ÇETİN ALTAN’IN ARDINDAN

 

İNSAFIN O YERDE NAMI YOK MU?

Şeyh Galip

Hep aynı şey, kıymetli bir yazar göçtüğünde hep yaptığım. Gidip kütüphanemi, tozlu raflarımı didiklemek. Bu defa giden Çetin Altan gibi “Büyük ve Özel” bir kalem olunca… işim daha zor oldu. Nur içinde yatasıcalar, O’nun akranları olan anam ve babam gibi kitap kurtlarından kalanların üzerine bir de benim aldıklarım eklenince, bizim evde ciddi bir Çetin Altan külliyatı (Büyük Gözaltı’nın fransızcası -Etroite surveillance- dahil 🙂 ) var. Onlarcası arasından bu akşam O’nun ardından seçtiğime gelince… AL İŞTE İSTANBUL oldu. 1980 yılında almış ve gecikmeli olarak okumuşum zira “anlatı” diye nitelenmiş bu kitap, esasen 1969 yılında Akşam gazetesinde Ara Güler’in fotoğrafları ile Çetin Altan’ın yazı dizisi olarak yayımlanmış.

İflah olmaz bir İstanbul sevdalısı olan bendeniz, bu kısa ama öz kitaba da notlar düşmüş, satırlarını çizmişim. Birkaç alıntı vermek isterim ki… yolcu ettiğimiz o müthiş kalemin nasıl uzgörü sahibi gerçek bir AYDIN olduğunu hatırlayalım. Siz metinde geçen “İstanbul” kelimelerinin yerine “Türkiye” yerleştiriverin, gerisi kendiliğinden geliyor zaten.

Kitabın arka kapağında da yeralan son cümlelerinden başlayalım ve karartmayalım enseyi:

* “…O zaman hem açıkgözlerin körlüğünü, hem de gözü açılmamışların uyanışını görecekler ve gelecekteki İstanbul’larda çok daha mutlu yaşayacak insanlara kendi devirlerinin kötü acılarından insanlık adına bir özür selamı yollayacaklardır.

Yaşarken yazdığımız İstanbul elbette burada bitmedi… yaşadığımız ve yazdığımız sürece de bitmeyecek. sonunda biz biteceğiz, o bitmeyecek.

hiç, hiç, hiç bitmeyecek…”

(YAZKO yayınları 1980 basım)

Shf: 141

* “İstanbul’un özellikle fakir ve kuytu semtlerinde halkın dinsel efsaneler, hurafeler, dilekler ve adaklarla karışık garip bir mistiği var. Daha çok kadınların dünyasında genişleyip şekillenen bu mistiği katı, batıcı hatta haris bir fanatizme dönüştürenler istanbul’un yerli halkından çok, taşradan geçinme hatta para yapma yırtıcılığıyla gelmiş olanlar. Duru İstanbul Türkçesi konuşanlarda masallara bürünmüş, renkli ama uysal bir mistiklikle karşılaşıyorsunuz. Katı ve hoşgörüsüz, ters bakışlı fanatiklerin ise dili çokçası dışarlıklıya çalıyor.

Bir de bunları yönetenler ve bu duyguları belirli yönlere kanalize etmeye çalışanlar var ki, bunların da hepsinin halk kadar saf, samimi ve katıksız duygularla donanmış olduğunu sanmıyorum. Halktaki mistik mayayı kullanma arzuları hesaplı, planlı, paralı örgütlere, oradan da daha geniş uluslararası örgütlere kadar atlıyor. ve birden kesin ve kalın politik bir görünüş kazanıyor.”

Bütün bu oluşumun itici gücü son tahlilde ezik bir sınıfın çaresizlikten öfkeye geçişine dayanıyormuş gibi geliyor bana.

Ayrıca bu konunun üstünde derinliğine incelemeler yapılması gereken sosyal bir konu olduğuna da yürekten inanıyorum.”

shf:32

* “Demokrasi yapalım da Mustafa Kemal’i geçelim diyenler, yüzde yüz Mustafa Kemal’in gerisine düşmüşler. Tarih bunu ilerde tahmin ediyoruz ki aynen böyle yazacak”

shf: 108

O son derece parlak zekâsı, kristalize zihni, entellektüel birikimiyle kendine hayran bırakan, özellikle Meclis’te bulunduğu dönemde verdiği siyasî mücadele ile fark yaratan büyük AYDIN’ın ardından… yine aynı kitaptan alıntıladığım aşağıdaki şiirle veda edelim.

“Gelmek’çün ikinci bir hayata

Bir gün dönüş olsa ahiretten

Her ruh açılıp ta kâinata

Keyfince semada bulsa mesken

Talih ana dönse nazikâne

Bir yılduz verse mâlikâne

Bigâne kalır o iltifata

İstanbul’a dönmek isterim ben”

                        Nedim Efendi

shf:133

Sağlıcakla…