SEMERKAND’I GÖRMEDEN ÖLMEYİN

Parçalanmadan önceki haliyle SSCB’nin başkenti Moskova ile, Özbekistan topraklarına 1990 yılında yaptığım unutulmaz bir seyahati yazmaya karar verdim. Bu seyahat tefrikasına Moskova ile değil, kanaatimce çok daha ilginç olan diğerleriyle başlamalıyım.

Özbekistan’da, eski Sovyetler Birliği’nin 4. büyük şehri Taşkent merkez üs kalacak şekilde, Semerkant, Buhara ve vizemiz bulunmadığı halde Hiva’ya gitmek istiyoruz. Yani Orta-Asya’da 32 şehir/kasaba’dan geçen İpek yolu’nun bir bölümünü dolaşmak niyetindeyiz. Bir Özbek atasözüne şöyle diyor ;

“Evrende iki büyük yol vardır. Gökyüzünde Samanyolu, yeryüzünde İpek Yolu…’

Semerkant’a yapacağımız yolculuk için Intourist (SSCB’nin o tarihlerdeki Resmî Turizm Örgütü) kanalıyla sağlanan bir turist rehberi bize eşlik edecek, adı “Nataşa”, bu bizim ona taktığımız bir isim değil gerçekten adı bu. Ancak bu kadın, bizim derhal gözümüzde canlandırabildiğimiz, İstanbul ve Karadeniz’de sıkça rastladıklarımıza, hemen hiç benzemiyor. Benzeseydi, benim yol arkadaşlarım pek sevineceklerdi ya… (şaka, şaka) ne yapalım, benzeyenleri turist rehberliği yapmıyor olsa gerek 

Amortisörleri, üstüne üstlük koltuk yayları da bozuk, Sovyet yapımı bir binek otomobilde, arkada 3 kişi biz, önde de şoförümüz ve sevgili rehberimizle, sıkış tepiş bir şekilde, -ki bu tepiş durumu tahmin edersiniz ki bize mahsus-, her 40 m. de bir bilhassa  kesik bırakılmış beton (asfalt elastikiyeti olmadığından beton kendisi kırılmasın diye kesik kesik dökülmüş) üzerinde sarsıla zıplaya Semerkant’a varıyoruz.

Semerkant ya da bir kısım şair ve tarihçinin deyişiyle “Doğu’nun Roma’sı” çok özel bir yer. Moğol istilasından evvel bu şehirde 400,000 kişinin yaşadığı söyleniyor. “Aksak Timur” ya da bir diğer adıyla “Mavera-ün-nehir’in hükümdarı Timurlenk”in başkentinde 14. ve 15. yüzyıllardan kalma sayısız tarihi bina ve esere rastlıyorsunuz. Timur hakkında varılan yargılara bakacak olursak; “Fethetmesini bilir ama muhafazasını asla!”, yine benzeri şekilde “Yıkmasını bilir ama yapmasını asla!”. Oysa ki ben, bu yargıların doğru olmadığını düşünüyorum. Timur ve onun dönemi için bir değerlendirme yapıldığında benim aklıma gelen anahtar sözcükler “Cesaret”, “Güç”, “Hırs”, “Zeka”, “Kararlılık”, “Doğu’da Rönesans”, “Dehşet”, “Gurur” ve “Mutlak Başarı” oluyor. “Zulüm” sözcüğü bakımından ise maalesef kararsızım.

Timur’un torunu “Muhammed Sultan”ın ölümü anısına yaptırılan “Guri Emir” türbesinde, kendisinin, oğulları Şah Ruh ve Miran Şah‘ın – deli olduğu söyleniyor-, torunları Muhammed Sultan ve büyük astronom Uluğ Bey’in mezarlarının yanında  hem hocası hem de manevi babası olan Medine’li Şah “Said Bereke”nin mezarı da yeralıyor. Anlatılanlara göre Timur’un sandukasının yapıldığı siyah yeşim taşını, bir Moğol prensesi, ona olan saygısının bir ifadesi olarak torunu Uluğ Bey’e armağan etmiş. Enteresan ama Timur’un mezarı baş köşede değil, O, kendisini teselli etmek üzere Kafkasya’ya giderken yolda ölen hocasının mezarının ayak ucunda yatıyor. Aynı mekanda bir mezar daha var, ancak  Timur’un meşhur Tuğ’unun hemen altında yatan bu kişinin kim olduğu bilinmiyor. Başlangıçta türbe olarak değil de Muhammed Sultan’a adanmış kompleksin içinde bir mescit olarak düşünülmüş bu yapının inşaatına 1403’te başlanmış. Buralardaki yaygın inanca göre, “O’nun yani Timur’un mezarına dokunmak felaket  getirir”miş. Haziran 1941’de bir grup Sovyet bilim adamı incelemek üzere Timur’un mezarını açmışlar, hemen akabinde Hitler Rusya’yı işgal etmiş. Araştırmanın bitiminden hemen sonra ise, harp sona ermiş. Keza, onun mezarını açmaya kalkmış olan bir İran hükümdarına, ülkesine geri dönmek nasip olmamış. Öte yandan yine bozkır insanının iddiasına göre, Timur’un mezarı açıldığında kemiklerinden halen enerji  yayıldığı ortaya çıkmış. (Kolyesi ile gömmüşler Timur’u ve bu kolyenin, hala enerji yaydığı söyleniyor)

Guri Emir’in bahçesinde taştan yapılma altıgen devasa bir çanak var, ve altıgenin bir kenarı diğerlerinden farklı olarak oyulmuş, rivayete göre, Timur uzun süreli sefere çıktığında askerler bu çanağı şarapla dolu götürürler, dönerlerken de, o farklı olan oyuk kenar giyotin olarak kullanılarak kesilmiş düşman asker kafaları ile dolu getirirlermiş. Timur’un savaşta gösterdiği katılık, kimilerine göre vahşet, bu topraklarda bazı minarelerin harcının, savaşta öldürdükleri askerler ve hatta sivil halkın kellelerinden yapıldığı rivayet ediliyor.

Semerkant’a gidildiğinde mutlaka görülmesi gereken yer, bence “Üç Kapılar” ya da bilinen adı ile “Registan” alanı. Alanın üç tarafında, “Uluğ Bey” (1417-1421), “Şir-i Dar” (1619-1635) ve “Dila-Kari” (1646-1659) medreseleri yer alıyor.  Bu mekan gerçekten olağanüstü, ben milliyetçi geçinenlerden olmadığım halde, kan mı çekti nedir bilmem, bu ihtişam ve güzellik karşısında tüylerim diken diken oldu. Gezdiğim bu kadar memleket, yer, arasında bu denli etkilendiğim başka bir yer olmadı. Burayı kaleme almak haksızlık olur derim. Size tavsiyem mutlaka gidin ve görün. Burada bahsetmeden geçemeyecek olduğum bir isim Uluğ Bey, evet Timur’un torunu, 15 yaşında Semerkant’ın, 17’sinde Maveraünnehir’in başına geçen gerçek bir bilim adamı olan ve neticede öz oğlunun kararı ile öldürülen Uluğ Bey. Astronomi iliminin en önemli isimlerinden olan bu deha, dedesinin aksine gökyüzünü fethetmek istemiş sanki, kurduğu rasathanenin o dönemde bir benzeri dahi yokmuş. Buluşları ile tüm dünyaya ışık tutmuş, öncülük etmiş olan Uluğ Bey’in yaptığı yerküre örneğinde saptanmış olan, dünyanın güneşe göre eğimi, bugünkünden sadece 30 saniye kadar hatalı. Bugün hala tartışma konusu : Hesabında yanılan kim? Uluğ Bey mi, yoksa günümüz ileri teknolojisi mi?

Semerkant’taki önemli eserlerden birisi olan “Bibi Hanım (ya da Hatun) Camii” için rivayet çok. Bunlardan birine göre, cami ile medreseyi birleştiren bir kompleks olan bu büyük yapının inşaatına Hindistan seferinden dönüşte 1399’da başlanıp, Timur 1405’te öldüğünde hala tamamlanmamış ve Bibi lakabıyla anılan Timur’un karısı Saray Melik Hanım’a da esasen… hatalı olarak atfedilmiş. Oysa orada iken bize anlatılan efsaneye göre, çin asıllı Bibi Hanım, yani Timur’un pek sevgili karısının etrafında dönmüş tüm olaylar.

Timur uzun süren seferlerinden birinde iken, Bibi Hanım dönüşünde kocasına bir armağan vermek istemiş ve baş mimardan bir cami yaptırmasını istemiş. İnşaat başlamış, ilerlemiş, ancak bir türlü bitme aşamasına gelmemiş. Nedenine gelince, bizim baş mimar gel zaman git zaman Bibi Hanım’a aşık olmuş ve aşkına karşılık bulamaz, en azından bir kez olsun onu öpemezse, ölse de yapıyı bitirmemeye kararlı imiş de ondan. Bibi Hanım bir öpücüğün farkedilmeyeceğini düşünerek izin vermiş. Ancak efsane bu ya, Mimar Bibi Hanım’ın yanağını öyle bir öpmüş ki, araya koyduğu eline rağmen, bu ateşli öpücük yanağında izini bırakmış güzel Sultan’ın. Tımur döner dönmez, olan biteni anlamış ve mimarın başı gitmiş. Aynı hikayeyi farklı anlatanlar da var. Şöyle ki, aşk aynı aşk, ancak detayı var, Bibi Hanım, mimarı aşkından vazgeçirmek üzere, birbirinden farklı boyanmış 40 yumurta getirmiş bir gün ve şöyle demiş; “İşte birbirinden farklı görünen bu yumurtaların hepsinin tadı aslında birbirinin aynıdır tıpkı kadınlar gibi”. Mimarın cevabı ise bundan da ilginç olmuş. O da tutmuş 40 tane su kabağından yapılmış kabı getirip koymuş Sultan’ın önüne, bunlardan hepsinin içinde su varken sadece bir tanesinde şarap dolu imiş. “İşte bunların hepsi birbirine benziyor ama içlerinden sadece bir tanesi beni sarhoş ediyor, mest ediyor demiş. Ve koparmış uğrunda ölümü göze aldığı o öpücüğü. Aynı süreç yaşanmış, Timur anlamış olan biteni ama sonunda mimarın kellesini alamamış, askerlerin önü sıra bir minareye tırmanan adamcağız, birden bire kanatlanmış kuş olup uçmuş gitmiş pencerelerden birinden.

Bibi Hanım’a ne olduğunu bana söyleyemediler ancak bu hadiseyledir ki, Orta Asya da o güne değin, yerini tam anlamıyla sağlamlaştıramamış olan İslamiyet, etkisini ziyadesiyle göstermeye başlamış, kadınların peçe takmasını buyurmuş Timur ve itiraf etmiş, “Kim ki güzel karısı vardır, onun başı dertten kurtulmaz”. Yine de öfkesinin önünü alamamış, bu görkemli yapının inşaatında kullandığı Hindistan’dan getirmiş olduğu fillerini, bu kez onu yıkmak üzere  sürmüş camiinin üzerine ve bugün de gözlenebilen hasarı vermiş.

Bibi Hanım Camii’nin önünde dev bir rahle var. Bu yörede yüzyıllardır süregelen bir inanışa göre, bu rahlenin bacakları arasında sürünerek dolaşan kısır kadınlar, anne olabilirlermiş. Rahle ile ilgili bir diğer söylenti de, bunun Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’tan alınmış olduğu ve Halife Osman’a ait ilk Kuran’ı muhafaza etmek üzere, bir çeşmeden dönüştürüldüğü yönünde.

Caminin tam karşısına kurulan pazar kocaman ve çok ilginç, tezgahların üstündeki derme çatma çatı olmasa, pazarın atmosferi, insana ortaçağda olduğunu düşündürebilir ve gözleri de, ateş yutan adamları ve ruhani keşişleri arayabilir. Nazara ve onun boncuğuna buralarda da hala inanılıyor. Neye inanırdık/inanırız bizler, mavi gözlü insanların nazarının değdiğine değil mi ? Özbekler bize,  biz Türklere ne mi diyorlar ?

“Atla gittiniz uçakla geldiniz, çekik gözlü gittiniz çakır gözlü geldiniz”

Bu arada, bazı sarı saçlı ve açık renk gözlü Özbekler de yok değil, anlatılanlara bakılırsa bunların ataları da, yüzyıllar evvelinden Büyük İskender’in (İskender zamanında Semerkant’ın adı “Maracanda” imiş) ordusuyla buralara kadar gelen ve yerleşen makedon askerlermiş. Bu bana pek te inandırıcı gelmedi doğrusu, bence bunun açıklaması SSCB döneminde sürdürülen asimilasyon politikası olabilir ancak. Özellikle ortaasya tipindeki insanların yaşını tahmin etmek oldukça zor, ben, en azından bir jenerasyon farkını kestiremez oldum.

Semerkant’ta bir diğer önemli yer Şah-i Zinda (Zinde Şah), anıtmezar ve camiileri barındıran bir  kompleks. İslami fetih esnasında verilen ilk şehit olduğu söylenen Kusam İbn-Abbas’ın mozolesi de burada.

Semerkant’tan sonraki durağımız Buhara. İpek yolunda çok önemli bir diğer nokta, kervanlarla kimler geçti kimbilir bu yollardan ? Tabii bunlara bir de biz katılmayacağız, yani kervanla değil, trenle gideceğiz Buhara’ya. Tren Garı bizim istasyonları andırıyor, bir fark belki, yöresel kıyafetlere bizdekinden daha çok rastlıyor olmanız, gerçi şehrin diğer kesimlerinde de bu böyle ya. Her neyse bir gece sürecek tren yolculuğumuz ayrı bir macera konusu.

Trene bindiğimizde akşam üstü idi ve doğrusunu söylemek gerekirse peronda bizi bekleyen tren pek te fena görünmüyordu. Üstelik en azından sadece bize ait olacak bir kompartmanda seyahat edecektik. Anons dilini anlamadığımızdan, kaçırmaktan endişe ederek, sanırım biz bir parça erken bindik, tren de rötar yapınca, yolculuğun başı bir kabusa dönüştü. Güvenlik nedeniyle camların açılmasına izin verilmiyordu (verilse bile fiziken açılmıyordu ya her neyse) ve içerde sıcaklık,  sanırım 55 C civarında idi. Hani “sıcaktan öldüm” denir ya ben bunun gerçekleşebileceğine inanmaz idim, haklıymışım gerçekten de ölünmüyor, ölünse idi biz garanti ölmüş olurduk. Soğuktan donulup ölünüyor da, sıcaktan eriyip ölünmüyor.

Hepimize saatler gibi gelen dakikalardan sonra trenin  hareket etmesiyle birlikte, havalandırma çalışmaya başladı da, biz de cehennem azabını bu dünyada çekmekten kurtulduk. Gece boyunca bu trende olacağız ve Kızıl Kum çölünün kenarından geçeceğiz, zaman zaman Amu Derya’yı görerek ilerleyeceğiz. Aslında son derece keyifli bir seyahat, yan vagonlara dağılmış kalabalık bir Alman öğrenci grubu var ve bunlar sigara içilmesine izin verilen ortak, ancak dört metrekarelik bir mekanda, kendilerine özgü tarzlarıyla hep bir ağızdan, marşı andıran Almanca şarkılarını olanca sesleriyle söyleyip duruyorlar. Yabancı turistlerin vagonu ayrı, yerli halkın arasına karışmamıza izin vermiyorlar. Gece çok geç olmadan trende  ürkek bir keşfe çıkıyorum ve halkın seyahat etttiği, bizim lüks (!) vagonlarla kıyaslanamayacak olan  konforsuz ve kalabalık diğer vagonları ve yolcularını görüyorum. Bu yörede ve tüm eski SSCB’de turistler ile halk birarada olamıyor ve hatta yüz yüze dahi gelmeleri istenmiyor. Bunun biricik istisnası, Moskova’da rastlayabileceğiniz, aracısı güçlü genç otel fahişeleri. Yabancı pasaportu ile ana kapısından giriş yapabildiğiniz bu büyük otellerde özellikle dükkanlarında rastlayabileceğiniz bu kızlar, adeta otellerin kadrolu elemanları gibiler. Ama ne kadar güzeller görmeyin, ya da niye görmeyesiniz ki, görün, mutlaka görün onları. Özellikle genç olanları, boy pos, endam her şey yerinde, biz kadınların dahi dikkatini çekip kendilerine baktıracak fiziğe sahip bunlar. Özellikle otuzlu yaşlarına kadar enfes güzel kalıyorlar, sonrasında mı ? Maalesef hemen hepsi, bizim üç beyaz diye nitelediğimiz gıdaları almaktan, birer varil haline geliyorlar, hani şu “vurdu mu oturtur” kadınlardan oluyorlar.

Bilahare Buhara ile devam edeceğim.

Özbekistan’da Digital olmayan makinamla çektiğim fotoğraflar için adres:

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5351680851673695713

Seyahatle, Sağlıcakla…

Leave a Reply