olduğu türden olup, daha ziyade ucuz tatilci Kanadalılara hizmet veriyordu. ABD’li turistler için daha yeni yeni Florida’dan düzenlenmeye başlanan ve pek te “meşru” olmayan tek tük  turların aksine, Küba’ya gelen uçakların büyük çoğunluğunu Kanada turları ve turistleri dolduruyormuş. 3 saatlik uçuş nihayet bittiğinde biz de adeta bitmiştik. Yerel saat 22:00 civarını gösterirken memlekette bir gün daha çoktan devrilmiş ve yeni bir akşam olmaktaydı.

Küba’ya ayak basar basmaz KIRMIZI hissettim kendimi. Biraz da ev sahiplerinin etkisiyle tabii.. zira havaalanı kıpkırmızı idi. Sütunları, deskleri, çerçeveleri vs. herşeyiyle kırmızıya boyanmış. Akşamın ilerleyen saatlerinde havanın hala o kadar sıcak olması da bu hissimi güçlendirdi. ABD’ye de seyahat eden, üstelik yarı ailesinin amerikalı  olması hasebiyle uzun süreli ve mükerrer vizesi bulunan bizlerin pasaportlarına, malum ambargo nedeniyle ilerde ABD’ye girişte sorun çıkarmaması bakımından hassasiyet gösterilerek Küba giriş/çıkış damgası vurulmayacak olduğu bildirilmişse de.. feci koyu bir makyajla kendini maskaraya çevirmiş olan kübalı genç hanım, gözümüzün içine baka baka ve gururla, damgasını pasaportlarımıza çaktı geçti. Ben de olsam aynısını yapardım ayrı mesele 🙂 İtiraf ederim, bizim de pek umurumuzda olmadı bu işlem.

Binadan dışarı çıktığımızda, açılan kızgın fırın kapağı misali, suratımıza vuran sıcak rüzgar, valizlerimize sorunsuz olarak kavuşmamızın, diğer bir deyişle yedek kıyafetlerimizin de bizimle gelmiş olmasının her şeyden daha mühim olduğu idrakimizi pekiştirdi. Kredi kartının pek te geçerli olmadığını bildiğimiz bu değişik memlekette harcamak üzere ihtiyacımız olan Convertible Peso (CUC) ları da havaalanındaki resmi döviz bürosu CADECA’dan edindikten ve grubun nihayet toparlanmasından sonra, bizi bekleyen sempatik yerel rehberimiz Amircal ve nazik otobüs şoförümüz Hassan ile birlikte otelimize yollandık. Yol boyunca etrafımızı saran köhne de olsa ihtişamını koruyan binalar ve sağımız solumuzdan çoğunlukla 8 silindir homurtusuyla  geçen eski amerikan arabalarına bakakaldık. Kalacağımız otel, devlete ait ve bu nedenle de doğru dürüst bakım ve onarım görmemiş, personeli devlet memurlarından oluşan, eski Havana’nın tam da göbeğindeki muhteşem bir binaydı. Hotel Plaza’nın ortak mekanları oldukça gösterişli olsa da… odaları için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

IMG_0765Hiç te az olmayan hacminin büyük bölümü, esasen ve maalesef yüksekliğinden kaynaklanan odanın konforundan geçtim, çağdaş ihtiyaçları karşılamak bakımından durumu, hiç te iç açıcı değildi doğrusu. Her türlü koşula hazırlıklı biçimde gelen bizler için bile bir parça şok ediciydi yani. Elektrik düzeneği ve prizlerinin, ülkenin ABD mandası altındaki  yıllarından kalma olduğunu öğrendiğimiz için, adaptörümüzü de getirmiş olmamız yetmedi, yandaki fotoğrafta göreceğiniz yöntem sayesinde elektriğe kavuşabildik.

Onca yorgunluğun üzerine, yattığımız yatak döşeğin durumu aynı etkiyi yaratmadı gerçi ve hani derler ya…. “o ilk gece yattığımız yeri beğendik :)”

Havana’daki ilk sabahımızda makul saatte uyanıp, yine hiç te beğenilesi olmayan kahvaltımızı ederken otelin çatı katından muhtelif kent fotoğrafları çektikten,  kapı önünde bekleşen kadınlı erkekli birkaç yaşlı dilenciye kendimizi zorlayarak direndikten sonra ilk ziyaretimizi, tarihi bir Puro fabrikasına yaptık. Ticari sır olarak nitelendiği için olsa gerek, fabrikanın içinde çekim yapmamıza izin verilmedi. Biz de dünyada puro üretimi bakımından “tek geçilecek” bu güzel ülkenin bu kadim sürecini, zihnimize kaydetmekle yetindik.

Birkaç katlı binanın geniş salonlarında nerdeyse asırlık olduğu izlenimini veren bir düzende, farklı gruplar halinde iş bölümüne uygun olarak, bir yandan kendilerine önündeki mikrofondan,  sabahları gazete, sonrasında  ise klasikler dahil roman, kitap okuyan devlet memuru “OKUYUCU”larını dinler, diğer yandan kendi purolarını tüttürürken işlerini ciddiyetle yapan kadınlı erkekli, farklı yaşlardaki emekçileri izlerken oldukça etkilendik. İlk ziyaret ettiğimiz salonda, temel ham madde tütün yapraklarını, puroların imal edilme yöntemine uygun olarak sınıflandırarak balyalayan, çoğunlukla kadınlardan oluşan bir grubu izledik.

Küba’lı kadınların bacaklarıyla purolar arasındaki ilişki 🙂 dünyada bilindiğinin aksine, esasen bu gruplarla sınırlı. Diğer bir ifadeyle, bugün gelinen düzende, puroların sarılma işlemi değil, sadece tütün yapraklarının ayrıştırılması aşamasında kübalı kadınların kucakları ve bacaklarından bahsedilebilir. İkili olarak karşılıklı oturma düzeninde, önlerine, yanlarına, aralarına yerleştirilmiş kocaman leğenlerin de manzarayı epey sıradanlaştırdığını ve hayallerimizi bir parça yıktığını söylemeden geçemeyeceğim. İkinci aşama olan sarma işlemini gerçekleştirenler ise, 9-10 ay civarında eğitim aldıktan sonra, bir diğer salonda yan yana dizilmiş tezgahlar üzerinde puroları sarıp, bir nevi mengeneye sokanlar, ekseriyetle genç-orta yaş Kübalı erkeklerden ibaret. Esasen devlet memuru olan bu emekçilerin her gün en az 100 puro sarmaları bekleniyormuş ve üzerinde imal ettikleri için de maaşlarına ilaveten prim aldıkları belirtiliyor. % 10 ölçüsünde de kendilerine puro ayırabiliyorlarmış. Bu kadar isim yapmış, dünyaya nam salmış bir sektördeki üretim için, tahmin edersiniz ki… kalite kontrol son derece önemli. Ez cümle, üretilen her bir tek puronun, muhtelif markaların (Cohiba, Monte Cristo, Romeo Y Julieta  vb) farklı ölçekteki “Standart” puroları boyutunda hazırlanmış ilgili şablonundan, kaymak gibi geçmesi bekleniyor… bu niteliğin sağlanmadığı purolar da, işte o bahsettiğim işçiye verilen % 10’u oluşturuyormuş. Fabrikayı gezer, tezgahlarının başında nasıl yaptıklarını izlerken, işçilerin kendilerine ayırdıkları puroları bize satmak istediklerini… ancak bizim, rehberimizin önerisiyle satın almadığımızı belirtmiş olayım. Kalite kontrolun, sadece boyut bakımından değil, “İÇİM” açısından da sağlanması için, fabrikada yine devlet memuru “İÇİCİ” personel var. Bu adamların işi gücü, sizin anlayacağınız… Puro içmekten ibaret. Sıkı bir sigara tiryakisi olduğum halde, hani bu kadro değilse de, “OKUYUCU” kadrosunda çalışmak isteyeceğim bir düzenden bahsediyorum :). Bahse konu içici kalite kontrol personelinde rastlanan hastalıkları sorguladığımızda, beklediğimiz ve korktuğumuz yanıtı almadık. Öyle akciğer kanseri filan olmuyorlarmış, istatistiklerde bu gruba özel tehlikeli bir hastalık durumu oluşmamış. Zira puro, ciğerlere çekilerek tüketilen bir tütün ürünü değil. Bunu öğrendiğimde aklıma her nedense… bizim merdiven altı kot taşlama tesislerinde, oto boya tamirhaneleri ve yeraltı madenlerinde sigortasız ve sağlık güvencesiz çalışıp genç yaşta silikozis kurbanı olan zavallı, çaresiz insanlarımız geldi.

Evet Küba’yı, başkenti Havana’yı bile bizim şehirlerimizle kıyaslamak mümkün değil, hele ki cepheleri aynalı cam kaplı gökdelenleri, nefret edilesi AVM’leri gün geçtikçe pıtrak gibi çoğalan ve hani tabiri caizse canına okunan İstanbul ile!

Yani diyeceğim o ki : Göz kamaştıran pırıltılı alışveriş ve eğlence mekanlarında “cahilim ama para bende” mottosunu benimsemiş faydasız mı faydasız, kıymeti kendinden menkul artiz takımı, magazinel figürleri, reklamlarda oynayan işadamı müsveddeleri, 800 bin dolarlık saat takan, karılarının, sıradan ameliyatları için “RABBİM Amerika dedi” rüyası gören hükümet üyeleri, ABD’de anadolu kaplanları burslarıyla okuyan, gemiciklere, milyar dolarlık onlarca villaya sahip “mağdur” başbakan çocuklarının karşısında;

Kentin en ücra köşesinde yaşam koşullarının ağırlığı altında inleyen, eğitim alamayan, çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan, dinî, kültürel ve geleneksel baskıların altında ezilip, hatta canına kastedilen, sağlık sorunlarına gerçek çözüm bulamayan, bütün ülke yönetimine hakim o “Dostlar alışverişte görsün” zihniyetinin sıradan mağdurları olarak, hastanelerin “Acil Giriş”leri önünde çömelerek bekleşen ve neticede yine tedavi olamayan insanları olan bir memleket değil Küba. En azından şimdilik değil! Umarım değişmez bu tablo.

Tam aksine, onca yoksunluğa ve ABD’nin yıllardır sürdürdüğü acımasız ambargoya rağmen, iki temel sorununu çözmüş Küba yönetimi ve halkı. Eğitim ve Sağlık. Küba’da okur yazarlık oranı % 99.8 ve dünyada en yüksek 10. ülke, ömür ise 78 yıl. Birleşmiş Milletlerde bir türlü çözüm üretilemeyen ambargo nedeniyle ilaç üretiminde elzem olan onlarca hammaddeyi getirtemedikleri ve ilaç sıkıntısı yaşadıkları halde, özellikle sağlık sektöründe çalışan son derece yetkin insangücü ve etkin sağlık sistemi sayesinde bütün vatandaşlarının, eşit koşullarda bu temel hizmeti alabildikleri ve her yıl binlerce başarılı doktor yetiştiren bir ülke. Bizdeki gibi baktığı hasta sayısına ve operasyona dönük olarak hekim maaşların belirlendiği… sistemin tümüyle sayısallaştırılarak, kalitesizliğin doruk noktasına vardığı bir sağlık sisteminden muzdarip değil Küba halkı.

Devamı gelecek…

Leave a Reply