Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine notlar

Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü aldıktan sonra yazdığı ilk kitap olan “Masumiyet Müzesi”ni, araya bir diğer kitabı sıkıştırmaksızın (itiraf edeyim ki genelde bunu yaparım ve daima başucumda en azından 2 kitap, onları bitirmemi beklerler) dört günde okudum. Bu demek oluyor ki, okunması kolay, bıraktığım yerden devamını getirmenin beni zorlamadığı bir kitap olmuş.

Kitabın başlangıç cümlesi, Orhan Pamuk kitaplarından alışageldiğimiz gibi, yine gayet çarpıcı. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Bu vesileyle, yazarın, “Yeni Hayat” kitabına başlarken kurduğu benzer bir cümlenin “Bir gün bir kitap okudum, bütün hayatım değişti” olduğunu hatırlatmış olayım. Ve eklemeden geçmeyeyim. Kitabın sonundaki cümle de bu defa pek iddialı ve başlangıcı ile bağlantı kuruyor. “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”

Herneyse, Orhan Pamuk gerçek bir profesyonel. Mesleğini icra ederken gösterdiği özen ve saygı, sadece üretim sürecine özgü değil, sonrasında “ürün”ünün akibeti bakımından da gereken planlama, pazarlama (promosyon) faaliyetlerinin hakkını vermesinden anlaşılıyor. “Pazarlama” kelimesi bir edebiyat eseriyle birlikte anıldığında kulağa ne kadar itici geliyor değil mi? Ama itiraf edelim ki vaziyet bu ve Orhan Pamuk bunun ilk örneğini “Kar” romanının yayınlanması arifesinde vermişti. Bu kitap, kitapçı raflarında yerini almadan evvel TV reklamları kanalıyla yaşamımıza girmişti bile. Neticede Yazar’ın isminin önüne “Nobel ödüllü” tamlamasının yerleşmesinde “Kar”dan ziyade “İstanbul” kitabının etkili olduğu çok çeşitli çevrelerce belirtildiyse de, Nobel yolunda siyasi roman Kar’ın çok özel bir yeri olduğunu düşünmemin başka sebepleri var ya… O başka bir bahis, şimdilik geçeyim.

“Masumiyet Müzesi” romanının, yazarın 2006 yılında kazandığı “Nobel ödülü”nün akabinde yayınladığı ilk kitap olması, bu roman için 6-10 yıldır (rivayet muhtelif) çalıştığının ve çok sayıda müze gezdiğinin cümle âleme duyurulması ve son olarak, Eylül 2007 itibariyle yayınlanması beklenirken ancak 30 Ağustos 2008’de çıktığını hatırladığımızda, okurun beklentileri de artıyor ister istemez.

Hani iflâh olmaz bir Pamuk hayranı olmadığım halde, ben de kitabı işte bu yüksek beklentilerle aldım elime. Her türlü metne, belge ve bilgiye analitik yaklaşma alışkanlığına sahip biri olsam da, bu roman için yapısökümcü edebî bir çözümleme ve değerlendirme yapmak haddim değil hiç şüphesiz. Diğer taraftan, Roland Barthes’in Balzac tarafından yazılmış bir metni (Sarrazine), yazarın ne demek istemiş olabileceği sorusuna duyarlılık göstermeksizin, salt metinde yerbulan biçimsel kodlar üzerinden çözümlemesini ve yeniden yazmasını (S/Z) hatırlatarak, Barthes’in öngördüğü bir ayırıma dikkat çekeceğim. Okunabilir (lisible) ve yazılabilir (scriptible) metin ayırımı. Ve daha da ileri gidip, aynı değerli düşünce adamının edebi eserler için ileri sürdüğü “ürün/üretim” niteliğine dikkat çekeceğim. Evet Barthes’in yaklaşımıyla esasen “okunabilir” nitelikte bir “ürün” olduğunu düşündüğüm bu kitabın, okuru, okuma eylemini gerçekleştiren “tüketici” konumuna ittiğini söylemeliyim. Bu durumdan hareketle ve sonuç olarak, bu makalede kitaptan hoşuma giden bazı alıntılar yapıp, bir tüketici olarak bende bıraktığı “İz”i aktarmaya çalışacağım.

Bir defa romanın, hemen hemen tüm Orhan Pamuk eserlerinde gözlendiği gibi, üzerinde çok düşünülmüş ve çalışılmış bir kitap olduğunu söylemeliyim. Sonra, kitapta geçen bütün o eşyalar ile, anıları(mız)n özne ve nesneleri hakkındaki ayrıntıların, benim gibi yaşı, 1970’lerin ikinci yarısından 80’lerin ortasına kadar olan dönemi hatırlamasına izin veren okur için, nostaljik bir haz yaşattığını itiraf etmeliyim. Yazar, sıradan hayatın koşturması içinde halk arasında unutulmaya yüz tutan bütün o “şey”leri, çok kıymetli bir “koleksiyonun parçaları” olarak yeniden masaya koyuyor, tozları alınmış olarak sergiliyor. Bununla da kalmıyor, o yıllarda -hatta hala bugün- içinde yaşadığımız topluma özgü haller ve alışkanlıkları (isminin sonuna hanim/bey eklemesi gelen birilerine “akşam oturmasına” gidilip, ülkedeki tek ve de resmi TV kanalında Anıtkabirdeki bayrak töreninin sonunda dönülmesi J ) hatırlatıyor. Yine kanaatimce bu topluma özgü, “gibi yapmak” kültürü ve karşılıklı olarak (hem yapan, hem de yapılan) bu durumla yetinme alışkanlığımızı, kendi adreslediği antropologlar bir yana, benim gibilerin, -hem de tam bugünü yaşarken- tekrar farkına varmamızı sağlıyor.

Eserde, Aristo üzerinden sıkça başvurulan An ve Zaman ayırımı dikkat çekiyor. Yazar, Aristo’nun Fizik’inde “şimdi” dediği tek tek anlar ile zaman arasında ayırım yaptığını, tek tek anların, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeyler olduğunu, zamanın ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgi olduğunu belirtiyor. Ve ekliyor; “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yılar sonra düşündüğüm gibi Füsun’ların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.”

Bu da benim içimde, “Mutluluk, bölünemez bir andır” cümlesini uyandırıyor.

Kitabın en çok sevdiğim bölümünün adı “Nedir bu?” oldu, hani kahkahalarla güldüm, ama sonunda da gözümden yaş geldi desem? Bilmem ki kendimi, istediğim gibi ifade etmiş olur muyum?

Zaman ve mekâna dair yanılsamaların çokça ve açıkça altının çizildiği bu romanın “Bazan” başlıklı bölümü de, özellikle hatırlanası kanaatimce. Bir alıntı mı? Buyrun o zaman: Bazan Zaman’ı bütünüyle unutur, “şimdi”nin içine yumuşacık bir yatağa yayılır gibi yatardım”

Bir de soru/yorumum olsun naçizane: “ZAMAN” duygusunu unutmak? Hayattaki en büyük teselli midir?

Evet, kitaptan Alıntılar yapmanın vaktidir:

  • Katıksız mutluluğun bu dünyada ancak bir başkasına sarılarak ve “şimdi” elde edileceğine kesinlikle inanmasaydım, “hayatımın en mutlu anı” olarak işte bu anı göstermek isterdim. Shf. 133
  • Gözyaşları ancak tek bir kişinin kucağında dinen bebeklere olduğu gibi, içimi derin, yumuşacık ve kadifemsi bir mutluluk sessizliği sarmıştı. Shf. 157
  • Mutluluk, benim için artık doğuştan Allah’ın bana bağışladığı ve bir hak gibi, mesele etmeden benimsediğim bir şey olmaktan çıkmış; talihli, akıllı ve dikkatli insanların çalışarak elde edip koruyabildikleri bir nimete dönüşmüştü. Shf. 178
  • Onu değil, bütün dünyayı kucaklamışım gibi geldi bana.
  • Arada bir göz göze geliyorduk, ama bakışlarımız içe dönmüştü.
  • Unutulmuş ve yeniden bulunmuş hatıraların TADI.
  • Harikalarına hep şaştığım beyninin zarı yırtılmıştı….. Her zaman yanında olmak istediğim ruhunda hiçbir hasar yoktu.
  • Aşkın büyük bir dikkat, büyük bir şefkat olduğu
  • Eşyaların teselli edici gücü
  • Vereceği cevabı pişirmek
  • Doya doya hissettiği genel utanç duygusundan başka, bir de özel bir başka utanç.
  • Hayatının kayıp merkezini, arka sokaklarda aramak
  • Kafadaki çatlağın derinliğinin, şimdilik kabul edilebilir bulunması J
  • Korkularının üzerine düşüncesizlikle gidenlerin (bazılarının cesaret dediği budur) yapacağı gibi.
  • Gerçek müzeler, zamanın mekâna dönüştüğü yerlerdir.  

Evet bu sonuncu alıntı, bütün bu yazdıklarım ve okuduğum 586 sayfadan sonra; Biriktirdiği eşyalardan utanan bir toplayıcıdan, yavaş yavaş mağrur bir koleksiyoncuya dönüşen Kemal Basmacı beyin Çukurcuma yokuşundaki müzesini ziyaret etmek kaçınılmaz hale geldi. Ki bu da, en son Orhan Pamuk ürününün promosyonu (“müzenin reklâmcısı”ndan -Orhan Pamuk’un kendi ifadesidir- pazarlama taktiği) olmanın ötesinde bir de “satış sonrası destek” hizmeti olacak hiç şüphesiz. Kemal Bey, müze için ne mi demiş? “Ölenle yaşamak için yapılmış bir yer.”

Ama benim en çok hoşuma giden sözleri, sahife 571’de geçiyor.

Evet konu gururdur (Müzelerin asıl konusu) Orhan Bey. Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanacak şeylere dönüşürler.

Bir diğer nokta (?), artık bir yüzleşme olarak nitelenir mi bilemedim ama, 580. sahifede Orhan Pamuk’un ağzından aktarılan bir bölüm var. Çarpıcı alıntı ise şöyle; “Nişantaşı  çevresinde geçen kitaplarımda herkesi acımasızca kötülediğim yolundaki yanlış inanç…… ve pek çok devlet ve din büyüğünü, paşayı kötü gösterdiğim yolundaki dedikodular, suçlamalar, ne yazık ki çok yaygındı.”  Hani bu bir hesaplaşma ise eğer diyorum… Bunu bu kitapta bu kadar kısa (alıntıladığımdan bir parça daha uzun olsa da) bir metinle becermek mümkün müydü ki? diye sormadan ve doğrusu, yazarın bunu bu kitaba yerleştirmesini garipsemeden edemiyorum. 

Bu kitaptan hareketle bir Orhan Pamuk portresi çizmeye kalkışsam, nedense hayalimde romanın baş kahramanı küçük burjuva Kemal Bey’in silueti canlanıyor. Ve son söz olarak diyorum ki, romancı Orhan Pamuk Bey, Kemal Bey’in isteği üzerine bu hikâyeyi güzel yazmış. Neden mi? Yüreğinden gelerek, bildiği bir hayatı yazmış ta ondan. Nereden mi anladım?: Yoksul bir ülkede zengin bir aileye doğmak gibi bir talihi, Allah’ın dünyanın bu köşesinde yaşayanlara çok seyrek bağışladığı, doğru, dürüst, efendice ve mutlu bir hayat yaşama fırsatını, kafasızlığım yüzünden kaçırmıştım”. Bir de, –ve esasen- Orhan Pamuk’un da böyle saplantılı, “inat ve içe kapanma hikâyesi” olarak nitelediği bir aşk yaşadığını düşündüm her nedense, yakıştırdım O’na sanırım. Bu arada, aman yanlış anlaşılmış olmayayım, bu illaki “bir insana duyulan bir Aşk” olmak zorunda değil tabiidir ki.  

Kitabı okumanızı, becerebiliyorsanız eğer, kendiniz için yeniden yazmanızı ve kendi masumiyet müzenizi kurmanızı diliyorum.

Sağlıcakla.