KENDİ GELECEĞİNİ ARAYAN AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MÜZMİN ADAY TÜRKİYE

İçinde bulunduğumuz çağın sorunları ve gidişat, artık, ulusal düzeyde kalan bakış açılarıyla anlaşılamayacak, çözümlenemeyecek kadar küresel yapılanmalara bağlıdır. Ulus devletler, bu yüzyıla değin hiç bu kadar sınır ötesi bağlantılar ve karşılıklı bağımlılıklar içine girmemiştir. Uluslararası sistemde devlet dışında kalan aktörlerin (terörist örgütlenmeler dahil) önemine dikkat çeken ve bu doğrultuda devlet merkezli paradigmanın revize edilmesi gerektiğine işaret eden ilk akademisyenlerden olan Keohane and Nye, adem-i merkeziyetçi bu sistemin, anarşi ve benzer birimler arasındaki etkileşimin belirleyici olduğu yapısına ilişkin olarak “Kompleks Karşılıklı Bağımlılık (Complex Interdependence)”* adını verdikleri tezi geliştirmişlerdir. Tüm dünyada ticaret ve yatırım söz konusu olduğunda ekonomik çıkarları gözetecek ve özellikle sermayenin serbestçe dolaşımını sağlayacak her türlü birleşme, bütünleşme diğer bir deyişle sınırların, engellerin ortadan kalkması süreci yaşanmaktadır.Hali hazırda özellikle ekonomik boyutu ön plana çıkan Küreselleşme sürecinde, portföy yatırımlarının uluslararası alanda sınırsız ve denetimsiz akışının yarattığı sıkıntılar, ulus-devlet, bağımsızlık ve egemenlik kavramları, ulus devletin toplumsal anlayış ve sorumluluğunun ne olması gerektiği gibi hususlar, her geçen gün daha şiddetli ve geniş çapta tartışılır hale gelmiştir. Bu sürecin en genel anlamda, gelişmekte olan ülkeler ve özellikle yine bu ülkelerdeki düşük gelirli kesimler aleyhine işlediği gerçeği ile yüzleşilmişken, küreselleşmenin doğurduğu olumsuz sonuçların, uluslararası kurallar ve düzenlemeler çerçevesinde hafifletilmesi yönünde her türlü çaba gösterilmelidir.Son yıllarda dünyada yaşanan gelişmeler içinde, üretim faktörleri ve ticaretin dünya çapında uluslaraşırı hareket etmesi ve serbestleşmesini öngören küreselleşme kadar dikkat çekici, öte yandan adeta onunla hem çelişen, hem de başetmek üzere paralellik arz eden bir diğer olgu, bölgesel bütünleşmelerdir. Küreselleşen bir dünyada ulus devlet olarak tek başına varolmak ve rekabet etmenin doğurduğu sıkıntılar, ülkeleri, bölgesel bloklar oluşturarak serbest ticaret alanları yaratmaya, hatta daha da ileri giderek ortak siyasal, hukuksal ve toplumsal sistemler kurmaya itmiştir. Tüm dünyada bölgesel bütünleşme alternatifleri hızla artarken, önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisi ve ticaretinin hemen tümüne yakınının, Avrupa Birliği (AB), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile Japonya, Çin ve ABD gibi dünya devlerini içinde barındıran Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) çerçevesinde oluşacağı tahmin edilmektedir.Bugün dünyada, iç ve dış ticaret engellerinin aynı düzeyde kaldırılmasını hedefleyen “açık bölgesellik” politikasını benimsemiş 10’un üzerinde bölgesel ticaret grubu vardır.

İçinde bulunduğumuz düzende Türkiye’nin önündeki en kuvvetli bütünleşme alternatifini oluşturan Avrupa Birliği, 50 yıldır Avrupa Kıtası’nda olası bir 3. dünya savaşını engellemek adına, savaş endüstrisini kapsam altına alan ve ekonomik çıkarlar temelinde kurulmuş 6 üyeli bir ortaklıktan çıkıp, sosyal, siyasal haklar, adalet, dış/içişleri, güvenlik alanlarında ortak politikaların geliştirildiği, ya da en azından işbirliğinin derinleştirildiği, neredeyse beş kat fazla sayıda üye ülkesi bulunan bir ortaklığa evrilme sürecindedir. Bütünleşmesini, Türkiye’den de temsilcilerin bulunduğu Konvansiyon çalışmaları ile hızlandırma, toplumsal ve kültürel mirasının altını çizecek bir Anayasa altında pekiştirme çabasındadır. Diğer taraftan şu günlerde, tarihindeki en kapsamlı genişleme dalgasını neticelendiren AB’nin, önümüzdeki 10-15 yıllık dönemde nasıl bir yapılanma içinde olacağını, hele ki Türkiye’den bakarak kestirmeye kalkışmak akılcı değildir. Bu işin tam anlamıyla göbeğindeki Avrupalı siyasiler (Konsey ve kısmen AP üyeleri) ile profesyoneller (Komisyon ve genel müdürlükler çalışanları) dahi böyle bir uzgörüde bulunamamaktadırlar.

Nitekim, “Vatanlar Avrupası”ndan “Vatandaşlar Avrupası”na geçiş anlayışının benimsenmesinde, keza Avrupa Parlamentosunun 1979 yılından bu yana doğrudan yapılan seçimlerine katılım oranının giderek düşmesinin önlenmesinde ( 2004 te bu oran % 45,5 tir.) ve bu coğrafyadaki ulus devletlerin, egemenliklerini devretmeleri beklentisinin içselleştirilmesinde büyük sorunların bizzat yaşandığı ve özünde, elitist bir inisiyatifin muazzam bir hukuk temeline oturmuş ürünü olan AB’nde (15ler), alternatif B, hatta C planlarının altyapı unsurları üzerinde ister istemez çalışılmış ve giderek çeşitlenen, zenginleşen toplulukta, karar alma sürecinin tıkanmasının engellenmesinin en dahiyane yolları aranmış ve bulundukça da uygulama alanları genişletilmiştir.

Avrupa’nın bütünleşmesi sürecinde her üye ülkenin aynı ekonomik, finansal hatta toplumsal şartlara sahip olmaması, siyasi yaklaşımı ve önceliklerinin farklı olması nedeniyle ortaya çıkan “Esneklik”, “Güçlendirilmiş İşbirliği” gibi kavramların ötesinde, “farklı hızda Avrupa” “iki vitesli” ve “çok vitesli Avrupa” ile nihayet “a la carte Avrupa” ve “değişken geometrili Avrupa” (konsantrik halkalar) gibi açılımlar, Antlaşmalara resmen girmiş olmasa da, tartışma ve çalışma konuları olmaya devam etmektedir. Çalışmaların sürdürüldüğü diğer alanlar, Rusya (tüm sorunları ile Kaliningrad’la beraber J), Ukrayna gibi ülkelerin durumları, bugünkü düzende stratejik öneme sahip ülke ve ülke grupları ile her türlü işbirliği olanaklarının değerlendirilmesi olarak verilebilir.

Genel bir isim altında toplarsak, “Esneklik”, bütünleşmeciler tarafından kanaatimce islim arkadan gelsin yaklaşımı ile derinleşmenin önünü açacak ve hantallaşmayı engelleyecek bir yöntem olarak addedilirken, şüpheciler, diğerlerinden bağımsız ve farklı  davranabilmelerine imkan tanıması ve bu uygulamanın, yaygınlaştıkça federalist yapının kurulmasını daha güçleştireceğine olan kanaatleri nedeniyle olumlu değerlendirilmektedir.

Esas itibariyle neo-fonksiyonalist bir yaklaşımın ürünü olan esneklik, normal şartlarda oldukça politik nitelenebilecek olan konulara hukuksal nitelik kazandırmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir. Antlaşma değişikliğine gidilmeksizin ve böylelikle hantal anayasal prosedürler bir anlamda by-pass edilerek kimi politika alanlarında hızla ilerleme imkanı yaratan bu usül, bazı pragmatik bütünleşmeciler tarafından derinleşme amaçlı desteklenmekteyse de, dünyadaki diğer ekonomik bütünleşme örneklerinden önemli ölçüde farklılık arzedip neticede siyasi bütünleşmeyi hedefleyen “Birlik yapısı”nın korunmasını gözeten ve amaçlardan sapılmasını engelleyen tedbirlerle birlikte ve son derece dikkatli uygulanması gereken bir araç niteliğindedir. Son genişleme ile farklı koşullara sahip çok sayıda yeni ülkenin katılımı sonucunda gelecekteki yapılanması ve işleyişi bakımından tahmin yürütmenin, -eğer olanaksız değilse- son derece güç olduğu AB’nde, bugün Türkiye’nin adaylığı ile ilgili olarak, kimi siyasiler tarafından “güçlendirilmiş ortaklık” “ayrıcalıklı ortaklık” gibi, içi boş terimlerle kastedilenin ne olduğu açık değildir.

Türkiye ile AB arasındaki ilişki, nevi şahsına münhasır bir ilişki olup, 1963 tarihli “Ankara Anlaşması” çerçevesinde bir “ortaklık” boyutu vardır ki, işte bu boyut aslında, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliğine, ağır da olsa taşımaya yeterlidir. Fesih hükmü içermeyen ve Hazırlık dönemi, Geçiş dönemi ve Son dönem aşamalarına işaret eden bu çerçeve Anlaşma ve onun ayrılmaz parçaları (Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararları), salt bir gümrük birliğinin tesis edilmesini değil, aynı zamanda Türkiye’nin neticede Avrupa Topluluklarına tam üye olmasını da hedeflemektedir, sürdürülmesinin koşulu ise; Türkiye’nin entegrasyon için gereken çalışmalarda bulunması, ısrarla izlemesi ve sağladığı uyum karşılığında taleplerine erişmesini sağlayacak bir müzakere pozisyonuna sahip olmasıdır. İlişkinin bir diğer boyutu, 1987 tarihinde, Türkiye’nin, ortaklık ilişkisi ve Ankara Anlaşmasından bağımsız biçimde, topluluğun kurucu Antlaşmalarına istinaden Avrupa Topluluğuna resmen yaptığı başvuru ile ortaya çıkan “üye adaylığı” boyutudur. .

1996 başında yürürlüğe giren Gümrük birliği, Türkiye’nin “Avrupa Pan-Avrupa Menşei Kümülasyon” sistemine girmesi gibi gelişmeler, işte bu Ortaklık anlaşması, 1970 tarihli Katma Protokol ve alınan Ortaklık Konseyi kararlarının ürünüdür. Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte AB gündemine oturan Merkezi Doğu Avrupa ülkeleri (MDAÜ) ile imzaladığımız Serbest Ticaret Anlaşmaları başta olmak üzere çeşitli konulardaki ikili anlaşmalar, yine bu ortaklık boyutunun yan ürünleri olarak değerlendirilmelidir. Bugün yolsuzluklar bakımından 146 ülke içinde 3.2 puanla 77. sıradaki Türkiye’de yürürlükte bir rekabet yasası ve özerk kurum var ise, bu da yine, Ortaklık boyutu ile bağlantılıdır.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin en az tatminkar yönü bence,maliyönüdür. Bu ilişkinin 2001 de alınan bir kararla tek bir çerçeve altında toparlanması olumlu nitelenebilecek bir gelişme ise de, ikili arasında yıllar önce bağıtlanan Mali Protokollerin hakkı verilmemiş, 600 milyon Euro’luk IV. Mali Protokol (1981) hiç çalıştırılmamıştır. AB, diğer aday ülkeler için katılım öncesi strateji kapsamında çeşitli yapısal fonları oldukça cömert biçimde kullanıma açmışken, Türkiye’nin benzer olanaklardan faydalanmasına fırsat verilmemiş, esas itibariyle Avrupa-Akdeniz ülkelerine sağlanan mali-teknik yardım çerçevesindeki MEDA gibi programlardan kaynak aktarılmasıyla yetinilmiş ve zaman zaman, özellikle insan hakları ihlalleri ileri sürülerek söz konusu yardımların da engellenmesi yoluna gidilmiştir. 1996-1999 döneminde Türkiye’ye yıllık olarak ortalama 90 Milyon Euro’nun biraz üzerinde hibe kaynak aktarıldığı rapor edilmektedir. Birliğin 2000-2006 döneminde Türkiye için öngördüğü 1,050 milyon EURO ise, Litvanya ve Slovakya’daki dört nükleer santralin kapatılması için yapacağı yardımın altındadır. Bir kıyaslama olanağı yaratmak bakımından örnek verilecek olursa, MDAÜ arasında kişi başına GSYİH rakamı ile Slovenya’dan sonra 2., yabancı yatırımlar açısından ise ilk sıradaki Çek Cumhuriyeti’ne AB tarafından sağlanan kaynaklar incelendiğinde; sadece PHARE fonlarından bu ülkeye aktarılan desteğin, 476 milyon öngörülmüşken 720 milyon Euronun üzerinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Bugünlerde kamuoyunu fena halde meşgul eden ve Türkiye’nin birliğe adaylığının kapsamlı biçimde ele alındığı üç önemli güncel belge olan Etki, Tavsiye ve 2004 İlerleme Raporları içinde en gerçekçi ve öz olan tavsiye irdelendiğinde, ortaya çıkan temel meseleler, özetle aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir;

1.       Güney doğu ve azınlıklar (!) sorunu

2.      Tarım

3.      Bölgesel uyum

4.      Kişilerin serbest dolaşımı (öngörülen koruma hükümlerinin “kalıcı” nitelenmesi dikkat çekicidir)

AB’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği 19 katılım müzakeresinin tamamından farklı gerçekleşeceği aşikar olan önümüzdeki süreçte, mevcut 31 başlık, Komisyonun öngöreceği düzende -ki bu alışılmış uygulamadır- ancak diğer taraftan -alışılagelmişin dışında-,  birbirlerine paralel olarak değil de, sırayla açılacaktır. Kapatılmalarının da,  her geçen gün evrilen, yenilenen müktesebatın vereceği hareket serbestisi ile, bugünden net olmayan kendine özgü kriterlere bağlı olmayacağını beklemek safdillik olur.

Son genişleme dalgasındaki diğer aday ülke ilerleme raporlarında müzakere sürecinin açılışına ilişkin tavsiyelerin yanında, bu işin ne kadar sürebileceğine, hatta sürmesi gerektiğine dair saptamalar açıkça yer almışken[1], 2004 TR raporuna gelindiğinde, “katılım müzakereleri ucu açık bir süreçtir” yazmakta ve “Müzakerelerin ve daha sonraki aşamadaki onay sürecinin sonucuna bakılmaksızın, Türkiye’yle AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa kurumlarına bütünüyle bağlılığını sürdürmesini sağlamalıdır.” ifadesi geçmektedir. En üst düzey AB yetkilileri de (Komisyon başkanı, Prodi, genişlemeden sorumlu üye Verhaugen) konuya, bizim azınlıklarımız arasında yer alması gereken lazın dediği gibi, “Temel’de A harfi yoktur dedik raporda, bu zaten böyledir, sadece belgeye geçirdik” açıklamasını getirmişlerdir.

Şaka bir tarafa, bahse konu raporlarda müzakerelerin yürütülmesine ilişkin yer alan bazı ifadelerin altını çizmekte ve satır aralarını okumakta fayda olabilir.

”Müzakerelerdeki ilerleme, sadece Türkiye’nin AB’yle uyumuna bağlı olmayacaktır. AB de kendini hazırlama ihtiyacı hissedecektir. (% 40’ın üzerindeki kalabalık (Avrupa Parlamentosunda Almanya’dan sonra en fazla koltuğa aday) ve genç nüfusu halen tarımdan, diğer bir deyişle üç kuruşluk tarladan (AB ortalamaları dikkate alındığında fert başına düşen toprak, neredeyse ¼ ölçüsündedir) geçinmeye çalışan ve bundan hiç te memnun olmayıp, Avrupa’ya göçün yollarını araştıran, % 20’lik en fakir kesimin Milli Gelir’den aldığı payın % 5-6 seviyesinde olduğu)Türkiye’nin katılımına ilişkin olarak şimdiye kadar yapılan analizler, iç pazara ilişkin politikalarda önemli uyarlamalar yapılmasını öngörmemektedir (olsa dükkan senin J ama bütçe tavanları mevcut malum) Müzakereler, her zaman olduğu gibi, mevcut müktesebat temeline dayalı olarak gerçekleştirilecektir. Bununla birlikte katılım öncesi, müktesebat ile bazı uyarlamalara ihtiyaç hasıl olabilir. Her hal ve karda, müzakere edilen belirli başlıklara ilişkin mali yansımaları ele almadan önce AB, 2014’den sonraki devre için öngörülen mali perspektifini belirlemelidir.(2006-2013 dönemi de değil, 2014’ ten itibaren belki ?) Türkiye’nin kendine özgü şartlarını yansıtacak düzenlemelere de ihtiyaç duyulabilir. Son olarak AB, Türkiye’nin üyelik perspektifinden kaynaklanacak hususlara ilişkin değerlendirmede belirtilen, dış sınırlar ve dış politika gibi hassas alanların güçlendirilmesini ele alma ihtiyacını hissedecektir. (Yugoslavya gibi bölünüp te öyle üye olmanızda fayda mı var ne? Ama enerji ve su kaynaklarından vazgeçmeksizin!)

Herşey bir yana, İlerleme raporunda açıkça geçen “müzakerelerin askıya alınması” kararının, nitelikli oy uygulamasına, -yine bu raporda yazı ile- bağıtlanmasının kimilerince (bir çoğu da maalesef TR vatandaşıdır) bizim açımızdan olumlu değerlendirilmesi gerektiğinin iddia edilmesine gelecek olursak, sorarım ister istemez ve hemen hemen tüm yorumcuların aksine derim ki; “askıya alınma kararı, niçin 17 aralıktaki meşhur kabul kararı gibi oy birliği ile değil de, nitelikli oy çoğunluğu ile alınıyor ?! “diye. Ya siz sormaz mısınız?

Son nokta olarak, güncel ve magazinel bir yaklaşım gerekirse; AP’nin yeni TR raportörü 31 yaşındaki hıristiyan demokrat Camiel Eurlings yaptığı açıklamalarda raporların olumlu yanlarına değil, çekinceleri ve TR katılımına ilişkin sınırlamalarına dikkat çekti. AP’nin yeni başkanı İspanyol sosyalist Borrell’e gelince, tarafsız bir duruş sergilemeye özen göstermekle birlikte, tedbirli konuşuyor. AB komisyonunun genişlemeden sorumlu yeni komisyon üyesi Ollie Rehn “AB’nin TR için tam üyeliğin dışında alternatif bir B planı yoktur” diyerek olası üyeliğimiz için bugünkü şartlarda yüreğimize su serpse de, Türkiye B ve hatta C planlarını bugünden yapmak durumundadır.

Benim şahsi dileğime gelirsem, bu süreci başarıyla sürdürüp, AB fonlarından ve örnek uygulamalarından layıkıyla faydalandıktan sonra, yapacağımız referandum sonucunda “AB ye HAYIR!” diyeceğimiz günü görmektir.

Nur içinde yatasıca M.K. Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet” yönünde geri dönülmez yola girmenin garantisi, AB ile katılım müzakerelerine başlamak, hatta AB üyeliği değil, üye olsak ta olmasak ta, pek klişe olacak ama, hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda memleketimizin hukukunu çağdaşlaştırma ve her türlü yolsuzlukla mücadele iradesini göstermekte yatmaktadır.

GÖÇ, YOLUNDA DÜZÜLÜR…  ve göç yolu uzar gider yeter ki bizler inanalım

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR.

Seçkin Gültan (MAN 86)

ODTÜlüler Bülteni 135

Kasım 2004

* Çok sayıdaki iletişim kanalı aracılığı ile net bir hiyerarşi olmaksızın çok çeşitli konunun gündemi oluşturduğu, askeri gücün daha az role sahip olduğu ve merkezi konumdaki ekonomik çıkarların karmaşık hale getirdiği dünya düzeni.

[1] Nesnel olmak gerekirse, kimi durumlarda bu saptamalara da uyulmamış olduğunu belirtmek gerekir. Mart 1998 de 12 aday ülke için başlayan katılım müzakereleri süreci, Bulgaristan ve Romanya hariç diğerlerinin  6 yıl  sonra üye olmalarını sağlamıştır.