“TARİH-HUKUK-SİYASET” PRİZMASINDA BİR MESELE – SOYKIRDIK MI *?

“İnsan, önüne çözebileceği sorunları koyar”                                                                                                                                  MARX

Çoğumuzun, “sözde” ön takısını kullanmayı unutmamaya özen göstererek dile getirdiğimiz “Ermeni soykırımı”, veya “Ermeni Meselesi” ile ilgili olarak Ermenilerin saptağı sembolik tarih olan 24 Nisan, bu yıl, 90. yıldönümüne işaret edecek ve Türkiye, uluslararası arenada ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Zira, Ermeni diasporasının, işte bu 90. yıldönümünü hedefleyerek, son derece planlı programlı biçimde vargücüyle çalıştığı ve tüm dünyada, ama özellikle ABD’de ses getirecek kampanyalar başlatacağı, bugünden bellidir. Bu çabalar içinde yer alan çarpıcı örneklerden biri, Beyaz Saray’a -Amerika’lıların deyimiyle- iki blok mesafede, müze, eğitim merkezi ve kütüphaneden oluşan dev bir Ermeni soykırım anıtı inşaatının bu yıl içinde tamamlanmasının hedeflenmesi olarak verilebilir**. Amerikan Kongre’sinin kayıtlarına bakıldığında, bu meselenin 1989 yılından bu tarafa gündemden düşmediği ortaya çıkmaktadır. Temsilciler Meclisi’nin 192 sayı, 1985 tarihli kararında geçen “… Türkiye’de 1915-1923 yılları arasında gerçekleştirilen soykırımın kurbanları olan 1,5 milyon Ermeni kökenli insan…” ifadesi ise, hala hatırımızdadır. Nitekim yıllardır memleketimizdeki bütün kulaklar, her 24 Nisan’da ABD Devlet Başkanı’nın bu konudaki “üzüntü”sünü ifade ederken malum “meşum” kelimeyi bu defa kullanıp kullanmayacağına dikilir, kullanmamasının “sübjektif” ve maalesef “geçici” gerekçeleri açıkça belirtilmesine rağmen, mesaj bir türlü alınmaz ve şöyle derin bir “OHH!” çekilir. Öte yandan, gelinen çağda Amerika’nın bizim yaşadığımız coğrafyanın haritalarini yeniden çizme niyeti ve karşılıklı olarak kötüye götürülen ikili ilişkilerimiz çerçevesinde, yani artık bu sene, kulaklarımızdaki pası giderecek beyanatlar beklenmelidir, üstelik başımıza açılacak dertler, korkarım ki beyanatların da ötesine geçecektir. Bu konuda enteresan bir diğer gelişme, Amerikan sigorta şirketi New York Life Insurance’ın, soykırım kurbanı olduğunu iddia eden poliçe sahibi Ermenilerin mirasçılarına ilk ödemeleri, Ocak 2005’te yapmış olmasıdır. Kilise ve vakıflara da ödeme yapılacaktır. Dünya’daki nüfusunun 7-8 milyon olduğu belirtilen ermeniler için “Dünya Ermenileri Kongresi”nin Kurucu Kurultayı, Ekim 2003’te Moskova’da düzenlenmiş olup, 52 ülkeden, 138 farklı Ermeni kuruluşunu temsilen 300 kişinin yanı sıra, Rusya Devlet Başkanı V. Putin de toplantıya katılmıştır. Kurultay’ın hedefleri arasında “Ermeni soykırımının dünya devletleri tarafından tanınmasını sağlamak”, en başta gelmektedir. Çağımızın en etkin iletişim aracı haline gelen Internet kaynaklarına bakıldığında, “ermeni soykırımı” tamlamasının ingilizcesinin (armenian genocide) aynen geçtiği web sayfası sayısı 163 binin üzerinde, bu iki kelimenin ayrı ayrı, ancak aynı belgede yeraldığı sayfa sayısı ise 300 bin civarındadır. Üniversite sunucuları kaynaklı belge sayısı da 15 bin gibi bir rakamla azımsanacak gibi değildir.

“Nereden geldik bu duruma?” dersek; Bu coğrafyadaki Türk ve Ermeni toplumları arasında 14. yy’dan itibaren karşılıklı anlayış, uyum ve huzur içinde süregelen ilişki, 1815’teki Viyana Kongresi’nde dile getirilen “Şark Meselesi”nin bir ürünü olarak, 1850’lerden sonra, başta Rusya, İngiltere, Fransa ve ABD olmak üzere çok sayıda devletin ve farklı dini/etnik kitlenin müdahale, kışkırtma ve saldırılarından önemli ölçüde etkilenmiş, önce çekişme ve giderek çatışma niteliği kazanmış, neticede her iki taraf ta, büyük kayıplar vermiş, türlü acılar çekmiştir. 19.yy sonunda, Ermeni milliyetçi komitacilarin (Hınçak ve Taşnak) Rus askeri güçleriyle işbirliği yaparak Türk-Müslüman köyleri ve halkı yoketmek, İttihat ve Terraki’nin paramiliter kanadından Yakup Cemil, Bahattin Şakir, Dr. Reşit gibi isimlerin yer aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa”nın (derin devlet) ve hatta Hamidiye Alayları’nın da, devrin hükümetinin yönlendirmesiyle, Ermenileri ortadan kaldırmak adına, etnik temizlik faaliyetlerinde bulundukları karşılıklı olarak ileri sürülmektedir. Resmi ve/veya alternatif tarih yazıcılarının yadsıyamadıklarına değinecek olursak, bunlar 1890-1909 dönemindeki Ermeni isyanları, 1914-1915 olayları ve Osmanlı Devleti’nin Mayıs 1915–Mart 1916 arasında uygulanan “Tehcir Kanunu” ve son olarak, yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine iade edilmeleri için 1919’da çıkarılan “Geri dönüş Kararnamesi” olarak sıralanabilir. I. Dünya Savaşı’nın bitiminde aralarında Talat Paşa’nın (1921’de ermeniler tarafından öldürülmüştür) da bulunduğu 144 kişinin “savaş suçu” işledikleri savıyla Malta’da İngilizler tarafından yargılandığı, ancak -nedenleri çok tartışmalı olmakla birlikte- bu davalardan bir sonuç çıkmadığı da bir diğer husustur.

Yaşadığımız çağda, 1914-1922 döneminde toplam 1,7-2 milyon (rivayet muhtelif ?) ermeninin soykırıma uğradığını, katledildiğini ve topraklarından edildiğini ileri süren Ermeniler, 26 ülkede toplam 135 anıt dikmiş durumdadırlar. İçinde bulunduğumuz son derece dağınık ve kaotik çağda, örneğine az rastlanır biçimde iyi örgütlenmiş Ermeni milliyetçisi bir kesim, yerleşik ermeni diasporası bulunsun bulunmasın, uygun ortamı buldukları her ülkede “ermeni soykırımı” meselesini ulusal parlamentolara taşımakta ve tezlerinin, resmi kanallarca alınacak “soykırımı tanıma” kararlarıyla desteklenmesi için her türlü propangadaya başvurarak Türkiye aleyhine yargısız infaz gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili merciileri ve hatta tarihçileri de, resmi söylemden sapmaksızın, durumu reddetmekte, yok saymaktadır.

Her iki tarafın tez/karşı tezlerini destekleyen kaynaklar incelendiğinde, aşağıdaki saptamalara varmak mümkündür;

1- Tarafların rakamsal verileri (nüfus istatistikleri dahil) arasındaki farklar, açıklanamaz ölçüdedir (2-3 kat gibi),

2- Kanıt olarak ileri sürülen belgelerin, keza tanıkların bir çoğunun gerçekliği ve güvenilirliği şüphelidir,

3- Bir çok ülke ve kurumun temsilcilerinin bu hadiseye ilişkin resmi/gayri resmi değerlendirmeleri, tutarlılık ve bütünsellikten uzak biçimde kişiselleşmiş, bu mesele, politik koz olarak kullanılmakta, yaratılan soykırım endüstrisinden faydalanılmaktadır.

Tarafların niyetinin de uzlaşma olmayıp, “çözümsüzlüğün” adeta işlerine geldiğini düşündürten meseleye, bu yazının başlığını oluşturan “Tarih-Hukuk-Siyaset Prizması”ndan bakar, çözüm olasılıklarını irdelersek;

Tarihi perspektiften, tarafgir olmayan tarihçilerin, olayları, ilgili dönemin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel çevresini gözardı etmeksizin ele alarak, verilerin “seçilmesi”ne, böylelikle tarihin süistimal edilmesine izin vermeksizin yönlendireceği disiplinler-arası araştırmalar sonucunda bile, gerçeklere, ya da en hafifinden, bilim adamlarınca “paylaşılacak” sonuçlara varmanın, hiç te sanıldığı gibi kolay olmadığı, son derece karmaşık bir meseledir bu. Üstelik, soykırım alanında çalışan araştırmacıların kendi aralarında dahi, paradigmalar ve tanımlar bakımından görüş birliği oluşturulabilmiş değildir.

Hukuk* cephesine gelirsek, “İki hukukçunun bulunduğu yerden üç görüş çıkar” deyişi ve günümüzün buna benzer tartışmalı nice sorununda, uluslararası hukukun göz göre göre çiğnendiği, -en azından- işletilmediği hatırlanacak olursa, adil bir çözüm adına ümitvar olmak, iyimserliktir.

Prizmanın üçüncü ve fakat sonuncu olmayan yüzü, siyasi yaklaşım ve olası çözüm ise, diğerlerinden daha pragmatik ve etkin görünse de,-hele hele işinin ehli olmayan siyasilerin eline kalırsa- çok tehlikeli bir tercih olacaktır ki, konjonktür, Türkiye açısından buna hiç te müsait görünmemektedir.

Ermenistan, 1991’deki bağımsızlığı sonrasında Rusya’nın Kafkasya’daki çıkarlarını destekleyen bir tutum sergilemekte, olumlu siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini ve stratejik işbirliğini dikkatle sürdürmektedir. ABD ile olan ilişkileri bakımından bu yazıda sayılanlara eklenecek bir husus, komşusu İran’la “mecburi” iyi ilişkileri nedeniyle miktarı azalmış olsa da, aldığı mali yardımlar olabilir. Son yıllarda, hem ekonomik menfaatleri, hem de Türkiye aleyhine yürüttüğü soykırım iddialarına taraftar edinmek bakımından dış politika ilişkilerini, başta AB ülkeleri olmak üzere çeşitlendirme çabasında olduğu gözlenmektedir. AB ve Ermenistan arasında 1999 tarihli bir “Ortaklık ve İşbirliği Antlaşması” mevcuttur. Avrupa Parlamentosu, üyelik başvurumuzun yapıldığı 1987’den başlayarak, sonuncusu da 15 Aralık 2004’te olmak üzere, ermeni soykırımını tanıyan çok sayıda kararı çoktan almıştır. Şubat 2005’teki 53. Karma Parlamento Komisyonu oturumu notlarına bakılırsa, bu mesele, “komşularıyla sorunu bulunmamak” şartı ve gerektiği takdirde Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmesi dayatmasıyla, müzakere sürecinde Türkiye’nin masasına konacaktır. Devlet Başkanı R. Koçaryan’ın, “Bizim için soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesi önemlidir. Toprak ve tazminat talebi ise Ermenistan devletinin değil, diasporanın talebidir” şeklinde yaptığı açıklama ele alınacak olursa; iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulsa, sınır kapısı açılsa ve ekonomik ilişkiler gelişse bile, toprak ve tazminat talepleri karşılanana kadar Ermenistan hükümetini zorlayacak ve bu açıklamaya katılmayan bir kitle vardır. Bu bakımdan Türkiye’nin üzerinde durması gereken konu, Ermenistan’da halen yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle, Koçaryan da -aşırı milliyetçilerin tepkisini çeken selefi Levon Ter Petrosyan gibi- gittiği takdirde, yerine kimin gelecek olduğu ve alınan mali yardımların azalmaması için nüfusu şişirilen Ermenistan’da yaşama gibi bir niyetleri olmadığı halde, bu ülkenin ve ermenilerin geleceğinde belirleyici rolü olan diasporanın tutumunun ne olacağıdır. Siyaseten bir çözüm bulunması için, ana muhalefet partisi CHP’nin üzerinde durduğu ve düzmece olduğunun kabulü hususunda İngiliz Parlamentosu nezdinde girişimde bulunulmasını önerdiği “Mavi Kitap”, anlaşılan odur ki, “Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatının Savaş Propagandası Gizli Masası” güdümünde, J. Bryce ve A. Toynbee tarafından, 1913-1916 döneminde İstanbul’un ABD büyükelçisi H.Morgenthau’dan gelen bir kısmı düzmece bilgi ve belgelere dayanarak yazılmıştır. Ancak başedilmesi gereken kaynaklar, bu kitapla sınırlı değildir. Fransızların “Sarı kitabı” ve binlerce kitabın yanısıra, -varlığı ileri sürülen ancak masaya konamayanlar dahil- içeriklerinin gerçekleri yansıttığı tartışmalı, çelişkili mektuplar, telgraflar, diplomatik yazışmalar ve nihayet hatıratlara varan bir bilgi/belge karmaşası mevcut olup, fotoğraflar, mülakatlar ve en nihayet o günden bu güne dilden dile geçen türküler, ağıtlar da işin cabasıdır. İtiraf etmek gerekir ki, istisnasız bütün bu dokümanlar, hangi tarafta yer alırsa alsın, ya da tarafsız olsun, benim gibi aklı karışık sade vatandaşların yüreğini acıtarak, nesnel ve sağlıklı bir değerlendirme yapmalarına engel olmakta, “bilgi sahibi olamadan fikir sahibi olmalarına” yol açmaktadır. Bu çağı en güzel özetleyen, “Enformasyon denizi içinde yüzerken, bilgi için açlıktan ölmek” deyişinin ne kadar doğru olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.

İşte tam da bu halet-i ruhiye içindeyken, son olarak, prizmanın makale başlığında yer almayan, ancak aslında en önemli son yüzü olan “insanlık” cephesinden bakıldığında ve “Kötü misalden misal olmaz” sözünden hareketle, amaç, tarihin yazılabildiği dönemden bu tarafa, kızılderilisinden, yahudisine, filistinlisinden, çerkezine, boşnağına; Cezayir’den, Ruanda’ya, Doğu Timor’a, Kamboçya ve Irak’a, insanoğlunun maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve/veya “soykırım” örnekleriyle, bu topraklarda savaş şartlarında yaşanan dramı kıyaslamak, türkünden, kürdüne, ermenisine, süryanisine, yezidisine insanoğlunun çektiği acıları ve kayıplarını küçümsemek ya da yadsımak olmamalıdır, olamaz da zaten. Bugün “insanım” diyen herkesin üzerine düşen, milyonlarca insanın maruz kaldığı bütün acılardan çıkarılması gereken dersi, hiç saptırmadan kendi çocuklarına ve gelecek nesillere öğretmesi ve hem günümüzde, hem de gelecekte bu gibi durumların tekrar yaşanmaması için toplum hafızasında diri tutması olmalıdır. Diğer taraftan, bugün hala dünyanın dört bir yanında, şu ya da bu nedenle insanlık ayıbı niteliğinde muamele gören milyonlarca insan utanç verici şartlarda yaşar ve nihayet ölürken, bundan onlarca yıl önce yaşanmış dramların, üstelik tazminat, toprak talebi gibi, “manevi” falan değil, bal gibi de “maddi” çıkarlar konu edilerek, çok çeşitli tarafların bambaşka emelllerine hizmet eden çirkin politik oyunlarına malzeme edilmesi son derece yanlıştır.

İnsan olmanın sorumluluğu, sahip olduğumuz bütün gücü, -işte tam da bugün gözümüzün önünde- zulüm, haksızlık ve acımasızlıklara maruz kalan -kendi dinimizden, etnik kökenimizden gelsin gelmesin- kitleler için kullanmayı gerektirir. Ataları benzer acıları yaşamış olanların da, bu mücadelede başı çekmesi beklenirken, yahudilerin Filistin’de, ermenilerin Hocaali’deki katliamları, tarihe dehşet verici insanlık suçları olarak geçmiştir bile… Hafızamız tek taraflı çalışmamaktadır diğer yandan. 1975-1983 arasında son derece acımasız ve sistematik biçimde Türk diplomatlarını katleden ASALA terör örgütünün yaptıklarını protesto etmek için, Esenboğa katliamı ertesinde 1982 Ağustos’unda kendini yakan ve açıkça “Emperyalistlerin oyununa gelmeyin” mesajını veren Ermeni asıllı vatandaşımız Artin Penik de unutulmayacaktır.

Seçkin Gültan MAN86

(Anneannesi, ermeni değilse de, ismiyle cismiyle yahudi, baba tarafı ise, mutlaka lazlarla karışmış bir karadenizli)

Nisan 2005 – Odtülüler Bülteni

* 1 Nisan’da yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 76. md. sinde “soykırım”, devletler için değil, şahıslar için de olsa, ilk defa geçmekte ve zaman aşımı öngörülmemektedir. ** Ulusal ermeni enstitüsünün web sayfasından herhangi bir materyalin kopyalanması kesinlikle yasak olduğundan, 1925 yılında Washington Ulusal Bankası için inşa edilen bu orijinal binanın resmi buraya konamamıştır ama adresini vermekte de bir beis yoktur, lütfen bakınız.

http://www.armenian-genocide.org/Memorial….als_detail.html