Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine notlar

Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü aldıktan sonra yazdığı ilk kitap olan “Masumiyet Müzesi”ni, araya bir diğer kitabı sıkıştırmaksızın (itiraf edeyim ki genelde bunu yaparım ve daima başucumda en azından 2 kitap, onları bitirmemi beklerler) dört günde okudum. Bu demek oluyor ki, okunması kolay, bıraktığım yerden devamını getirmenin beni zorlamadığı bir kitap olmuş.

Kitabın başlangıç cümlesi, Orhan Pamuk kitaplarından alışageldiğimiz gibi, yine gayet çarpıcı. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Bu vesileyle, yazarın, “Yeni Hayat” kitabına başlarken kurduğu benzer bir cümlenin “Bir gün bir kitap okudum, bütün hayatım değişti” olduğunu hatırlatmış olayım. Ve eklemeden geçmeyeyim. Kitabın sonundaki cümle de bu defa pek iddialı ve başlangıcı ile bağlantı kuruyor. “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”

Herneyse, Orhan Pamuk gerçek bir profesyonel. Mesleğini icra ederken gösterdiği özen ve saygı, sadece üretim sürecine özgü değil, sonrasında “ürün”ünün akibeti bakımından da gereken planlama, pazarlama (promosyon) faaliyetlerinin hakkını vermesinden anlaşılıyor. “Pazarlama” kelimesi bir edebiyat eseriyle birlikte anıldığında kulağa ne kadar itici geliyor değil mi? Ama itiraf edelim ki vaziyet bu ve Orhan Pamuk bunun ilk örneğini “Kar” romanının yayınlanması arifesinde vermişti. Bu kitap, kitapçı raflarında yerini almadan evvel TV reklamları kanalıyla yaşamımıza girmişti bile. Neticede Yazar’ın isminin önüne “Nobel ödüllü” tamlamasının yerleşmesinde “Kar”dan ziyade “İstanbul” kitabının etkili olduğu çok çeşitli çevrelerce belirtildiyse de, Nobel yolunda siyasi roman Kar’ın çok özel bir yeri olduğunu düşünmemin başka sebepleri var ya… O başka bir bahis, şimdilik geçeyim.

“Masumiyet Müzesi” romanının, yazarın 2006 yılında kazandığı “Nobel ödülü”nün akabinde yayınladığı ilk kitap olması, bu roman için 6-10 yıldır (rivayet muhtelif) çalıştığının ve çok sayıda müze gezdiğinin cümle âleme duyurulması ve son olarak, Eylül 2007 itibariyle yayınlanması beklenirken ancak 30 Ağustos 2008’de çıktığını hatırladığımızda, okurun beklentileri de artıyor ister istemez.

Hani iflâh olmaz bir Pamuk hayranı olmadığım halde, ben de kitabı işte bu yüksek beklentilerle aldım elime. Her türlü metne, belge ve bilgiye analitik yaklaşma alışkanlığına sahip biri olsam da, bu roman için yapısökümcü edebî bir çözümleme ve değerlendirme yapmak haddim değil hiç şüphesiz. Diğer taraftan, Roland Barthes’in Balzac tarafından yazılmış bir metni (Sarrazine), yazarın ne demek istemiş olabileceği sorusuna duyarlılık göstermeksizin, salt metinde yerbulan biçimsel kodlar üzerinden çözümlemesini ve yeniden yazmasını (S/Z) hatırlatarak, Barthes’in öngördüğü bir ayırıma dikkat çekeceğim. Okunabilir (lisible) ve yazılabilir (scriptible) metin ayırımı. Ve daha da ileri gidip, aynı değerli düşünce adamının edebi eserler için ileri sürdüğü “ürün/üretim” niteliğine dikkat çekeceğim. Evet Barthes’in yaklaşımıyla esasen “okunabilir” nitelikte bir “ürün” olduğunu düşündüğüm bu kitabın, okuru, okuma eylemini gerçekleştiren “tüketici” konumuna ittiğini söylemeliyim. Bu durumdan hareketle ve sonuç olarak, bu makalede kitaptan hoşuma giden bazı alıntılar yapıp, bir tüketici olarak bende bıraktığı “İz”i aktarmaya çalışacağım.

Bir defa romanın, hemen hemen tüm Orhan Pamuk eserlerinde gözlendiği gibi, üzerinde çok düşünülmüş ve çalışılmış bir kitap olduğunu söylemeliyim. Sonra, kitapta geçen bütün o eşyalar ile, anıları(mız)n özne ve nesneleri hakkındaki ayrıntıların, benim gibi yaşı, 1970’lerin ikinci yarısından 80’lerin ortasına kadar olan dönemi hatırlamasına izin veren okur için, nostaljik bir haz yaşattığını itiraf etmeliyim. Yazar, sıradan hayatın koşturması içinde halk arasında unutulmaya yüz tutan bütün o “şey”leri, çok kıymetli bir “koleksiyonun parçaları” olarak yeniden masaya koyuyor, tozları alınmış olarak sergiliyor. Bununla da kalmıyor, o yıllarda -hatta hala bugün- içinde yaşadığımız topluma özgü haller ve alışkanlıkları (isminin sonuna hanim/bey eklemesi gelen birilerine “akşam oturmasına” gidilip, ülkedeki tek ve de resmi TV kanalında Anıtkabirdeki bayrak töreninin sonunda dönülmesi J ) hatırlatıyor. Yine kanaatimce bu topluma özgü, “gibi yapmak” kültürü ve karşılıklı olarak (hem yapan, hem de yapılan) bu durumla yetinme alışkanlığımızı, kendi adreslediği antropologlar bir yana, benim gibilerin, -hem de tam bugünü yaşarken- tekrar farkına varmamızı sağlıyor.

Eserde, Aristo üzerinden sıkça başvurulan An ve Zaman ayırımı dikkat çekiyor. Yazar, Aristo’nun Fizik’inde “şimdi” dediği tek tek anlar ile zaman arasında ayırım yaptığını, tek tek anların, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeyler olduğunu, zamanın ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgi olduğunu belirtiyor. Ve ekliyor; “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yılar sonra düşündüğüm gibi Füsun’ların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.”

Bu da benim içimde, “Mutluluk, bölünemez bir andır” cümlesini uyandırıyor.

Kitabın en çok sevdiğim bölümünün adı “Nedir bu?” oldu, hani kahkahalarla güldüm, ama sonunda da gözümden yaş geldi desem? Bilmem ki kendimi, istediğim gibi ifade etmiş olur muyum?

Zaman ve mekâna dair yanılsamaların çokça ve açıkça altının çizildiği bu romanın “Bazan” başlıklı bölümü de, özellikle hatırlanası kanaatimce. Bir alıntı mı? Buyrun o zaman: Bazan Zaman’ı bütünüyle unutur, “şimdi”nin içine yumuşacık bir yatağa yayılır gibi yatardım”

Bir de soru/yorumum olsun naçizane: “ZAMAN” duygusunu unutmak? Hayattaki en büyük teselli midir?

Evet, kitaptan Alıntılar yapmanın vaktidir:

  • Katıksız mutluluğun bu dünyada ancak bir başkasına sarılarak ve “şimdi” elde edileceğine kesinlikle inanmasaydım, “hayatımın en mutlu anı” olarak işte bu anı göstermek isterdim. Shf. 133
  • Gözyaşları ancak tek bir kişinin kucağında dinen bebeklere olduğu gibi, içimi derin, yumuşacık ve kadifemsi bir mutluluk sessizliği sarmıştı. Shf. 157
  • Mutluluk, benim için artık doğuştan Allah’ın bana bağışladığı ve bir hak gibi, mesele etmeden benimsediğim bir şey olmaktan çıkmış; talihli, akıllı ve dikkatli insanların çalışarak elde edip koruyabildikleri bir nimete dönüşmüştü. Shf. 178
  • Onu değil, bütün dünyayı kucaklamışım gibi geldi bana.
  • Arada bir göz göze geliyorduk, ama bakışlarımız içe dönmüştü.
  • Unutulmuş ve yeniden bulunmuş hatıraların TADI.
  • Harikalarına hep şaştığım beyninin zarı yırtılmıştı….. Her zaman yanında olmak istediğim ruhunda hiçbir hasar yoktu.
  • Aşkın büyük bir dikkat, büyük bir şefkat olduğu
  • Eşyaların teselli edici gücü
  • Vereceği cevabı pişirmek
  • Doya doya hissettiği genel utanç duygusundan başka, bir de özel bir başka utanç.
  • Hayatının kayıp merkezini, arka sokaklarda aramak
  • Kafadaki çatlağın derinliğinin, şimdilik kabul edilebilir bulunması J
  • Korkularının üzerine düşüncesizlikle gidenlerin (bazılarının cesaret dediği budur) yapacağı gibi.
  • Gerçek müzeler, zamanın mekâna dönüştüğü yerlerdir.  

Evet bu sonuncu alıntı, bütün bu yazdıklarım ve okuduğum 586 sayfadan sonra; Biriktirdiği eşyalardan utanan bir toplayıcıdan, yavaş yavaş mağrur bir koleksiyoncuya dönüşen Kemal Basmacı beyin Çukurcuma yokuşundaki müzesini ziyaret etmek kaçınılmaz hale geldi. Ki bu da, en son Orhan Pamuk ürününün promosyonu (“müzenin reklâmcısı”ndan -Orhan Pamuk’un kendi ifadesidir- pazarlama taktiği) olmanın ötesinde bir de “satış sonrası destek” hizmeti olacak hiç şüphesiz. Kemal Bey, müze için ne mi demiş? “Ölenle yaşamak için yapılmış bir yer.”

Ama benim en çok hoşuma giden sözleri, sahife 571’de geçiyor.

Evet konu gururdur (Müzelerin asıl konusu) Orhan Bey. Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanacak şeylere dönüşürler.

Bir diğer nokta (?), artık bir yüzleşme olarak nitelenir mi bilemedim ama, 580. sahifede Orhan Pamuk’un ağzından aktarılan bir bölüm var. Çarpıcı alıntı ise şöyle; “Nişantaşı  çevresinde geçen kitaplarımda herkesi acımasızca kötülediğim yolundaki yanlış inanç…… ve pek çok devlet ve din büyüğünü, paşayı kötü gösterdiğim yolundaki dedikodular, suçlamalar, ne yazık ki çok yaygındı.”  Hani bu bir hesaplaşma ise eğer diyorum… Bunu bu kitapta bu kadar kısa (alıntıladığımdan bir parça daha uzun olsa da) bir metinle becermek mümkün müydü ki? diye sormadan ve doğrusu, yazarın bunu bu kitaba yerleştirmesini garipsemeden edemiyorum. 

Bu kitaptan hareketle bir Orhan Pamuk portresi çizmeye kalkışsam, nedense hayalimde romanın baş kahramanı küçük burjuva Kemal Bey’in silueti canlanıyor. Ve son söz olarak diyorum ki, romancı Orhan Pamuk Bey, Kemal Bey’in isteği üzerine bu hikâyeyi güzel yazmış. Neden mi? Yüreğinden gelerek, bildiği bir hayatı yazmış ta ondan. Nereden mi anladım?: Yoksul bir ülkede zengin bir aileye doğmak gibi bir talihi, Allah’ın dünyanın bu köşesinde yaşayanlara çok seyrek bağışladığı, doğru, dürüst, efendice ve mutlu bir hayat yaşama fırsatını, kafasızlığım yüzünden kaçırmıştım”. Bir de, –ve esasen- Orhan Pamuk’un da böyle saplantılı, “inat ve içe kapanma hikâyesi” olarak nitelediği bir aşk yaşadığını düşündüm her nedense, yakıştırdım O’na sanırım. Bu arada, aman yanlış anlaşılmış olmayayım, bu illaki “bir insana duyulan bir Aşk” olmak zorunda değil tabiidir ki.  

Kitabı okumanızı, becerebiliyorsanız eğer, kendiniz için yeniden yazmanızı ve kendi masumiyet müzenizi kurmanızı diliyorum.

Sağlıcakla.

Bir Kitap ve Bir Film VE Sivas Katliamı üzerine NOTLAR

Baktım da neredeyse 1 yıl olmuş bu sayfaya… uğramayalı değilse de… YAZMAYALI  Yazıyorum şimdi. Neden mi? Bir kitap bitirdim eveli, bir de film seyrettim dün, gece.  Hani bu 1 yıllık dönemde, bunlar… ne okuduğum ilk kitap, ne de seyrettiğim ilk filmdiler tabiidir ki. Ama denk geldiler ve gecenin bu saatinde bana bu satırları karalattılar işte.  KİTAP (Bahtiyar Ol Nâzım), hayran olduğum iflah olmaz bir merakla yeniden keşfettiğim NAZIM HİKMET üzerine iken… FİLM (The Bucket List), yılların eskitemediği, yaşlandıramadığı iki delikanlı Morgan Freeman (ne soyadı amma !!!) ve Jack Nicholson üzerindendi.  

Kitaplardaki sözcüklerin, cümlelerin altını hoyratça çizenlerdenim. Kitapta, Nazım ile Vera’nın son konuşması ÖLÜM üzerine. Çizmişim madem, üşenmeyip buraya da yazayım.

Diyor ki büyük usta; “Kanserden ölmeyi tercih ederim….. Beklenmedik ölüm,  kötü bir ihanet bence, sırtına saplanmış bir bıçak sanki. Anlıyor musun? Ben ölmek üzere olduğumu bilmek zorundayım. O zaman, tüm hayatım boyunca yapamadığım şeyleri yapabilirim. Bu çok önemli. Tüm durum değişir o zaman. Aynı adam, ama bir başkası sanki. Herşey daha farklı olur. Temposu, cesareti, dürüstlüğü, her şeyi yani. Dünyayı başka türlü görmeye başlar. İşte, ölümden önce bu süreci yaşamam gerek.” 

Ustelik, bu konusmadan 4 yıl kadar önce döktürmüş öylesi bir şiir daha ki… O da buraya taşınası; 

GİDERAYAK

Giderayak işlerim var bitirilecek,

giderayak.

Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı.

Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı.

Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı.

Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı.

Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı.

Sevdalara doyulamadı.

Giderayak işlerim var bitirilecek,                                                    

giderayak.

Nâzım Hikmet – Haziran 1959 

BANA VAKİT GEREK diye haykırmış büyük OZAN, onulmaz AŞIK. Son aşkının fotoğrafının arkasına karaladığı dizeler ise nasıl da bir teslimiyet… İnanılır gibi değil hani. Sanki yukarıdaki satırları yazan O değil de… hiç göçüp gitmeyecek bu dünyadan da… 

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana  

Geldim

Kaldım Güldüm Öldüm.

NAZIM HİKMET 

Tarih atmamış bu şiirinin altına bizleri alıştırdığı üzere. Ve anlaşılan o ki, bu küçücük ama son derece anlamlı dizeleri yazdığı Vera’nın da en büyük merakı; O’nun bunları ne zaman yazdığı olmuş.  Kitap bu şiirle bitiyor.  

Film ise, NAZIM’ın tercih ettiği (?) ölüm ile başlıyor. KANSER. İki yaşlı ademin yaşam  ringinde kanser köşesinde nakavt olmak üzere tanışmaları üzerine kurulu. Birbirlerine son derece zıt iki karakterin aynı DERT ve aynı SON ile… ortaklaşarak YÜZLEŞMEye karar vermelerini işliyor. NAZIM’a sorarsanız şanslılar.

Değil mi ki? 

Tüm durum değişir o zaman. Aynı adam, ama bir başkası sanki. Herşey daha farklı olur. Temposu, cesareti, dürüstlüğü, her şeyi yani. Dünyayı başka türlü görmeye başlar” Demiş bizim koca USTA. 

Filmin birbirinden ilginç, birbirinden güçlü iki karakteri, her ikisi de… diğerinin kanayan gömleğinin içinden bakmayı öğreniyor bu acımasız yaşama… O kırmızılığı taze kılan kendi yüreklerine tekrar…. ammma bu defa bambaşka bir gözle ve de tam da içeriden bakıyorlar. VE bir liste yapıyorlar kendilerince, yine ORTAK, yine ortaklaşılır.

İşte size O liste: 

1-Witness something truly majestic – Himalayalara gömülen küller

2-Help a complete stranger for a common good – Birbirlerine verdikleri olsa gerek

3-Laugh till I cry – En mükemmel kahvenin kaynağını öğrendiklerinde

4-Drive a Shelby mustang – Büyük yarış

5-Kiss the most beautiful girl (or boy ?) in the world – Dedenin torununa kavuşması

6-Get a tattoo – Yorumsuz ama kalıcı mutlaka

7-Skydiving – Heyecanlı

8-See the pyramids – Düşündürücü ve de fena etkileyici

9-Get back in touch with Emily (Edward’s daughter)(previously “Hunt the big cat”)  

10-See Rome – Bu filmde yoktu sanki    

Evet, belki de bütün bu satırları… -Yine denk geldi sanırım- bana yazdıran temel hadiseye. Dün 2 Temmuz idi. 15. yılında Sivas katliamını, insanlık utancını unutmamak gerek. Bana daima bu olayı hatırlatan İNADINA YAŞAMAK şiirini ASLA. 

YAŞAMAK sadece yaşamak

sessizce yaşamak

insanca yaşamak

inadına inadına yaşamak  yaşamak

korkusuz yaşamak

hesapsız yaşamak çıkarsız yaşamak

inadına inadına yaşamak yaşamak

parasız yaşamak

çaresiz yaşamak

sevgisiz yaşamak

inadına inadına yaşamak   

yaşamak  

sularla yaşamak

rüzgarlarla yaşamak

dostlarla yaşamak 

inadına inadına yaşamak 

yaşamak

ölümle yaşamak

acıyla yasamak

hasretle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak düşüncenle yaşamak

yüreğinle yaşamak

sesinle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak düşünle yaşamak

gününle yaşamak

anılarla yaşamak

inadına inadına yaşamak 

yaşamak coşkuyla yaşamak

onurla yaşamak

sevgiyle yaşamak

inadına inadına yaşamak 

EZ CÜMLE: diyeceğim odur ki. Herbirimizin birer Bucket List’i olmalı. Ve ölümümüze dair tahminleri dinlemeyi, duymayı, ölmeyi.. beteri öldürülmeyi beklemeden… Ne yangın, ne sırtımızdan (yoksa iman tahtamızdan mı?) vuracak bir kalp krizi, ne de kansere rastlamadan…. 

İnadına ve de inadına…

Coşkuyla,Onurla

Ve dahi hepsinden önemlisi

SEVGİYLE,

İnadına inadına yaşamalıyız.   Sağlıcakla…

Seçkin Bilgen Gültan – Temmuz 2008

FIGHT CLUB

 

David Fincher: Seven, The Game ve Fight Club yapıtlarının yönetmeni.

Evet, “Fight Club”, Türkçe adıyla “Dövüş Kulübü”ne gelirsek;

Film, çok çarpıcı, adeta bir beyzbol sopası ile kafamıza geçiriyor.

Film, ayni zamanda çok acımasız, affetmiyor

Film, her gün karşılaşıp ta, karşılaşmayı inkâr ettiğimiz gerçeklerden bahsediyor.

Film, dövüşmek (bence mücadele) üzerine kurulu ama, çok ama çok umutsuz.

Bu yazıyı gençler okumasın. Zaten umutsuz, -bunu itiraf etmese de- orta yaşı geçmişler okuyabilir ve bu filmi, bir daha, bir daha seyredebilir.

Filmdeki repliklerden bazı alıntılar yapayım:

  •  Kaos projesinin birinci kuralı soru sormamaktır ve dövüş kulübününki de, ondan bahsetmemek.
  •   İşçi tulumlarımızın ve beyaz yakalarımızın kölesiyiz, nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, hiç ihtiyacımız olmayan ıvır zıvır satın alıyoruz, televizyon ve reklamlar bize bir gün hepimizin zengin, birer rock yıldızı olabileceğimizi söylüyor ama olamayacağız, gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz.
  • Herşeyi kaybettikten sonra herşeyi yapmakta özgürsün.  Dibe vurduktan sonra ancak çıkacaksın.
  • Ne bir amacımız var ne de bir yerimiz, Ne büyük savaşı yaşadık, ne büyük buhranı. Bizim en büyük buhranımız hayatlarımız.
  • Hayat, dostluk ve özellikle de ilişkimiz hakkında bildiğin her şeyi unut. Herşeyi kurgulamaktan vazgeç, bırak ne olacaksa olsun.
  • Hayatını değiştirmenin yolunu, beni yaratarak yaptın yani Taylor’u. Ben senin olmadıklarınım, ve senden çok daha özgürüm. Yavaş yavaş kendini bana bırakıyorsun.
  • Sahip olduğunuz şeyler zamanla size sahip olmaya baslar.
  • Kendini geliştirmek bir mastürbasyondur.
  • Hissettiğin şey, zamansız bir aydınlanma.
  • Lanetlenmeye ya da affedilmeye ihtiyacımız yok.

Kapitalizmin ve ‘modern’ hayatin insanlar üzerindeki yıkıcılığının ve daha önemlisi ona karşı koyuşun anlatıldığı filmin son karesinde, NY’deki bütün kuleler –İkizler dahil- havaya uçurulur. Film çekildikten 2 yıl sonra, 11 Eylül 2001 de ise, bu kurgu, masum insanları katlederek ve haksız bir bicimde hayata geçirilse de,  maksada ulaşılamaz. Zaten, aynı maksat güdülmüş değildir belki de…

Unutmadan: Film müziğine gelirsem “where is my mind” diyor. Ya senaryonun uyarlandığı romanın yazarını unutabilir miyim hiç? Chuck Palahniuk

Ve son Söz:

InTyler  we trust…

In Fincher we witness…

In Fight Club we bleed…

Bu dizelerin hakkını, ancak bu filmi seyrettikten sonra verebilirsiniz.

Shakespeare’in aşağıdaki dizelerinin hakkını  ise… HER ZAMAN !

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,

Güneş kucağındadır, bilemezsin.

Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,

Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.

Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.

Uçar gider, koşsan da tutamazsın…

Sağlıcakla ve umutla kalın…

 

O, NAZIM HİKMET…

Hani şu “VATAN HAİNİ”

Louıs aragon’un deyişiyle “O sarışın Boğa[1]

Ben, bir insan,

ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,

tepeden tırnağa iman,

tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben…!

Nazım Hikmet Ran, bir  İNSANMIŞ;

O, YALAN SÖYLEMİŞ;

“Başkasının hesabına utandım yalan söyledim!

Yalan söyledim başkasını üzmemek için!

Ama durup dururken de yalan söyledim!”

demiş, eklemiş;

“Aldattım kadınlarımı,

konuşmadım arkasından dostlarımın”

O,  KORKMUŞ;

“Tavşan korktuğu için kaçmaz

kaçtığı için korkar”

demiş, kimi zaman kalakalmış, kimi zaman davranmış;

Bir delikanlının teknesinde Karadeniz’e açılıp kaçmış.

O, ÇELİŞKİLER YAŞAMIŞ;

Şiirlerinde ölümden korku ile bahsederken;

“İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman.

Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş

Çoğum gitmiş de, azım kalmış. Umurumda değil.”

demiş.

O, AŞKA AŞIK OLMUŞ;

“Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarla insana, tek bir ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir” diye yazarken;

“Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm”

demiş, sonrasında eklemiş;

“Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan,

Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda…”

ve idam edilerek değilse de, kimbilir? Belki de, alacakaranlığında son sabahının;

“yarım kalmış aşk(lar)ının acısını toprağa götürmüş”

O,  BABAYMIŞ;

Karşı kıyıdan seslenmiş; Memed.. Memed…

“Kız olsun, oğlan olsun

Kaç yaşında olursa olsun,

Yavrum düşmesin istiyorum hapislere

Güzelden, haklıdan, barıştan yana diye.”

O, ÜMİTTEN İBARETMİŞKEN;

“Benim kuvvetim bu dünyada yalnız olmamaklığımdır”;

“……….

Ben sende imkansızlığı seviyorum,

Fakat asla umutsuzluğu değil”

demişken,

ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMÜŞ;

“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.

Seyir defterini başkası yazsın.

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.

Beni o limana çıkaramazsın…”

demiş.

O, OZANMIŞ:

Hapiste yatarken, memleketinin insanlarını, Kurtuluş Savaşı’nın destanını yazmış;

“Geçmiş kanlı ve kara günleri düşünüyorum. Biliyorum, tetikte olmak gerek, Emperyalistler gene benim Memetçikleri kalp metelik gibi harcamak istiyor. Ben “23 Sentlik Asker” şiirimi yazıyorum” demiş, eklemiş;

“……….

Dahası var Mister Dalles,

sizin dilde pek de anlamı belli değilken henüz

ZULÜM gibi,

HÜRRİYET gibi,

KARDEŞLİK gibi sözlerin,

dövüştü zulme karşı o,

ve istiklâl ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,

ve yarin yanağından gayri her yerde,

her şeyde,

hep beraber

diyebilmek

için

yürüdü peşince ……..”

O,  KOMÜNİSTMİŞ;

“Atlılar atlılar kızıl atlılar/atları rüzgâr kanatlılar/Atları rüzgâr kanat/Atları rüzgâr/Atları/At…”/ -“Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat”.

Derken, anadilimiz Türkçe şiirde gerçek bir çığır açmış.

“Ölenler dövüşerek öldüler

Güneşe gömüldüler”

dizeleri onca cenazede hep bir ağızdan, türkü olmuş, ağıt olmuş, dile gelmiş.

O, HEP HASRET ÇEKMİŞ ve demiş ki;

“Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir,

ben ayrılıkların,

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını,

ben hasretlerin”

Dedim ya, her şeyin ötesinde,  O  neticede bir  İNSANMIŞ ve  gün gelmiş;

“Bugün Pazar,

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar

Ve ben ömrümde ilk defa

Gökyüzünün bu kadar benden uzak,

Bu kadar mavi,

Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,

Kımıldamadan durdum,

Sonra saygıyla oturdum toprağa,

dayadım sırtımı duvara,.

Bu anda ne düşmek dalgalara, ne hürriyet, ne karım

Toprak güneş ve ben bahtiyarım”

dediği gibi, sadece, MUTLU olmaya çalışmış

Nazım Hikmet Ran, hep ama hep, hasret çekmiş, ve hepsinden çok çektiği memleket hasreti ile;

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

tepemde bir de çınar olursa,

taş maş da istemez hani….”

diye dilediği halde, “Güzelim dünya elveda/ve merhaba kainat” dediği 3 Haziran 1963 ten bu yana, “enfarktımdasın yüreğimin” dediği memleketinde, yani Anadolu’da değil de, Rusya’da Novo Deviçye mezarlığında yatıyor.

NUR İÇİNDE YAT NAZIM HİKMET.

Seçkin Gültan – Haziran 2004


[1] Nazım Hikmet’in ölümünden 3 gün sonra…