AFORİZMALAR

“NEREDEN GELDİM, NEREYE GİDİYORUM?” dan…

KUTU AÇILDIĞINDA KEDİNİN DURUMU?

VE BİR YILDÖNÜMÜ ÜZERİNE…

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla”

FÜRUĞ FERRUHZAD

Bugün 5 Ağustos 2020 Çarşamba, doğduğum gün de bir Çarşambaya denk gelmiş ve üzerinden tam 20,545 gün geçmiş. Hem ne kocaman hem de ne ufacık bir sayı değil mi? Nereden baktığına… neyle kıyasladığına göre değişiyor. Misal 20 bin kum tanesi, bir küçük kovayı doldurmayacak kadar azken, gökyüzünde birbirlerinden milyonlarca km uzakta asılı duran 20 bin yıldız, kimbilir ne kadar geniş bir alanı kaplıyor. Ben ise ömrümde bunlardan sadece bir tanesinin her sabah yeniden parladığına tanık oldum, tıpkı milyarlarca kum tanesi misali insan gibi. Nitekim, benim için de zaman, kadim gezegenimizin o biricik yaşam kaynağı güneş etrafında dönmesiyle ölçüldü ve ölçülecek te! Halbuki, sabit bir düzenek çerçevesinde geçtiğini kabul ettiğimiz  “zaman” olgusu nasıl da oyunlar oynuyor zihnimizle değil mi?

Son yıllarda modern fizik alanındaki gelişmeler doğrultusunda, Einstein’in, uzay-zaman ilişkisinde kütle çekim etkisini izah ettiği “İzafiyet Teorisi” üzerinde gelişen tartışmalar (“ışık hızının aşılamayacağı” iddiası yanlış mıydı, aşıldı mı vb…) sürüp gitse de… benim anladığım, Einstein’in teorilerinin, -tıpkı Newton’un geliştirdikleri gibi- kimi konularda 100 yıl sonra (2016) kanıtlanıp, bir yandan da yanlışlanacağı, hem de aşılıp geliştirilerek, özellikle “makro dünya”da geçerliliğini sürdüreceği yönündedir. Zaten adına “Bilim (bilimsel önerme)” dediğimiz şeyin en temel özelliği, “yanlışlanabilir” ve de mutlaka “geliştirilebilir” olması değil de nedir? Newton’un kütle çekim kuramına zaman boyutunu da ekleyerek, Uzay-Zaman kavramını ortaya atan Einstein’in “Genel İzafiyet Teorisi”ni, benim kısıtlı zihnimin kavrayabildiği en mükemmel teori olarak niteleyebilirim.

Einstein’in bu kuramını, benim gibi “normal zekaya” sahip sıradan ölümlülere açıklamak üzere; “Elinizi sıcak bir sobanın üstünde sadece 1 dakika tutun, 1 saat gibi gelecektir, oysa ki güzel bir kadının yanında 1 saat oturursanız, 1 dakika gibi gelecektir.” Cümlesini kullandığı bilinir. Bu son derece basit izah bir yana, Einstein’in “gergin çarşaf üzerine konan bilyelerin etkisi” örneğiyle açıklanan kütle-çekim kuramının açtığı çığır, kütlelerin uzay-zamanda bükülmeye neden olduğunu ileri sürmesine dayanır. Uzay-zamanın bükülmesine istinaden, evrenin başka köşelerindeki gözlemcilere göre akış hızı değişen “zaman”ın göreceliği üzerine söylenecek ne çok şey vardır!  Örneğin, zamanın, 60 yaşındaki biri için, 10 yaşındaki birine kıyasla yaklaşık 2.5 kat hızla geçtiğini ileri sürenler var.

Bu yazının okunabilir olmaktan çıkmasını istemediğim için, modern fizik alanında yeni bir çığır açan ve esasen atom altı olayları (mikro-düzey) açıklamak adına geliştirilen Kuantum kuramının, benim anlayabilip benimsediğim izafiyet kuramını (makro-düzey) çürüten ve/veya aykırı gelen unsurlarına; “ışık hızının aşılabilirliği”, “uzaktan etki”, “kuantum dolanıklık”, “Bell deneyleri” vb. mevzulara değinip, iyice dağılmak niyetinde değilim, zira ben haddimi bilenlerdenim J. Kuantum kuramının gelişmesine katkı verenlerden biri olan Feynman bile “öğrencilerim ve hatta ben dahil, kimsenin kuantum mekaniğinden anladığını düşünmüyorum” demişken… benim anlamamam son derece doğaldır. Dahi fizikçiler atom ve atomdan da küçük atom-altı parçacıklar üzerinde -sadece ve sadece laboratuar ortamlarında- çalışmak suretiyle bu mikro düzeyden, evren, dünyamız ve yaşamımızı ilgilendiren/açıklayan makro düzeye geçişe ilişkin olarak hala yanıt bekleyen soruları cevapladığında, büyük ihtimalle ben evrenin bir başka köşesine çoktan göçmüş olurum zaten.

Diğer taraftan, sübjektif bir yaklaşımla rahatlıkla ileri sürebilirim ki: Bana kalırsa, hali hazırda içinde yaşadığımız makro sistemin en önemli özelliği, “belirsizliği”dir ve sadece zaman değil… adına ne derseniz deyin, bütün olaylar, olgular ve tüm yaşananlar izafidir esasen.  Bugünkü bilgilerimizle adını koyabildiğimiz; cisim, zaman, mekân, hareket vb. tüm kavramlar birbirlerine bağımlıdır, etkileşim içindedir. Kuantum fiziği yasalarına göre davranan atom altı parçacıklar için geçerli olan “belirsizlik ilkesi” bir yana, henüz farkında olmadığımız yeni boyutlar, yakın ve dahi uzak etkiler, etkileşimler  de… hiç şüphesiz denklemdeki yerlerini almayı sürdüreceklerdir.

Bu sabah yazıyı yazmaya başladığımdaki niyetim, sizi temin ederim ki… katiyen bu “kara delik”lere dalmak değildi, ne var ki – bir nevi kütle-çekim meselesi olsa gerek!- tam da içlerine düştüm maalesef. Geçelim bir kalem…

Einstein’ın bir mektuba cevaben yazdığı; “Falling in love is not at all the most stupid thing that people do, but gravitation cannot be held responsible for it” cümlesini, “Aşık olmak, insanların yaptığı en aptalca şey değildir ve fakat yer çekimi bundan sorumlu tutulamaz” şeklinde tercüme edip, artık tatlı sulara geçiş yapalım derim ben. Evreni, bilimi, fizik kuramlarını bir kenara koyar, çok daha mütevazi bir yaklaşımla, içinde yaşadığımız dünyaya ve insan hayatına dönecek olursak… bu yazının başına oturduğumdaki motivasyonum, yarın yani 6 Ağustos 2020 itibariyle verdiğimiz evlilik sözünün 35. Yıldönümüne dair birşeyler karalamak, kuzularıma bir anı bırakmaktı. Yahu ne ara? Hangi ışık hızıyla geçti o koca 35 sene? Diye sora, şaşıra almıştım klavyeyi önüme.

Hani şu aşağıdaki şahane şiiri yazan yazan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “ne içinde, ne de büsbütün dışında” olduğunu hissettiği ZAMAN’ın zihnimle oynamasına izin vererek.

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgarda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

               Ahmet Hamdi TANPINAR

6 Ağustos 1985, bir Salı günü evlendiğimizde ben 21, onyılların yavuklusu Ali 27 yaşındaymışız sadece. Öncesine gidersem, 1979 yılında O’nunla ilk defa karşılaştığım günü, daha dünmüşçesine gayet net hatırlarım (Çağdaş Sahne’de “Lanetliler Gemisi” filmini izlediğim gündür). Bu sebepledir ki, daha çocuk yaşımdan bu yana, ben “tesadüf”lere…, “yolların kesişmesine” ve “İlk görüşte aşk”a inandım, hala da inanırım. Bilirim ki, ilk görüşte aşk mucizevî bir hadisedir, herkesin başına gelmez öyle kolayından, bunu asla unutmamak gerekir. Diğer taraftan, ilk görüşte ya da değil… AŞK’ın, yani karnından göğsüne kanat çırparak tırmanan o kelebeğin ömrünün kısa olduğunu da bilirim.

Lakin en iyi bildiğim odur ki; “aşık olma hali” tek başına yetmez, onlarca yıl sonra hâlâ birbirinin gözünün tam da bebeğine, saygı, sevgi ve şefkat ile bakabilmeye… iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta birbirine kenetlenip, diğerini taşıyabilme gücünü kendinde bulmaya. Bir ilişkiyi sürdürmek, bambaşka bir iyiniyet, empati, güven duygusu, gayret, sebat ve kararlılık gerektirir.

Başbaşa geçirdiğimiz 35 yıl boyunca, biz de sıradan insanoğlunun yaşadıklarını yaşamışızdır üç aşağı beş yukarı farkla. Yazının başında hakkında epeyce kalem salladığım genel izafiyet teorisinden hareketle, yaşamda karşılaşılan benzer koşullar, meseleler, hadiseler karşısında bireylerin algısı, tepkisi, etkileşimi ve esasen tutumu çok büyük farklılıklar gösterebilir. Kısaca, öznel ve izafidir. En çarpıcı ortak örnek ise, insanî ve doğal olan, ölüm ve hastalıklar karşısında ortaya çıkan farklılıklardır. İnsanı kedere, öfkeye ya da sevince boğan olaylar karşısında kişilerin tavrının değişkenliği, benzemezliği bir yana, insana yaşama gücü veren, ayakta kalmasını sağlayan en önemli ve kıymetli dayanaklar ise… hiç şüphesiz ailesi ve tabiidir ki… benim deyimimle, “kendi seçtiği ailesi” haline gelmiş olan “Can Dost”larıdır.

Asla aklımdan çıkarmadığım ve çok sevdiğim: “Bana olmaz deme! Ben yapmam deme!”

sözünden hareketle, hayatta yaşanan her şeyin, herkesin başına gelebileceğini hatırlatarak, ömürleri boyunca verecekleri en önemli iki karardan biri olan “aile kuracakları kişi”yi seçmek ve o ilişkiyi sürdürmek bakımından aşağıdaki naçizane tavsiye satırlarını, başta kuzularım olmak üzere, gençler okusunlar isterim;

  • Daha ilk günden itibaren, birbirini değiştirmek için baskı yapmamak,
  • Birbirine karşı son derece dürüst ve açık sözlü olmakla birlikte, boğazın dokuz boğumunun hakkını vermek, düşünerek konuşmak, sesini asla yükseltmemek,
  • Önce BEN dememek, verici ve her bakımdan cömert olmak,
  • Özel meraklara, uğraşılara gereken saygıyı ve mümkünse ilgiyi göstermek,
  • Diğerine özgürce hareket edebileceği yeterli alan bırakmak, ihtiyacı olduğunda “yalnız kalma hakkı”nı teslim etmek,
  • Özgürlüğün sınırlarının diğerinin özgürlüğünün sınırlarına bitişik olduğunu hiç unutmamak,
  • Kendine yapılmasını istemediğin şeyi “O’na yapmamak”, Olur da yaptıysan, kendini affettirebilme yürekliliğini göstermek,
  • İlişkiyi sıradanlaştırmamak adına sürprizleri hayattan eksik etmemek, O’na özel günleri unutmamak,
  • İhtiyaç duyduğu her anda, elini sırtında bulacağından emin olmasını sağlamak, özetle güven vermek
  • İlişkiye inanmak, onu hergün yeniden inşa edecek gücü kendinde bulmak, gerektiğinde tamir etmekten asla vazgeçmemek

GÖZLERİNE BAKARKEN

gözlerine bakarken

güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,

bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde

kayboluyorum…

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,

durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren

fakat hiç bir zaman

büsbütün teslim olmayacak olan…

Nazım Hikmet RAN

Ama hepsinden önemlisi:

Büyük ozanın yukardaki şahane şiirinde dediği gibi, “Sırrını her gün bir parça verdiği halde, hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak” iken… Bir zamanlar O’nu nasıl da çok sevdiğini (tercihen Aşık olduğunu J ) asla unutmamak.

Hiçbir yazım olmamıştır ki, içinde bir şiir bulunmasın. İşte yine oldu. Üstelik bu şiir tuzakları,  bilim/fizik karadeliklerine düşüp kaybolmaktan beterdir, girdim mi çıkmak bilmem ben, zira istemem.

Alın bu aşağıdaki de Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan gelsin;

ÇAKIL

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın

Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken

Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır

Deliler gibi dönmeğe başlar

Döndükçe yumak yumak çözülür

Çözüldükçe ufalır küçülür

Çekirdeği henüz süt bağlamış

Masmavi bir erik kesilir ağzımda

Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

B.R.E

Bu güzelim şiirin benim hiç unutmadığım dizeleri;

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

Siz siz olun, O’nu düşündüğünüzde içinizde bir çakıltaşını ısıtan İNSAN’(lar)ı arayın, bulun derim ben.

Ve O’nunla, ONLAR’la kalın.

Son olarak gelelim, ordan buraya zıplayıp durduğum bu yazının esas yazılma nedeni, yani günün mana ve önemine;

ALİ’si ve ben 35 yılı devirmişiz işte; oramızda buramızda ufak tefek yara/bereler de olsa, birbirimize karşı duyduğumuz, saygı, sevgi, şefkat, inanç ve güven hissi hala içimizde.

“Mutluluk resim gibidir… Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşmam gerekir! Çok yakınındaysan, her şeyi iyi göremezsin. “Ne kadar da mutluyduk”  demeye “Ne kadar da mutluyuz” demekten daha fazla alışığız.” der bir yazısında B.R.E.

Çok ta doğru söyler. Hayat ta öyledir, nitekim ben bugün dönüp “Ali ile birlikte hayatımızın resmi”ne baktığımda, sadece “Ne kadar da mutluyduk” demiyor… “Ne kadar da mutluyuz” diyebiliyorum çok şükür. 35 yılın (12,783 gün) özeti aşağıdadır:

*Biz en çok… birlikte yollara düşmeyi ve hatta onlarda kaybolmayı sevdik sanırım.

*Varacağımız yer değil, yolculuğun kendisiydi bizce önemli olan, ölümden döndüğümüz kazalarımız dahil

*Adrenaline sebep olan işlere, maceralara düşkündük ikimiz de,

*Maddi/manevi çılgınlıklarımız da oldu, birbirimizi aşağı çektiğimiz de,

*Sevdik, kıskandık, öfkelendik, kavga da ettik, seviştik te…

*Birlikte ağladık ta, katılırcasına güldük te,

*Yıllar ve yolların da aramıza girdiği zamanlarda yüzlerce mektup yazdık, şiirler ve sürpriz notlar da bıraktık kıyıya köşeye,

*Maddi manevi her türlü güçlükle, acıyla kederle de birlikte yüzleştik,

*Heyecan, sevinç, neşe ve mutlulukla da kutsandık, kahkahalar eşliğinde…

*Hayatın her yüzünde, her yükünde ortaklaştık, asla “öteki”leş(tir)medik birbirimizi,

*Birbirimize hasret te kaldık, kavuştuk ta…

Neyi başardığımıza gelirsem; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız binlerce hadise karşısında, mutlu ya da kederli günümüzde birbirimizin kıymetini hiç yitirmemiş, unutmamış olmaktır sanırım.

Neticede çizginin altında kalan… biz birbirimizden vazgeçmedik.

Birlikte geçen ve dünyanın bizim için en şahane iki kuzusuyla taçlanan 35 yılın hikayesi bu kadar… birbirimize daima söyleyeceğimiz dizeleri ise, aşağıdakilerdir işte.

Yokluğun cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum kapama gözlerini

Ahmet Arif

Sevgiyle ve sağlıkla… çoğalarak… hep birlikte nicelerine…

SEÇKİN BİLGEN GÜLTAN (SBG)

HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALULDÜR – UNUTMA! UNUTTURMA !!!

İnsanoğlunu, yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, aklıdır derler. Doğrudur. O akıldır ki… en karmaşık meselelere çözüm getirir, en çaresiz vaziyetlere direnme gücü verir, en acı durumlarda teselli üretir ve en sevinçli anların hakkını teslim eder.

Evet, insan aklı, -ben bu yazıda özellikle “zihni” demeyi tercih edeceğim-, tek kelimeyle MUCİZEVÎdir. Ve insan zihnini mucizevi kılan da, “kavrama becerisi”nin ötesinde, bence “hafızasının mahareti”dir esasen.

Zaman zaman kendime şöyle derim: “Bu “AN”ı, bu yaşadıklarını… sakın ola ki UNUTMA!”. Zaman zaman dediğime bakmayın aslında, pek te sık başıma gelmez böylesi. 23 Eylül 2011, işte öyle bir gündü. Nedenine birazdan geleceğim.

Ben çok şanslı bir insanım, zira iki şahane kızım var. Tanrı bana onların eksikliğini göstermesin.

Büyük ozan Nazım Hikmet “Ayşe’nin Mektupları”nda dediği gibi:

Başım ağrıyor.

En iyisi hiç çocuğu olmamak,

bunu diyemiyorum bir türlü.

Seviyorum çocukları bütün eziyetleriyle.

On iki çocuğum olsaydı

dünyanın en bahtiyarı ben olurdum,

düşün:

birinin eksiği ötekinde tamam,

kusurlu ayrı ayrı

ama on ikisi birleşince mükemmel bir tek adam

ve onun annesi ben.

Ağustos 1943 – Nazım Hikmet Ran

Ben de aşağıdakileri karalamışım bundan 2 yıl önce;

 “Anne olmak” bu dünyada sahip olunabilecek en olağanüstü haz olsa gerek.

Hani tüm varlıklardan eksiği olmayıp ta…  fazlası olma duygusu !

“Hadi benim aslan hastam,  son bir gayret ! İşte geliyor ufaklık”

Son bir ıkınma ile bu dünyaya gelmek niyetinde, ama mutlaka gelmek niyetinde olan o küçük varlığın, kendini annenin bedeninden koparışı, kanlar içinde, çıplak ve en korunmasız bir halde, belli belirsiz bir ağlama ile dünyaya geliş.

Yalapşap yıkanmış ve sözde steril yeşillere sarınmış bir küçücük bebek, gözleri görmek istemezmişcesine kapanmış, ağzı ise aksine adeta herşeyi yutmak üzere inanılmaz çok açılmış… Hani… doğum odasında bir doğum daha olsa, “Bu benimki değil” dedirtecek kadar “YABANCI” bir minik “YARATIK”. Doğumhane görevlilerin alışkanlığı ile sedyede annesinin bacakları arasına yatırılan ve üzerinde “Anne”nin adının yanına “……..Bebek”  yazan bir “Kimlik Kartonu” ile teslim edilen bir “HAYAT”.

Yabancılık ! İlk kucağa alış ! Ve inanılmaz ama… her kucağa alışta ışık hızından çabuk azalan o yabancılık hissinin, kendini tutkuya bırakışı.

Annelik ve babalık  doğuştan gelmez, ancak yaşadıkça öğrenilir ve insanın “hayatının anlamını oluşturma” noktası kadar ileriye gidebilir. Merak ve acıma hisleri ile filizlenir, geceler boyu uykusuzlukla beslenir ve öncesinde tahmin edilemez boyutlarda bir “SEVGİ”, farkedilmeden artık “VAR” dır.

Ve bunu değiştirmek, bundan böyle mümkün değildir ve olmayacaktır. OLMASIN DA ZATEN.

23 Eylül 2011 günü, bana yukardaki satırları yazdıran büyük kuzumu daha da çok okusun, öğrensin, bilsin, yaşasın ve hayatının hakkını versin diye yolcu ettim gurbete. Sadece 15 ay ayrı kalacağız birbirimizden ve ben ona tekrar kavuşacağım dilerim, ümidederim, her ne gerekiyorsa onu ederim işte… Yeter ki tekrar kavuşayım O’na.

Geleyim sadede… Bu yazının konusunu seçerken çok gitti geldi aklım. Neden mi? Beni feci etkilese de, “neticede şükredilesi bir ayrılığın, üzerimde bıraktığı, yüreğime adeta çöreklenen o hüznü yazmaya, hakkım var mı benim?” diye öyle çok sorguladım ki…

Özellikle son aylarda, haftalarda hemen hergün onlarcasının kurban olduğuna şahit olduğumuz, yitişleri yüreğimizi dağlayan o gencecik delikanlılar (oğlanı/kızı), çiçeğe duramamış fidanlar ve Onlar’ın ciğeri yanan anaları yâdıma düştükçe öyle bir ezildim, öyle bir utandım ki… Ama neticede yüzüm kızararak ta olsa yazmaya karar verdim zira bu yaşananları unutmamak! Unutturmamak gerekiyor.

“Hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk”

Diye biter büyük ozan Nazım Hikmet’in “Üç Leylek Lokantası” isimli şiiri.

“UNUTTURMA!”

Diye seslenmek istedim, yaşadıkları o tarifi imkânsız ACI’yı ASLA unutamayacak olan bütün analara.

Tanrı bütün çocuklarımızı, kuzularımızı bağışlasın bize.  Yitirdiklerimiz… ışıklar içinde huzurla uyusunlar sonsuza dek.

Seçkin Bilgen Gültan

BUGÜNÜ UNUTMAMALIYIM

Bu günü unutmamalıyım. Yıkılmaz sandığım bir KALEm daha çöküyor gözümün önünde işte.

Dekorasyonu pembe de olsa, bana buzzz gibi gri gelen bir hastane odasındayız. Saat sabahın 5’i, tarih te 5’ini gösteriyor, Ağustos 2010. Anam babam kuşağından kalanların en kıymetlisi HALAM, öyle lafta falan değil, sahiden ANA YARIM yatıyor karşımdaki yatakta. 31 temmuz akşamından beri uyanmadı. Gözünü dahi aralamadan, kıpırdamaksızın uzanıyor adeta soluksuz. Nefes alıp verişini takipte zorlanıyorum, sesinden anlayamıyorum, minicik kalmış bedeninin belli belirsiz  inip kalkışını izliyorum saatlerdir. Hani konuşmamasını yadırgamıyorum aslında, daima az konuştu ömrünce. O da sevgisini bakışıyla belli eden nesildendi. Ve O’nun o kömür karası gözleri çok anlamlı bakardı. Hele ki kırgın, hele ki sitemliyse. Bir bakışla insanı utandırabilenlerdendi. Ama şimdi ne bakıyor, ne söylüyor, ne de…

Hayatımın baş köşelerinden birinde vakur bir kızılderili reisi gibi oturmasına alışkın olduğum,

Beni nazlamasını kanıksadığım, peşimi toplamasını beklediğim,

Hatalarımı örtbas etmesini, affetmesini, hoşgörmesini istediğim,

Sulugözlünün teki oluşumu borçlu olduğum,

Şu hayatta mükemmel pişirmeyi becerdiğim ilk ve de muhtemelen tek yemek olan Zeytinyağlı yeşil fasulyenin sırrını veren,

Her yıl en azından senede iki defa ANAM ve BABAMın ardından helvayı birlikte pişirdiğim,

“Yemekle birlikte sen de pişeceksin” diyen O muhteşem AŞÇI…

Yağlı irmikleri ortalığa sıçrattığı, mutfağımı “kirlettiği (!)” için şakadan da olsa söylenip “Bi daha mı seninle Helva? Asla!” diye diye…

yine her 8 Nisan ve her 21 Haziran’da o ocağın başına beraber geçtiğim… USTAm

10 Kasım 2010

Bu defa onun ardından ve ilk defa onsuz yaptım HELVA’yı… Üstelik O’nun ardından.

CAN HALAm…

Fedakârım,

Alınganım,

Sulugözlüm,

Cin gibi kadınım,

Yufka yüreklimi

Pırıl pırıl güneşli, bahardan kalma bir 10 Kasım günü;

Yatırdık kıymetlimi, annesinin kucağına…

O çok sevdiği babacığına, kardeşlerine kavuştu.

Yüzümü gökyüzüne çevirdiğimde bana göz kırpacak bir çift yıldız daha var artık cennette.

Kabir taşlarına her baktığımda bana altın sarısı parıldamayı sürdüren… böylelikle gülümseyen ANAM ve BABAMın yanıbaşında.

Uğurlar olsun. IŞIKLAR İÇİNDE UYUYASIN benim CİN GİBİ KADINIM, KIYMETLİM, seni çooook ama çooook sevdim, dizlerine başımı koymayı şimdiden özledim.

Seçkin Bilgen Gültan

Gracias a la vida

gracias a la vida, que me ha dado tanto,me ha dado el sonido y el abecedario.con él las palabras que pienso y declaro,“madre,”, “amigo,” “hermano,” y los alumbrandola ruta del alma del que estoy amando… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bir kış günü bir tutam sarı saçın arkasındaki alev alev yanan o gözleri karşıma çıkardığın için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Cesareti, tutkuyu, coşkuyu, doğruluğu, vazgeçmemeyi, aklı bana öğreten “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Düşüp dizimi kanattığımda “O” hep yanımda olduğu, elimi tutup burnumu sildiği için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Sevgisinden bir an şüphe duymadan bakabileceğim o doğrucu ayna için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bana ikinci ailemi verdiğin için, abim, Güz’üm, Naz’ım için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Yolculuğumun en yakın şahidi, her acıyı her sevinci paylaştığım “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bitmeyen sohbetler, bitmeyecek geceler, beraber geçen 16 yıl, beraber geçecek onlarca yıl için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Beni hep sahip olmak istediğim “ablam”  ile buluşturduğun için… 

Biriciğim, sözlerim, duygularım, sevgim, dostluğum HİÇ tükenmeyecek…  Nice nice mutlu, sağlıklı yıllara Si’m…

ALEF – 6 Mayıs 2007