HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALULDÜR – UNUTMA! UNUTTURMA !!!

İnsanoğlunu, yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, aklıdır derler. Doğrudur. O akıldır ki… en karmaşık meselelere çözüm getirir, en çaresiz vaziyetlere direnme gücü verir, en acı durumlarda teselli üretir ve en sevinçli anların hakkını teslim eder.

Evet, insan aklı, -ben bu yazıda özellikle “zihni” demeyi tercih edeceğim-, tek kelimeyle MUCİZEVÎdir. Ve insan zihnini mucizevi kılan da, “kavrama becerisi”nin ötesinde, bence “hafızasının mahareti”dir esasen.

Zaman zaman kendime şöyle derim: “Bu “AN”ı, bu yaşadıklarını… sakın ola ki UNUTMA!”. Zaman zaman dediğime bakmayın aslında, pek te sık başıma gelmez böylesi. 23 Eylül 2011, işte öyle bir gündü. Nedenine birazdan geleceğim.

Ben çok şanslı bir insanım, zira iki şahane kızım var. Tanrı bana onların eksikliğini göstermesin.

Büyük ozan Nazım Hikmet “Ayşe’nin Mektupları”nda dediği gibi:

Başım ağrıyor.

En iyisi hiç çocuğu olmamak,

bunu diyemiyorum bir türlü.

Seviyorum çocukları bütün eziyetleriyle.

On iki çocuğum olsaydı

dünyanın en bahtiyarı ben olurdum,

düşün:

birinin eksiği ötekinde tamam,

kusurlu ayrı ayrı

ama on ikisi birleşince mükemmel bir tek adam

ve onun annesi ben.

Ağustos 1943 – Nazım Hikmet Ran

Ben de aşağıdakileri karalamışım bundan 2 yıl önce;

 “Anne olmak” bu dünyada sahip olunabilecek en olağanüstü haz olsa gerek.

Hani tüm varlıklardan eksiği olmayıp ta…  fazlası olma duygusu !

“Hadi benim aslan hastam,  son bir gayret ! İşte geliyor ufaklık”

Son bir ıkınma ile bu dünyaya gelmek niyetinde, ama mutlaka gelmek niyetinde olan o küçük varlığın, kendini annenin bedeninden koparışı, kanlar içinde, çıplak ve en korunmasız bir halde, belli belirsiz bir ağlama ile dünyaya geliş.

Yalapşap yıkanmış ve sözde steril yeşillere sarınmış bir küçücük bebek, gözleri görmek istemezmişcesine kapanmış, ağzı ise aksine adeta herşeyi yutmak üzere inanılmaz çok açılmış… Hani… doğum odasında bir doğum daha olsa, “Bu benimki değil” dedirtecek kadar “YABANCI” bir minik “YARATIK”. Doğumhane görevlilerin alışkanlığı ile sedyede annesinin bacakları arasına yatırılan ve üzerinde “Anne”nin adının yanına “……..Bebek”  yazan bir “Kimlik Kartonu” ile teslim edilen bir “HAYAT”.

Yabancılık ! İlk kucağa alış ! Ve inanılmaz ama… her kucağa alışta ışık hızından çabuk azalan o yabancılık hissinin, kendini tutkuya bırakışı.

Annelik ve babalık  doğuştan gelmez, ancak yaşadıkça öğrenilir ve insanın “hayatının anlamını oluşturma” noktası kadar ileriye gidebilir. Merak ve acıma hisleri ile filizlenir, geceler boyu uykusuzlukla beslenir ve öncesinde tahmin edilemez boyutlarda bir “SEVGİ”, farkedilmeden artık “VAR” dır.

Ve bunu değiştirmek, bundan böyle mümkün değildir ve olmayacaktır. OLMASIN DA ZATEN.

23 Eylül 2011 günü, bana yukardaki satırları yazdıran büyük kuzumu daha da çok okusun, öğrensin, bilsin, yaşasın ve hayatının hakkını versin diye yolcu ettim gurbete. Sadece 15 ay ayrı kalacağız birbirimizden ve ben ona tekrar kavuşacağım dilerim, ümidederim, her ne gerekiyorsa onu ederim işte… Yeter ki tekrar kavuşayım O’na.

Geleyim sadede… Bu yazının konusunu seçerken çok gitti geldi aklım. Neden mi? Beni feci etkilese de, “neticede şükredilesi bir ayrılığın, üzerimde bıraktığı, yüreğime adeta çöreklenen o hüznü yazmaya, hakkım var mı benim?” diye öyle çok sorguladım ki…

Özellikle son aylarda, haftalarda hemen hergün onlarcasının kurban olduğuna şahit olduğumuz, yitişleri yüreğimizi dağlayan o gencecik delikanlılar (oğlanı/kızı), çiçeğe duramamış fidanlar ve Onlar’ın ciğeri yanan anaları yâdıma düştükçe öyle bir ezildim, öyle bir utandım ki… Ama neticede yüzüm kızararak ta olsa yazmaya karar verdim zira bu yaşananları unutmamak! Unutturmamak gerekiyor.

“Hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk”

Diye biter büyük ozan Nazım Hikmet’in “Üç Leylek Lokantası” isimli şiiri.

“UNUTTURMA!”

Diye seslenmek istedim, yaşadıkları o tarifi imkânsız ACI’yı ASLA unutamayacak olan bütün analara.

Tanrı bütün çocuklarımızı, kuzularımızı bağışlasın bize.  Yitirdiklerimiz… ışıklar içinde huzurla uyusunlar sonsuza dek.

Seçkin Bilgen Gültan

BUGÜNÜ UNUTMAMALIYIM

Bu günü unutmamalıyım. Yıkılmaz sandığım bir KALEm daha çöküyor gözümün önünde işte.

Dekorasyonu pembe de olsa, bana buzzz gibi gri gelen bir hastane odasındayız. Saat sabahın 5’i, tarih te 5’ini gösteriyor, Ağustos 2010. Anam babam kuşağından kalanların en kıymetlisi HALAM, öyle lafta falan değil, sahiden ANA YARIM yatıyor karşımdaki yatakta. 31 temmuz akşamından beri uyanmadı. Gözünü dahi aralamadan, kıpırdamaksızın uzanıyor adeta soluksuz. Nefes alıp verişini takipte zorlanıyorum, sesinden anlayamıyorum, minicik kalmış bedeninin belli belirsiz  inip kalkışını izliyorum saatlerdir. Hani konuşmamasını yadırgamıyorum aslında, daima az konuştu ömrünce. O da sevgisini bakışıyla belli eden nesildendi. Ve O’nun o kömür karası gözleri çok anlamlı bakardı. Hele ki kırgın, hele ki sitemliyse. Bir bakışla insanı utandırabilenlerdendi. Ama şimdi ne bakıyor, ne söylüyor, ne de…

Hayatımın baş köşelerinden birinde vakur bir kızılderili reisi gibi oturmasına alışkın olduğum,

Beni nazlamasını kanıksadığım, peşimi toplamasını beklediğim,

Hatalarımı örtbas etmesini, affetmesini, hoşgörmesini istediğim,

Sulugözlünün teki oluşumu borçlu olduğum,

Şu hayatta mükemmel pişirmeyi becerdiğim ilk ve de muhtemelen tek yemek olan Zeytinyağlı yeşil fasulyenin sırrını veren,

Her yıl en azından senede iki defa ANAM ve BABAMın ardından helvayı birlikte pişirdiğim,

“Yemekle birlikte sen de pişeceksin” diyen O muhteşem AŞÇI…

Yağlı irmikleri ortalığa sıçrattığı, mutfağımı “kirlettiği (!)” için şakadan da olsa söylenip “Bi daha mı seninle Helva? Asla!” diye diye…

yine her 8 Nisan ve her 21 Haziran’da o ocağın başına beraber geçtiğim… USTAm

10 Kasım 2010

Bu defa onun ardından ve ilk defa onsuz yaptım HELVA’yı… Üstelik O’nun ardından.

CAN HALAm…

Fedakârım,

Alınganım,

Sulugözlüm,

Cin gibi kadınım,

Yufka yüreklimi

Pırıl pırıl güneşli, bahardan kalma bir 10 Kasım günü;

Yatırdık kıymetlimi, annesinin kucağına…

O çok sevdiği babacığına, kardeşlerine kavuştu.

Yüzümü gökyüzüne çevirdiğimde bana göz kırpacak bir çift yıldız daha var artık cennette.

Kabir taşlarına her baktığımda bana altın sarısı parıldamayı sürdüren… böylelikle gülümseyen ANAM ve BABAMın yanıbaşında.

Uğurlar olsun. IŞIKLAR İÇİNDE UYUYASIN benim CİN GİBİ KADINIM, KIYMETLİM, seni çooook ama çooook sevdim, dizlerine başımı koymayı şimdiden özledim.

Seçkin Bilgen Gültan

Gracias a la vida

gracias a la vida, que me ha dado tanto,me ha dado el sonido y el abecedario.con él las palabras que pienso y declaro,“madre,”, “amigo,” “hermano,” y los alumbrandola ruta del alma del que estoy amando… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bir kış günü bir tutam sarı saçın arkasındaki alev alev yanan o gözleri karşıma çıkardığın için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Cesareti, tutkuyu, coşkuyu, doğruluğu, vazgeçmemeyi, aklı bana öğreten “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Düşüp dizimi kanattığımda “O” hep yanımda olduğu, elimi tutup burnumu sildiği için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Sevgisinden bir an şüphe duymadan bakabileceğim o doğrucu ayna için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bana ikinci ailemi verdiğin için, abim, Güz’üm, Naz’ım için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Yolculuğumun en yakın şahidi, her acıyı her sevinci paylaştığım “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bitmeyen sohbetler, bitmeyecek geceler, beraber geçen 16 yıl, beraber geçecek onlarca yıl için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Beni hep sahip olmak istediğim “ablam”  ile buluşturduğun için… 

Biriciğim, sözlerim, duygularım, sevgim, dostluğum HİÇ tükenmeyecek…  Nice nice mutlu, sağlıklı yıllara Si’m…

ALEF – 6 Mayıs 2007