Provence-Alpes-Côte d’Azur

Provence-Alpes-Côte d’Azur, Fransa’nın güneydoğusunda Akdeniz’in şahane sahillerinden başlayıp kuzeyde Alplere doğru ilerledikçe olağanüstü doğal güzellikler, batısında ise dünya mirası niteliğinde tarihi kalıntılar barındıran çok özel bir bölge. Bölgenin en önemli yerleşimleri; Fransa’nın ikinci büyük kenti ve ticaret limanı olan Marsilya, soylular ve zenginlerin şehri Aix-en Provence, 1309-1377 yılları arasında Katolik mezhebinin merkezi papalığın bulunduğu Avignon, Roma İmparatorluğundan kalma çok sayıda tarihi eserin yer aldığı Arles, Nîmes ve güneyde de Nice, Cannes, Menton ve Grasse şehirleri olarak nitelenebilirse de, bölgenin esasen en ilgi çekici ve görülesi yerleri, çoğu ortaçağdan kalma şahane köy ve küçük kasabalarıdır.

2018 Kasım ayı sonunda Marsilya’ya uçarak başladığımız seyahatimizi, -kırsal bölgedeki yol koşullarını da dikkate alarak- havaalanından kiraladığımız küçük boyutlu arabamızla sürdürdük. Her yeri birbirinden ilgi çekici gelen bölgenin hakkını vermek için, seyahatimizi ikiye bölerek ilk bölümde, Akdeniz’in incisi kent ve kasabaları gezmek üzere Côte d’Azur’de, sonrasında da kuzey batıdaki otantik köy ve kentlere ulaşımı elverişli Aix-en Provence’ta üçer gece konakladık. Marsilya Havaalanından ilk gecemizi geçirmek üzere seçtiğimiz Saint Tropez civarına gidiş, ulaşımı çok konforlu A8 Otoyolu üzerinden 2 saatten kısa sürdü. Güneş batmadan ulaştığımız bu güzelim köyde ilk işimiz, limandaki tarihi restoran Senequier’de denize karşı şarabımızı yudumlamak oldu. Gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan biri olan aktrist Brigitte Bardot’nun dünya çapında meşhur ettiği eski balıkçı köyü St-Tropez’i, turist kalabalıklarından azade, kış aylarında görmenizi önerir, eski limanında (La Ponche) ve daracık sokaklarında yürüyüş yapıp, “la Tarte Tropezienne” yemeden geçmeyin derim. Denize nazır kabristanı, Kelebek Müzesi ve yöresel sanatçıların eserlerinin sergilendiği 16.yy dan kalma binasıyla Musée de l’Annonciade görülesi diğer yerler.

Ününü hak eden doğal güzelliği bozulmamış, eskinin korunduğu, yeninin ise refah ve konfor sağladığı bu küçük kasabanın, Grimaud (özellikle limanı), Sainte Maxime ve sonrasında Saint-Raphaël gibi komşu yerleşimleri de birbirinden güzel. St Tropez’den doğu istikametinde 80 km. mesafedeki Cannes şehrine giderken, çok beğendiğim Theoule sur Mer kasabasına ulaşmak üzere kullanılacak yol için, “Massif de l’Esterel” olarak adlandırılan kırmızı dağ kitlesinin dibinden denize paralel gideni tercih etmenizi tavsiye ederim. Böylelikle, olağanüstü manzaraları kaçırmamış ve dünyanın en güzel yazlık evleriyle turistik mekânları da görmüş olursunuz.

Akdeniz’in bu şahane köşesinin en bilinen şehri olan Cannes hakkında, uluslararası film festivali ve süper lüks oteller, kongre merkezi gibi herkesçe bilinen özellikleri saymak yerine, tam karşısında yeralan “Îles de Lérins” adasındaki suyun kristal gibi temiz olduğundan, ortaçağdan kalma “Le Sequet” semtinin Arnavut kaldırımı taşları döşeli sokaklarının güzelliğinden bahsedip, “La Croisette” bulvarında yürüyüş yaparak, güneşin batışını eski limandan izlemenizi önerebilirim. Vaktiniz varsa eğer, şehrin muhtelif köşelerinde Marilyn Monroe, Charlie Chaplin gibi ünlülerin resmedildiği bina duvarlarını bulmanızı, Cannes’i tepeden görmek üzere, şehrin simgelerinden biri olan kaleye ve “Notre-Dame-d’Espérance de Cannes” kilisesine gitmenizi tavsiye ederim.

Biz, Cannes’ten sonraki durağımız olan Nice’e, yolu bir parça uzatarak ta olsa (yarım saatlik yol, bir saate çıktı) Antibes üzerinden gitmeyi seçmiştik, size de aynısını tavsiye edebilirim ki… bu sayede, “Juan Les Pins” uluslar arası caz festivalinin gerçekleştiği yarımadayı, kayda değer antik liman kenti Antibes’in plaj, kale, Picasso müzesi ve renkli provensal, hatta gurme pazarlarını deneyimleyebilesiniz.

Güney Fransa, F.Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, M. Somerset Maugham gibi dünyanın en iyi yazarlarını kendisine çekmiş ve çok sayıda edebî yapıtın (Monte Cristo Kontu, Günaydın Hüzün, Müşfikti Gece vb.) konusu ve mekânı olma ayrıcalığına erişmiş bir bölge iken… onun incisi Nice, bence hem yerleşimi, hem de nitelikleri bakımından Fransız Riviera’sına yapılacak bir seyahatin merkezi olmalıdır. Fransa’nın Akdeniz’deki en önemli turizm merkezi ve en büyük 5. Şehri olan Nice, adını mitolojik zafer tanrıçası Nike’ten alan ve Fransız halkınca “La Belle Nice” (güzel Nice) olarak anılmayı hak eden, Kraliçe Viktorya dahil olmak üzere Avrupa ve 19. Yüzyılda da Rus aristokratlarından tutun, çok önemli sanatçı ve tanınmış simaların yazlarını geçirmek üzere tercih ettikleri çokuluslu karakterde bir kent. Burada her yerden evvel, tarihi bağlarından ötürü İtalyan kültürünün halen hissedildiği eski şehir merkezini gezmenizi salık veririm (Nice’in Fransa’ya bağlandığı sene 1860). Sahil şeridindeki “Promenade des Anglais” bulvarı, muhteşem katedrali, “St Nicholas” Rus Ortodoks kilisesi dahil güzel kiliseleri, Matisse, Chagall gibi ressamların müzelerinin yanı sıra, modern sanatlar, eski müzik enstrümanları vb. dahil önemli müzeleri, operası, festivalleri ile, Fransız Rivierası’nın kalbi, adeta Nice’te atıyor. Arkeolojik kalıntıların da bulunduğu kentin mutfağında deniz ürünleri öne çıkarken, en meşhuru “Massena” olmak üzere meydanları, “Cours Saleya” gibi pazarları ve doğal olarak limanı da çekici mekanlar.

Tabiidir ki Nice’e kadar gelip, Monako’ya gitmeden olmaz. Nice ile İtalya sınırına en yakın Menton şehri arasında gezginlerin kullanabileceği üç yol alternatifinin ortak isimleri “Corniche” diye geçiyor. Nice’ten çıkıp günübirlik gerçekleştirebileceğiniz bu gezi için benim tavsiyem, gidişte “Corniche Inferieure (alt yol)” yani sahil yolunu tercih ederek; güzel plajı ve pitoresk görüntüsüyle Villefranche-sur-mer köyüne uğramayı, vaktiniz elveriyorsa eğer… Belçika Kralı ırkçı ve sömürgeci II. Leopold, Rotschild ailesi, Microsoft kurucularından Paul Allen gibi zenginlere malikâne, Charlie Chaplin, Liz Taylor gibi ünlülere ikametgâh yaptırtacak kadar cazip Saint-Jean-Cap-Ferrat yarımadasını görmeyi ve son olarak bu yöredeki bir diğer güzel köy olan Beaulieu-sur-mer’i ziyaret etmeyi ihmal etmemenizdir. Bu güzergâh izlendiği takdirde yapılacak yol, Monako’nun hemen bitişiğindeki Cap d’Ail’den geçerek toplamda 30 km. den az olmakla birlikte, en azından 1 saat sürecektir. Monako krallığı ve onun Casino’su ile meşhur Monte Carlo’sunu burada sadece anmakla yetineceğim zira insanlarının şıklığı, kraliyetin ihtişamı, yaşam tarzıyla Fransa’dan ayrılıyor. Monako’dan sonra bizim uğradığımız bir diğer şehir, İtalya sınırından hemen önceki Menton oldu. Limon festivaline ev sahipliği yapan ve geçmişi Paleolitik döneme uzanan kentte ünlü sanatçı ve yönetmen Jean Cocteau müzesi ve çok hoş bir kapalı pazaryeri bulunduğunu belirtelim.

Menton’dan Nice’e geri dönüşte ise, bahsettiğim “Corniche”ler arasından tercihimiz bu defa, “moyenne corniche” olarak bilinen ortada yer alan ve bu civarda kesinlikle gidilmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç köyden biri olan Èze’ye de uğramamıza olanak veren güzergâh idi. Monako prensesi Grace Kelly’nin hayatını kaybettiği trafik kazasının yaşandığı söylenen bu yol üzerinde, Fransız Rivierası’nın nefes kesen manzaralarına rastlanıyor.

Bu seyahatin görsel hafızamın en güzel anılarına sahip köylerinden biri olan Èze, mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir ortaçağ yerleşimi olmakla birlikte, tarihi esasen milâttan önceye uzanıyor. Kartal yuvası niteliğinde denizden yaklaşık 500 metre yükseklikte kurulu bu masalsı köyde, tarihî kale surlarından, kiliseye, egzotik bitki ve çiçeklerle dolu muhteşem bir bahçeden, son derece şık ve özgün sanat galerilerine, ultra pahalı ve olağanüstü manzaralara sahip “La Chèvre d’Or” ya da “Chateau Eza” otelleri gibi birbirinden ilgi çekici yapılar görebilirsiniz. Burada, “Nietzsche Patikası” olarak anılan yürüyüş yolunun, bir süre köyün en eski evlerinden birinde yaşayan büyük filozof tarafından “Böyle buyurdu Zerdüşt” eserini yazarken kullanıldığı belirtiliyor. Parfüm meraklıları için ise, sektörün lider firmaları “Fragonard” ve “Galimard”ın tesislerinin bulunduğu Èze’den Nice’e geri dönüş süresi yarım saati aşmıyor.

Masal mekânı gibi köyler ve parfümden hareketle, parfümerinin dünya başkenti olan Grasse kentine giderken yol üzerinde uğranabilecek bir diğer şahane köyden bahsetmeden geçmek olmaz. Biz seyahatin ikinci bölümü için Nice’ten ayrılıp Aix-en Provence’a geçerken, güzergâhımızı, yol üzerinde görülmesi gereken yerlere göre saptadık. İlk durağımız da, Èze kadar güzel ve ilginç olduğu söylenen Saint-Paul de Vence köyü oldu. Nice’den yaklaşık yarım saatlik sürüş mesafesindeki bu tarihi ve pitoresk köy, 20. Yüzyılda çok önemli bir sanat merkezi vasfını kazanmış. Tarihi surlarının hemen dışında Maeght vakfı tarafından kurulan modern ve çağdaş sanatlar müzesi bir yana, hepsi birbirinden kaliteli sanat galerileri sayesinde, köyün tamamı adeta bir açık hava sanat müzesi olarak nitelenebilir. Saint Paul de Vence’ın kendi çekiciliğinin ötesinde, sanat ve müzik festivalleri, konserleri ile her yıl 2 milyon turisti ağırladığı belirtiliyor.

Ünlü Rus yahudisi ressam Marc Chagall’ın da yattığı olağanüstü manzaraya sahip kabristanı, içi son derece güzel “Collégiale de la Conversion-de-Saint-Paul” kilisesi, 1615’ten kalma çeşmesiyle, Picasso, Miro, Renoir, Yves Montand, Simone Signoret gibi sanatçıların da favorisi olan bu köyün güzelim sokaklarında hiçbir güzergâh planlamadan kendinizi kaybetmenizi öneririm. Buradan ayrıldıktan sonra, 6 km kadar kuzeydeki Vence kasabasında ise, ressam Henri Matisse tarafından tasarlanarak yapılan, vitrayları ve renkleriyle ilginç bir sanat eseri “La Chapelle du Rosaire” kilisesi ziyaret edilebilir.

Bizim bir sonraki durağımız olan Tourrettes sur Loup köyü, menekşelerin ve sanatın ortaçağ köyü diye nitelenirken, dimdik yamaçlar üzerine inşa edilmiş ve korunmuş romanesk yapılarıyla, insanı çağlar öncesine götürüyor. Muhtelif spor dalları ve festivaller bakımından da zengin bu köyde görülmesi gereken yapılar; 16.yy’dan kalma “St Gregoire” kilisesi ile çan kulesiyle dikat çeken  15.yy dan kalma “Chateau des Villeneuve”. Çömlekçilik te yapılan köyde, “Bastide aux Violettes” adında bir de menekşe müzesi var.

Fransa’nın bu bölgesinin en önemli özelliklerinden biri, görkemli dağlarından kaynaklanıp gelen çağlayanları ve orman niteliğindeki bitki örtüsü ile olağanüstü güzellikteki doğası.  Özellikle 50 km. uzunluğu, 700 mt. yüksekliğe varan yamaçları ile Avrupa’nın en yüksek kanyonu olan “Les Gorges du Verdon”,  mutlaka görülmesi gereken bir doğa mucizesi. Vakit darlığı sebebiyle seyahat rotamıza maalesef dahil edemediğimiz bu bölgedeki Colmars-les-Alpes, Castellane, Annot, Entrevaux gibi ortaçağdan kalma köyleri de anmak gerekir.

Bizim ne yaptığımıza dönersem, cennet kadar güzel bu topraklarda, enfes dağları çevreleyen güzelim sisle, hüzünle yağan yağmurun ıslattığı toprağın kokusunu içimize çekmeden geçemedik tabiidir ki. Tourettes sur Loup’dan ayrılınca, bölgede mevcut göl, çağlayan, nehir vb. su oluşumlarının en şahanesi olmamakla birlikte, 50 km. uzunluğundaki Loup nehri ve kanyonunun doğusuna düşen, 100 kişilik Courmes komününe yakın “Saut du Loup” Çağlayanı’na yöneldik. Küçük olmakla birlikte büyüleyici bir atmosfer olduğunu söyleyebilirim.

Öğle yemeğimizi, çağlayana girişin hemen bitişiğindeki ahşap dekorasyonu ve kırmızı kareli sofra örtüleri bulunan otantik ve küçücük restoranda yedikten sonra uğradığımız, nüfusu sadece 500 kişi olan Gourdon köyü, bu seyahat boyunca beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. 360 derecelik olağanüstü güzellikte manzarası bulunan kalesi “Château de Gourdon” çevresinde düzenlenmiş, Pont du Loup, Gorges du Loup, Bar sur Loup gibi muhtelif doğa harikalarına giden trekking güzergahları ve son derece otantik yapılarıyla mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yerdi. Benim takıntılı olduğum cam ürünleri imalatı örnekleri ve uğradığımız eski bir lavanta fabrikasındaki geleneksel üretim araçları, envai çeşit sabun ve kokular çok ilginç bir deneyim oldu.

Gourdon’dan ayrıldıktan sonra 20-25 dakikalık bir yolculukla, sadece Fransa’nın değil, üç asırdır dünyanın da parfüm merkezi sayılan 50 bin civarında nüfuslu Grasse kentine ulaştık. En önemli özelliği parfüm imalatı olan şehirdeki en önemli üreticiler, Galimard, Fragonard ve Molinard. Fransızların parfümü keşfetmelerine neden olduğu ileri sürülen kötü kokuların (!) bertaraf edilmesi hikayesinin bu şehir için de geçerli olduğu belirtiliyor zira, çiçekçilik ve koku imalatından evvel, bölgedeki tabakhanelerde deri imalatı sürdürülüyormuş. Kokulu üretilen ilk eşyanın, Medici ailesine gönderilen bir çift eldiven olduğu söyleniyor. Biz Grass’a geldiğimizde sürekli hale gelen yağmur nedeniyle istediğimiz gibi gezemedik ve şehrin içini arabayla turlamakla yetindik. Seyahat öncesi yaptığım araştırmalara istinaden burada görülmesi gereken yerler şöyle sıralanabilir; Şehrin eski merkezi, çeşmeleri, renkli duvarların gölgelediği dar sokakları, 11. Yy dan kalma “Notre-Dame du Puy” Katedrali, uluslar arası parfüm müzesi, Saracen kulesi, şık tarihi konakları, Louis XV çeşmesi, şimdi konferans ve kongre merkezi olarak kullanılan Belle Epoque gazinosu.

Akşam saatlerinde ayrıldığımız Grasse’dan konaklamak üzere seçtiğimiz Aix-en Provence’a varmamız, vakit kazanmak bakımından tercih ettiğimiz A8 otoyolu üzerinden 2 saate yakın sürdü.

Seyahatin ikinci bölümünde, görkemli dağ/tepelerin üzerine konumlanmış birbirinden güzel tarihî köyleri, şarap bağları, ayçiçeği ve lavanta tarlalarının ötesine uzanan yemyeşil ovalarıyla Provence civarını gezmek için yine üç gece ayırmış, yaptığım araştırmalar neticesinde, görmek istediğimiz yerleri üç aşağı beş yukarı belirlemiştik. Ansouis, Lourmarin, Bonnieux, Roussillon, Gordes, Ménerbes, Oppède le Vieux, L’Isle-sur-la-Sorge, Les Baux-de-Provence, Saint-Remy de Provence ve tabii ki Avignon kenti.

İlk iş, bu bölgede birbirlerine oldukça yakın konumlanan güzel köy ve kasabalara yeterince zaman ayırmak adına harita üzerinden rotamızı planladık. Ertesi gün Luberon bölgesindeki ilk durağımız, Fransa’ya ve özellikle Provence yöresine özgü bir deyim olan “Village Perche”[1] (“Tünemiş köy”- “Kartal yuvası”) olarak nitelenen ve 1999’dan bu yana “Fransa nın en güzel köyleri listesi”nde gösterilen Ansouis köyü oldu. Parke taş döşeli sokakları, dar geçitleri, özenle korunmuş eski binaları arasında dolaşırken kendinizi çağlar öncesinde hissedeceğiniz bu romantik köyde gezilmesini önereceğim yerler; Restore edilmiş ve dayanıp döşenmiş 13.yy dan kalma özel mülk olan Kale ve bahçesi, “Château Turcan”daki  sanat ve şarap müzesi, bahçesinde son derece değişik hayvan heykelleri ve objeler bulunan, Georges Mazoyer’in “Olağanüstü Müze”si (Müzenin ismi Extraordinaire-Olağanüstü) ve Saint Martin Kilisesi olarak sıralanabilir.

Ansouis’den sonraki durağımız olan Lourmarin’in benim açımdan en önemli özelliği, büyük yazar Albert Camus’nün bir dönem burada yaşamış olmasıydı. Bu köyün, içini de dolaştığımız Rönensans stilindeki kalesi ve onun güzel bahçesi, bakımlı ve düzenli yolları, zeytin ve badem ağaçları, “Saint-Trophime, Saint-André” kilisesinin yanı sıra mistik ve mütevazi “Temple de Lourmarin” Protestan kilisesi ve çeşmeleri, ziyareti hak eder nitelikte. Sanat çevrelerini cezbeden bu komün, şık sanat galerileri ve açık havada asılı kristal avizeleriyle dikkat çeken sevimli restoranlarıyla Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma vasfına sahipken… Albert Camus’nün yaşadığı evin yolunu bize tarif edecek bir Allahın kuluna maalesef rastlayamadık. Mezarına gelince… şehrin bir parça dışındaki kabristanda ancak özellikle ararsanız göreceğiniz mütevazilik ve terkedilmişlikte idi.

Lourmarin’den sonra uğradığımız Bonnieux köyü, güneyinde bölgenin tarihî Sedir ormanı, kuzeyinde ise Roma imparatorluğundan kalma Julien Köprüsü’nün bulunduğu, merkezde sanat galerisi, restoran ve barları bulunan turistik bir yerleşim. Çömlekçi pazarı ve fırıncılık müzesi ile de tanınan bu köyde gezebileceğiniz diğer yerler; 13.yy dan kalma surları, kiliseleri, çeşmesi ve botanik bahçesi olarak sıralanabilir. Hannibal, Gladiator ve Alien gibi filmleriyle tanınan Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un romantik “A good year in Provence” filminin, bu köydeki enfes “Château La Canorgue”da çekildiğini ve civarda, bu yöreye özgü “AOC Côtes du Luberon” etiketi taşıyan çok sayıda butik/organik şarap üreticisinin bulunduğunu hatırlatalım.

Bonnieux köyünün batısındaki etkileyici Lacoste köyünü gezmeye biz vakit ayıramadıysak ta, yörenin en önemli yapısı olan, tarihi 11.yy’a varan “Château de Lacoste”da, Marquis de Sade’ın 17.yy’da bir süre yaşadığını ve şimdi de bu köyün neredeyse yarısıyla birlikte Pierre Cardin’e ait olduğunu belirtelim. Lacoste köyünden batıda 7 km. mesafedeki Menerbes’e giden yolun tam ortasında yeralan “Saint-Hilaire Ancienne” manastırının da önemine dikkat çekelim.

Bölgenin, “Fransa’nın en güzel köyleri” listesine girmeyi hak etmiş bir diğer köyü olan Ménerbes, İngiliz yazar Peter Mayle’nin 1989’un çok satan “Provans’ta bir yıl” kitabının ardından, adeta turist akınına uğramış. 1000 kişilik nüfusa sahip bu komün, Picasso’nun ilham kaynağı ve sevgilisi olan sürrealist fotoğraf sanatçısı Dora Maar için satın aldığı 18.yy evi, iyi restore edilmiş yapıları, “Saint Luc” kilisesi, 12-16 yy. arasında inşa edilen kalesi ve sunduğu manzara ile gerçekten etkileyici bir yer. Tarih öncesi ve Roma dönemine uzanan geçmişi ile 16.yy din savaşları esnasında Protestan hareketinin merkezi olan Ménerbes, 1573-78 arasında, Huguenots (Fransız Protestanları) ile Katolikler arasında önemli savaşlara sahne olmuş.

Menerbes’in batıda 5 dakika mesafedeki komşusu, yine son derece ilginç ve adı üzerinde “eski” bir köy, esasen terk edilmiş, hayalet şehir haline gelmiş olan “Oppède le Vieux”. Bu bölgedeki diğer çoğu köy gibi, burada da arabanızı yerleşim dışındaki park yerine koymak durumundasınız. 12.yy’da ihtişamlı kalesi, surları, “Église Notre-Dame d’Alidon” kilisesi, labirenti andıran sokakları, taş evleri bulunan ve bin kişiye yakın nüfusunun tarım ile geçindiği bilinen bir komün iken, giderek gölgeli, karanlık ve nemli atmosferi nedeniyle, 19.yy’dan itibaren terk edilerek, bugün hayalet bir köy haline gelmiş. Köy ahalisi kuzeydoğuda 1.5 km. kadar mesafede yeni bir yaşam alanı yaratmış. Çoşmuş bitkiler, yabani otlar, düzensiz iri taşlar arasından, oldukça iniş çıkışlı bir yürüyüş yaparsanız, insana ürperti veren bir yalnızlık hissine kapılıyorsunuz. Bir zamanlar konut oldukları anlaşılan 15-16.yy.lardan kalma yarı yıkık iri taş binalar olmasa zaman tünelinde ortaçağdan da geriye gittiğinizi düşünebilirsiniz. Almanya’nın Fransa’yı işgali döneminde Nazi saldırılarından kurtulmak üzere bir araya gelen bir grup sanatçının (le Groupe d’Oppede olarak anılıyorlar) bu köyde saklanarak yaşadıkları belirtiliyor. Yüksek yerleşimi sayesinde olağanüstü bir Provence manzarasına sahip, küçük köy meydanında az sayıda dinlenme mekânı bulunan bu oldukça enteresan köyde restorasyon çalışmaları başlamıştı. Bana kalırsa, ruhunu kaybetmeden, değişmeden ve daha turistik hale gelmeden evvel gezilmeyi hak ediyor. Özellikle vahşi doğa ve taşlara hayranlığınız varsa.

Provence’a gidip te… jeolojik oluşumu ve sarıdan turuncuya ve nihayet kırmızıya dönen killi toprağı ile bu bölgenin bence en değişik köylerinden biri, “Provensal Colorado” olarak anılan Roussillon köyüne uğramamak, büyük yanlışlık olur. Yemyeşil çam ve diğer ağaç ormanları arasından sahip olduğu okra kaynakları sayesinde adeta rengarenk yükselen bu köyün doğası gerçekten büyüleyici idi. Şehri gezmek için güneşin batış saatini dikkate alırsanız, karşılaşılan manzaralara doyamıyorsunuz. İtiraf ederim ki, biz de ayrılmak istemedik. Bizlerin aşıboyası olarak bildiği rengin köye hakimiyeti, güneş ışınlarının, özenle korunmuş tarihî köy yapıları üzerindeki yansımaları bizi derinden etkiledi. Köyün, “Place du Pasquier”, “Place de l’Abbé-Avon”, “Place Pignotte”,  “Quartier de la Bistourle”, “Place de la Forge” olarak sıralanan gezinti mekanları, 11.yy.dan kalma “Saint-Michel” kilisesi, sevimli belediye binası ve evleri, seyir teraslarından manzarası, restoranları, sanat galerileri ve değişik dükkanlarıyla, Roussillon, mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmesi ve sokaklarında kaybolunması gereken unutulmaz bir köydü. Vaktiniz varsa eğer, etrafını kaplayan güzelim kırmızı tepelere giden yürüyüş güzergâhlarını ve köyde artık yasaklanmış olan maden yataklarını da değerlendirmenizi öneririm.

Buraya kadar olan bölümde yazıya konu olan tüm Provence köyleri, Fransa’nın Vaucluse eyaleti sınırları içinde yer almaktadır. Bunlarda biri olan ve geçmişi Roma imparatorluğuna varan Gordes köyü de, turistik açıdan önemli bir merkez ve Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma ünvanına sahip. 1031 yılından beri varolan, 1525’te restore edilen “Le Château de Gordes”, ortaçağ ve Rönesans mimarisini birlikte yansıtırken, köyün tepedeki yerleşiminden kaynaklanan zorlayıcı yaşam koşullarını kolaylaştırmak adına, o tarihlerde yeraltında yaratılmış dehliz ve mahzenlerinde zeytinyağı üretilmiş “Les Caves du Palais Saint-Firmin” müzesi, farklı bir deneyim olanağı sunuyor. Çok sayıda sanatçıya, edebî esere ve filme ilham kaynağı olmuş ve festivallere ev sahipliği yapan köyü, yakın çevresinde yeralan kimi yapılar daha da çekici kılıyor. Kanaatimce bunların başında gelenlerden biri, köye sadece 5 km. mesafede, önündeki şahane lavanta tarlaları ile bütünleşmiş, 1148 yılından kalma “Notre Dame de Senanque” manastırı iken, diğeri de “Village des Bories” olarak anılan ve iri kuru taşlardan oluşturulan kulübelerin yeraladığı, 17.yy yaşam koşullarını sergileyen açık hava müzesi.

Yöreden geçen Sorgue nehrinin üzerinde kurulu, 20 bine varan nüfusu ile bu yöredeki görece büyük yerleşimlerden biri olan adeta ada niteliğindeki L’Isle sur la Sorgue kentinin ünü, kendi güzelliği bir yana, antika ve bitpazarı meraklılarından kaynaklanıyormuş. Bizim, akşam saatlerinde vardığımız bu renkli ve güzel şehrin simgesi olan mekânlarını gezme olanağımız olmadıysa da, enfes Fransız peynirleri ve yöresel ürünlerden ibaret bir akşam yemeğini, tadına doyulmaz Côte de Luberon şarapları eşliğinde küçük ama son derece şık yerel bir restoranda yedik. Kentten ayrılmadan evvel, kırmızı hakimiyetinde ama rengarenk ışıklarla Noel süslerine bürünmüş bu güzelim kentin nehri kıyısınca unutulmaz bir yürüyüş yaptık. Özetle L’Isle sur la Sorgue, benim hafızamın bir köşesinde “Şırıltlılı  ve kırmızı güzel şehir” olarak asılı kaldı.

Tam da bizim bu seyahati gerçekleştirdiğimiz dönemde başlayan “Sarı Yelekliler Hareketi”, Provence bölgesinde de etkisini önemli ölçüde göstermekteydi. Nitekim geçtiğimiz hiçbir otoyol gişesinde ücret ödemedik (sarı yelekliler, ödemeye yeltenenleri engelliyorlardı), özellikle şehirlere yaklaştıkça da muhtelif protesto gösterilerine şahit olduk. Bunlardan en şiddetlisine de bir akşam gittiğimiz Avignon kentinde denk geldik. Papalık merkezine 70 yıl boyunca ev sahipliği eden Saray, onun hemen karşısındaki Rhône Nehri üzerindeki yarım ve tarihî “Pont Saint-Bénézet (Avignon köprüsü)” nü görmek için yaptığımız bütün girişimler, o civarda ateşe verilen arabalar, çöp bidonları ve nümayişçiler nedeniyle sonuçsuz kaldı. Neticede şehrin bu bölgesinde 3-4 defa araba ile tur atıp, kapatılan yolları denemekle kaldık, sarayı da ışıklı köprüyü de ancak önlerinden arabayla geçerken görebildik.

Seyahatimizin asıl amacı, bölgedeki şehirlerden ziyade, şahane doğadaki kırsal yaşam ve birbirinden güzel köy/kasabaları gezmek olduğu için, bölgedeki Roma devrinden kalma Pont du Gard gibi tarihi eserler ve İspanyol kültürünün de etkisi gözlenen Camargues bölgesine yakın Nîmes ve Arles gibi büyük yerleşimleri sonraki gezilerimize bıraktık.

Açıkçası, gidemediğimiz için hayıflandığımız yer, Aix-en Provence’un doğusunda yarım saat mesafedeki Sainte Victoire Dağı oldu. Büyük ressam Cezanne’nın vazgeçilmezi bu muhteşem dağı görmek mümkün olmadı.  Bir deeee… bu bölgenin en önemli özelliği olan lavanta ve ay çiçekleri tarlalarının, yaz aylarında sergilediği renk cümbüşü içindeki manzaralara maalesef denk gelemedik ama, tam da Noel arifesinde bambaşka renkler ve şahane görüntülere tanık olduk.

Bu yolculuğun en doyurucu ve haz veren bölümlerinden biri de, “Le Baux de Provence” köyüne yaptığımız geziydi diyebilirim. Aix en Provence’ın bu defa batısında 1 saatlik mesafedeki bu masal köyü bir yana, hemen bitişiğinde mağaralar, yeraltı kovukları içinde inşa edilmiş, “Carrières de Lumières” adındaki muhteşem sanat merkezinde Picasso’nun eserlerini, sesli, ışıklı ve adeta çok boyutlu izlemek gerçekten olağanüstü bir deneyim oldu, tek kelimeyle hayran kaldık. Dünyanın en yaratıcı ve resim sanatı akımları bakımından öncü ve en zengin ressamlarından birinin bu son derece değişik sergisine denk gelmek büyük şansımız oldu. Sadece O’nun resimleri değil, bu yazıda bahsettiğim fotoğraf sanatçısı sevgilisi Dora Maar’ın çektiği fotoğraflar dahil, özel yaşamından kesitlerin de verildiği ve sanat kariyerini mükemmel biçimde kronolojik olarak anlatan bu serginin benzerlerinin diğer büyük sanatçılar için de yapıldığını belirtmeliyim. Corona virusu nedeniyle bir sonraki duyuruya kadar kapalı olacağı belirtilen ve Ocak 2021 başına kadar “Sonsuz gizem- Salvador Dali” ve “Hayal Mimarı- Gaudi” sergileri bulunan merkezin web adresini paylaşmadan geçmek istemem. https://www.carrieres-lumieres.com/fr/expositions

Bu sıra dışı sergiden sonra, bizim şu meşhur “Fransa’nın en güzel köyleri listesi”ndeki en değişik köylerden biri olan ve insana terk edilmişlik hissi yaşatan Le Baux de Provence’ı gezdik. Le Baux de Provence, tarihî önemi olan tepedeki kısmında sadece 20 küsur, aşağıda ise 500 kişiden az nüfusu, tek duvarı ayakta kalmış metruk binaları ile, gerçek değil de… adeta tiyatro dekoru izlenimini veren bir köy. Arnavut kaldırımı taşlarla döşeli yollarında atla dolaşabildiğiniz, kendinizi yüzyıllar öncesine ışınlanmış gibi hissettiğiniz tuhaf ve mistik bir mekan. Oldukça turistik hale gelmiş, tarihi milattan önce 6000 yılına dayandığı belirtilen köyün, muhteşem manzaraya sahip kalesi “Château des Baux”, küçük ama sıra dışı, içleri de son derece özgün şapel/kiliseleri, yöreye özgü el sanatının sergilendiği Santon (el yapımı heykelcikler) Müzesini görmeden ayrılmamanızı tavsiye ederim.

Beaux de Provence’a 10 km. mesafedeki Saint-Rémy-de-Provence’ı biz gezemedik ama ilginizi çekerse, Nostradamus’un burada doğduğunu ve dahi ressam Vincent Van Gogh’un da bir süre buradaki akıl hastanesinde tedavi gördüğünü belirtelim.

Olağanüstü doğal güzellikler, tarihi zenginlikler ve ışıklı renklerle dolu, insanı mistik hayallerle kuşatan, rüzgârıyla lavanta kokan, nefis şarap lezzetindeki bu tek kelime ile ŞAHANE bölgeyi anlatmaya çalıştığım ve ben yazdıkça uzayan bu gezi notunun son durağı, üç gece konakladığımız Aix en Provence olacak.

Milattan önce 123 yılında Romalılar tarafından kurulan Aix en Provence’ın 15.yy da Provence’ın  Floransa’sı haline geldiği, Zola, Stendhal, Cezanne gibi çok sayıda sanatçıyı kendisine çektiği belirtiliyor. Sanat ve kültür mirası zengin bu şehir, adım başı rastlanan gösterişli çeşmeleri, özgün Belle Époque yapıları, soylu, şık ve zengin insanlarıyla tanınıyor. Uluslar arası lirik sanat ve müzik, dans festivalleri bir yana, civarındaki çekim merkezleri, üzüm bağları ve şarap tesisleri ile her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor.

En önemli caddesi Cours Mirabeau, ünlü “Paroisse Cathédrale Saint Sauveur” Katedrali, La Rotonde meydanı ve çeşmesi, L’Hôtel De Ville meydanı ve çeşmesi, Place d’Albertas, Passage Agard, Tour de l’Horologe, Musée du Vieil-Aix gibi mekanları, Atelier de Cezanne, Musee Granet, Hôtel de Caumont, Gallifet Art Center gibi sanat merkezleriyle gösterişli dükkanların bulunduğu Mazarin bölgesi ile… meşhur badem ezmeli tatlısı Calisson d’Aix, çiftçi pazarlarında bulabileceğiniz envai çeşit yöreye özgü taze ot, bitki ve baharatlar, keçi peyniri ve Côte du Rhône şarabı gibi sayabileceğimiz onlarca özelliği ile bu şehir görülmeye layık. Aix en Provence’ın bilinen bir özelliği de, “sözde” ön ekini kullanmaya alışkın olduğumuz “Ermeni katliamı” adına dikilen anıtı. Şehirde gezdiğimiz mekanlar, şehrin en ünlü fıskiyeli ve Noel için ışıklandırılmış çeşmesini (La Rotonde) izleyerek akşam yemeğimizi yediğimiz tarihî La Rotonde Restoranı bir yana, gitmeden evvel yerini saptayıp, Fransa’yı terk etmeden önceki son sabah kahvemizi yudumladığımız mekan, benim gibi kitap ve kağıt meraklıları için biçilmiş kaftan olan uluslar arası nitelikte, kendine has Librairie Book In Bar oldu ki… size de aynısını hararetle tavsiye ederim.

Sağlıcakla… ve seyahatle kalasınız dilerim. Gezi fotoğrafları albümü için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen.

https://photos.app.goo.gl/zdUpaVMfu5sjahXe7

Önemli Not: Yörede sıklıkla rastlayacağınız “Domaine” (Şarap bağı) ve “Châteaux”lardan, değişik şaraplar, Provensal pazarlardan envai çeşit peynirler, kokular ve başta lavanta olmak üzere yöresel kuru otlar getirmeyi unutmayın.

Seçkin Bilgen Gültan

[1]Savunma amacıyla, dağ tepelerine kurulmuş, çoğunlukla bir kale ve surlarla çevrili, giriş-çıkışları denetlenen, su eksikliği ve kayalık toprak verimsizliği nedeniyle de yaşam koşullarının zorluğu, diğer taraftan olağanüstü güzel manzaraları ile bilinen, geçmişi çoğunlukla ortaçağ ve öncesine uzanan küçük yerleşimlere verilen isim.

HASTA LA VICTORIA SIEMPRE! KÜBA TEFRİKASI (1)

Hayatımın seyahatlerinden birine daha gittim nihayet 50 yaşımda. KÜBA. Yeryüzündeki biricik  “kurtarılmış bölge” gibi gelirdi bana. Dolayısıyla en çok merak ettiklerimden. Denizi, karası, insanı ve özellikle çocukları, gençlerini merak ediyordum. Romu ve purosu da cabası 🙂

Amma velakin, Kanada Toronto üzerinden gittiğimizden, kulağımızı tersinden göstermiş hissediyordum kendimi, bundan beteri ancak Japonya üzerinden gitmek olabilirdi hani 🙂 Her neyse neticede gidiş dönüş derken 20 bin km.’nin üzerinde yol yapmış olduk.

Dünyanın dört bir yerine seyahatini kendisi planlamak ve sonra da layıkıyla uygulamaktan en büyük hazzı duyan bendeniz ve Ali, bu defa Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği geziye katılmaya karar verdik. Hayatımızın ilk grup turu olacaktı, eee biraz endişeliydik açıkçası. Ne mutlu ki korktuğumuz başımıza gelmedi, birbirine pek te benzemeyen insanlardan oluşmakla birlikte, gruptaki herkes son derece uyumlu ve anlayışlı davrandı, hemen hiç bir sorun ya da tatsızlık yaşanmadı.

Yola koyulduğumuz 23 Nisan 2014’te biz de çocuklar kadar heyecanlı ve şendik. Ancak Toronto uçuşu tahminimin de ötesinde uzun sürünce, Kanada Havayollarının konforlu sayılabilecek seferinde bolca yemek, film seyretmek, kitap okumak ve hatta bilgisayarı kurcalamak beni kesmedi. Toronto’ya vardığımızda, sigaralarım tam anlamıyla gözümde tütüyordu. Basiretimiz bağlanıp ta Kanada için bildiğimiz vize yerine sadece transit vize almış olmamız gerçeğinden hareketle… havaalanı dışına çıkamayacağımız, dolayısıyla benim de sigara içemeyecek olduğum iddialarını çürütmek için elimden geleni tabii ki ardıma koymayacaktım. Pasaport işlemimizi gerçekleştiren hint asıllı olduğunu tahmin ettiğim zarif memureden, -işlemimi bitirdikten sonra tabii- sigara içmek için bana yer göstermesini rica ettim ve becerdim de. Dev boyutlardaki koskoca terminalin içinde tek bir zehirlenme odası dahi ayrılmamış olduğu için, binanın dışına çıkıp, sigaralarımı ardı ardına tüttürdüm ve geri dönüş için bildirdikleri 3. kata çıkıp tekrar polis kontrolünden geçmek zorunda kaldım. Lakin bu arada, biniş kartımı çoktan uçağın yolcu alacağı kapıya gitmiş olan Ali’de unutmuş olduğumdan… epey bir hadise yaratmış oldum. Garibim binanın bir ucundan, benim bulunduğum noktaya kartımı getirip beni geçirmek zorunda kaldı. Allahtan Havana uçağının kalkmasına daha vakit vardı da, başımıza daha beteri gelmedi. Neticede içtiğim sigaraların sağladığı geçici sükunet… kapıya vardığımızda tümüyle ortadan kalkmıştı denebilir. 18 sularında Havana’ya kalkan uçakta yerimizi aldık ancak bu defa pek te itibar görmedik açıkçası. Zira bu tayyare seferi, bizim güney sahillerine giden yerli turistlerin alışkın olduğu türden olup, daha ziyade ucuz tatilci Kanadalılara hizmet veriyordu. ABD’li turistler için daha yeni yeni Florida’dan düzenlenmeye başlanan ve pek te “meşru” olmayan tek tük  turların aksine, Küba’ya gelen uçakların büyük çoğunluğunu Kanada turları ve turistleri dolduruyormuş. 3 saatlik uçuş nihayet bittiğinde biz de adeta bitmiştik. Yerel saat 22:00 civarını gösterirken memlekette bir gün daha çoktan devrilmiş ve yeni bir akşam olmaktaydı.

Küba’ya ayak basar basmaz KIRMIZI hissettim kendimi. Biraz da ev sahiplerinin etkisiyle tabii.. zira havaalanı kıpkırmızı idi. Sütunları, deskleri, çerçeveleri vs. herşeyiyle kırmızıya boyanmış. Akşamın ilerleyen saatlerinde havanın hala o kadar sıcak olması da bu hissimi güçlendirdi. ABD’ye de seyahat eden, üstelik yarı ailesinin amerikalı  olması hasebiyle uzun süreli ve mükerrer vizesi bulunan bizlerin pasaportlarına, malum ambargo nedeniyle ilerde ABD’ye girişte sorun çıkarmaması bakımından hassasiyet gösterilerek Küba giriş/çıkış damgası vurulmayacak olduğu bildirilmişse de.. feci koyu bir makyajla kendini maskaraya çevirmiş olan kübalı genç hanım, gözümüzün içine baka baka ve gururla, damgasını pasaportlarımıza çaktı geçti. Ben de olsam aynısını yapardım ayrı mesele 🙂 İtiraf ederim, bizim de pek umurumuzda olmadı bu işlem.

Binadan dışarı çıktığımızda, açılan kızgın fırın kapağı misali, suratımıza vuran sıcak rüzgar, valizlerimize sorunsuz olarak kavuşmamızın, diğer bir deyişle yedek kıyafetlerimizin de bizimle gelmiş olmasının her şeyden daha mühim olduğu idrakimizi pekiştirdi. Kredi kartının pek te geçerli olmadığını bildiğimiz bu değişik memlekette harcamak üzere ihtiyacımız olan Convertible Peso (CUC) ları da havaalanındaki resmi döviz bürosu CADECA’dan edindikten ve grubun nihayet toparlanmasından sonra, bizi bekleyen sempatik yerel rehberimiz Amircal ve nazik otobüs şoförümüz Hassan ile birlikte otelimize yollandık. Yol boyunca etrafımızı saran köhne de olsa ihtişamını koruyan binalar ve sağımız solumuzdan çoğunlukla 8 silindir homurtusuyla  geçen eski amerikan arabalarına bakakaldık. Kalacağımız otel, devlete ait ve bu nedenle de doğru dürüst bakım ve onarım görmemiş, personeli devlet memurlarından oluşan, eski Havana’nın tam da göbeğindeki muhteşem bir binaydı. Hotel Plaza’nın ortak mekanları oldukça gösterişli olsa da… odaları için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

IMG_0765Hiç te az olmayan hacminin büyük bölümü, esasen ve maalesef yüksekliğinden kaynaklanan odanın konforundan geçtim, çağdaş ihtiyaçları karşılamak bakımından durumu, hiç te iç açıcı değildi doğrusu. Her türlü koşula hazırlıklı biçimde gelen bizler için bile bir parça şok ediciydi yani. Elektrik düzeneği ve prizlerinin, ülkenin ABD mandası altındaki  yıllarından kalma olduğunu öğrendiğimiz için, adaptörümüzü de getirmiş olmamız yetmedi, yandaki fotoğrafta göreceğiniz yöntem sayesinde elektriğe kavuşabildik.

Onca yorgunluğun üzerine, yattığımız yatak döşeğin durumu aynı etkiyi yaratmadı gerçi ve hani derler ya…. “o ilk gece yattığımız yeri beğendik :)”

Havana’daki ilk sabahımızda makul saatte uyanıp, yine hiç te beğenilesi olmayan kahvaltımızı ederken otelin çatı katından muhtelif kent fotoğrafları çektikten,  kapı önünde bekleşen kadınlı erkekli birkaç yaşlı dilenciye kendimizi zorlayarak direndikten sonra ilk ziyaretimizi, tarihi bir Puro fabrikasına yaptık. Ticari sır olarak nitelendiği için olsa gerek, fabrikanın içinde çekim yapmamıza izin verilmedi. Biz de dünyada puro üretimi bakımından “tek geçilecek” bu güzel ülkenin bu kadim sürecini, zihnimize kaydetmekle yetindik.

Birkaç katlı binanın geniş salonlarında nerdeyse asırlık olduğu izlenimini veren bir düzende, farklı gruplar halinde iş bölümüne uygun olarak, bir yandan kendilerine önündeki mikrofondan,  sabahları gazete, sonrasında  ise klasikler dahil roman, kitap okuyan devlet memuru “OKUYUCU”larını dinler, diğer yandan kendi purolarını tüttürürken işlerini ciddiyetle yapan kadınlı erkekli, farklı yaşlardaki emekçileri izlerken oldukça etkilendik. İlk ziyaret ettiğimiz salonda, temel ham madde tütün yapraklarını, puroların imal edilme yöntemine uygun olarak sınıflandırarak balyalayan, çoğunlukla kadınlardan oluşan bir grubu izledik.

Küba’lı kadınların bacaklarıyla purolar arasındaki ilişki 🙂 dünyada bilindiğinin aksine, esasen bu gruplarla sınırlı. Diğer bir ifadeyle, bugün gelinen düzende, puroların sarılma işlemi değil, sadece tütün yapraklarının ayrıştırılması aşamasında kübalı kadınların kucakları ve bacaklarından bahsedilebilir. İkili olarak karşılıklı oturma düzeninde, önlerine, yanlarına, aralarına yerleştirilmiş kocaman leğenlerin de manzarayı epey sıradanlaştırdığını ve hayallerimizi bir parça yıktığını söylemeden geçemeyeceğim. İkinci aşama olan sarma işlemini gerçekleştirenler ise, 9-10 ay civarında eğitim aldıktan sonra, bir diğer salonda yan yana dizilmiş tezgahlar üzerinde puroları sarıp, bir nevi mengeneye sokanlar, ekseriyetle genç-orta yaş Kübalı erkeklerden ibaret. Esasen devlet memuru olan bu emekçilerin her gün en az 100 puro sarmaları bekleniyormuş ve üzerinde imal ettikleri için de maaşlarına ilaveten prim aldıkları belirtiliyor. % 10 ölçüsünde de kendilerine puro ayırabiliyorlarmış. Bu kadar isim yapmış, dünyaya nam salmış bir sektördeki üretim için, tahmin edersiniz ki… kalite kontrol son derece önemli. Ez cümle, üretilen her bir tek puronun, muhtelif markaların (Cohiba, Monte Cristo, Romeo Y Julieta  vb) farklı ölçekteki “Standart” puroları boyutunda hazırlanmış ilgili şablonundan, kaymak gibi geçmesi bekleniyor… bu niteliğin sağlanmadığı purolar da, işte o bahsettiğim işçiye verilen % 10’u oluşturuyormuş. Fabrikayı gezer, tezgahlarının başında nasıl yaptıklarını izlerken, işçilerin kendilerine ayırdıkları puroları bize satmak istediklerini… ancak bizim, rehberimizin önerisiyle satın almadığımızı belirtmiş olayım. Kalite kontrolun, sadece boyut bakımından değil, “İÇİM” açısından da sağlanması için, fabrikada yine devlet memuru “İÇİCİ” personel var. Bu adamların işi gücü, sizin anlayacağınız… Puro içmekten ibaret. Sıkı bir sigara tiryakisi olduğum halde, hani bu kadro değilse de, “OKUYUCU” kadrosunda çalışmak isteyeceğim bir düzenden bahsediyorum :). Bahse konu içici kalite kontrol personelinde rastlanan hastalıkları sorguladığımızda, beklediğimiz ve korktuğumuz yanıtı almadık. Öyle akciğer kanseri filan olmuyorlarmış, istatistiklerde bu gruba özel tehlikeli bir hastalık durumu oluşmamış. Zira puro, ciğerlere çekilerek tüketilen bir tütün ürünü değil. Bunu öğrendiğimde aklıma her nedense… bizim merdiven altı kot taşlama tesislerinde, oto boya tamirhaneleri ve yeraltı madenlerinde sigortasız ve sağlık güvencesiz çalışıp genç yaşta silikozis kurbanı olan zavallı, çaresiz insanlarımız geldi.

Evet Küba’yı, başkenti Havana’yı bile bizim şehirlerimizle kıyaslamak mümkün değil, hele ki cepheleri aynalı cam kaplı gökdelenleri, nefret edilesi AVM’leri gün geçtikçe pıtrak gibi çoğalan ve hani tabiri caizse canına okunan İstanbul ile!

Yani diyeceğim o ki : Göz kamaştıran pırıltılı alışveriş ve eğlence mekanlarında “cahilim ama para bende” mottosunu benimsemiş faydasız mı faydasız, kıymeti kendinden menkul artiz takımı, magazinel figürleri, reklamlarda oynayan işadamı müsveddeleri, 800 bin dolarlık saat takan, karılarının, sıradan ameliyatları için “RABBİM Amerika dedi” rüyası gören hükümet üyeleri, ABD’de anadolu kaplanları burslarıyla okuyan, gemiciklere, milyar dolarlık onlarca villaya sahip “mağdur” başbakan çocuklarının karşısında;

Kentin en ücra köşesinde yaşam koşullarının ağırlığı altında inleyen, eğitim alamayan, çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan, dinî, kültürel ve geleneksel baskıların altında ezilip, hatta canına kastedilen, sağlık sorunlarına gerçek çözüm bulamayan, bütün ülke yönetimine hakim o “Dostlar alışverişte görsün” zihniyetinin sıradan mağdurları olarak, hastanelerin “Acil Giriş”leri önünde çömelerek bekleşen ve neticede yine tedavi olamayan insanları olan bir memleket değil Küba. En azından şimdilik değil! Umarım değişmez bu tablo.

Tam aksine, onca yoksunluğa ve ABD’nin yıllardır sürdürdüğü acımasız ambargoya rağmen, iki temel sorununu çözmüş Küba yönetimi ve halkı. Eğitim ve Sağlık. Küba’da okur yazarlık oranı % 99.8 ve dünyada en yüksek 10. ülke, ömür ise 78 yıl. Birleşmiş Milletlerde bir türlü çözüm üretilemeyen ambargo nedeniyle ilaç üretiminde elzem olan onlarca hammaddeyi getirtemedikleri ve ilaç sıkıntısı yaşadıkları halde, özellikle sağlık sektöründe çalışan son derece yetkin insangücü ve etkin sağlık sistemi sayesinde bütün vatandaşlarının, eşit koşullarda bu temel hizmeti alabildikleri ve her yıl binlerce başarılı doktor yetiştiren bir ülke. Bizdeki gibi baktığı hasta sayısına ve operasyona dönük olarak hekim maaşların belirlendiği… sistemin tümüyle sayısallaştırılarak, kalitesizliğin doruk noktasına vardığı bir sağlık sisteminden muzdarip değil Küba halkı.

Devamı gelecek…

SLOVENYA – HIRVATİSTAN

Deniz ve Güneşle gelen TÜM RENKLER – Adriyatik sahilleri

Göl, Sis ve Karla bütünleşen onlarca tonuyla gözalabildiğine BEYAZ – Alpler

 “3 kısacık günde 4 mevsim birden yaşanır mı?” sorusuna yanıt oldu bu enfes seyahat. Hem de nasıl…. Ve de nasıl DOLU DOLU yaşanır. Seyahat planımıza göre 26 Kasım Çarşamba günü Slovenya’ya uçacaktık. Sabahın kör karanlığında uyanıp, sisler altındaki yollara düştük. Ankara havalimanını, sisiyle meşhur Esenboğa ilçesine kurduran kafaları bir kez daha minnetle (!) anarken, Ankara savaşı esnasında Timur’un fillerinin, ismini yine Timurlenk’in bir komutanından (İsenBoga) alan bu beldenin sisleri altında gizlendiğini hatırladık. Üstüne üstlük, son yıllarda milyonlarca dolara malolan yeni terminali buraya inşa etmek yerine, şehrin güneyine ikinci bir havalimanı neden yapılmadı ki diye hayıflandık. Ankara’nın ikinci bir havalimanına gereksiniminin olmayacağı sanılıyor olsa gerek. Herneyse, neticede çaresiz ve bıkkın bir halde havaalanında beklemeye başladık, sis bir türlü dağılmadı, beklenen oldu ve hava koşulları nedeniyle uçağımızın kalkamayacağı bildirildi. Haydi bakalım.. tırıs tırıs valizini uçaktan indirtir, geri dönersin şehre. Venedik’te otel odanı ayırtmışsın, hatta tekne gezisine para yatırmışsın ne gam? Gidemediğin halde uykusuz kaldığına mı yanarsın? Ertesi gün tekrar deneyip denemeyeceğine karar veremediğine mi? Yine de moralimizi bozmayıp, işi şansa bırakmaya karar verdik. THY’nin şehirdeki ofisine uğradık, bir sonraki gün için uçakta yer olduğunu öğrenince, biletleri değiştirdik ve o gece, Venedik’teki oteldeki odamıza para ödeyip… Ankara’daki sıcak yatağımızda uyuduk. 27’si sabahın 5’inde ayaklandık, aynı terane tekrar. Neyse ki bu defa herşey yolunda gitti ve keyfimiz yerine geldi. Ljubljana havalanına vardığımızda saat sadece 11:30’du ve hava da günlük güneşlik, ama serindi. Doğruca kiraladığımız arabayı almaya gittik ve PO-E-1-271 plakalı metalik gri renkli Opel Corsa’mıza binip derhal yollara düştük. Otoyol üzerinden ve hiç bir yere uğramadan ver elini Piran. Yollar son derece konforlu ve bakımlı, yönlendirmeler de gayet iyiydi. İlk durağımız Slovenya’nın şirin kentlerinden biri olan Koper oldu. Aslında durak demek yanlış olur zira kenarından geçerek, yine sahil şeridinde Hırvatistan yönündeki İzola’ya yöneldik. İzola’nın içinden geçtiğimiz için şehri görme olanağımız oldu ama duraklamadık. Zira, hedefimiz çok açıktı, biran evvel Piran’a ulaşmaya çalışıyorduk. Otoyoldan çıktığımız andan itibaren manzaramız da çok güzelleşmişti. Yüksek çam ağaçları, Akdeniz bitki örtüsünü hatırlattı. Güneşin de tüm parlaklığıyla varlığı, bu yolculuğu son derece keyifli bir hale getirdi.

 PİRAN YAT LİMANI

Piran’da arabamızı şehir girişindeki parkyerine bıraktıktan sonra birkaç sefer geri dönüp unuttuklarımızı alıp, fotoğraf makinalarının pil sorunlarını giderdikten sonra nihayet şehre ulaştık. Küçük bir koya yerleşik olmasına rağmen, oldukça zengin bir yat limanına sahip olan Piran, bir meydan (Tartini meydanı) çevresinde denize nazır ve anfitiyatro düzeninde dizilmiş rengarenk evleri, tarihi yapıları ile gerçekten görülesi bir yer. Mevsim itibariyle şanslıydık ki, yerleşik nüfusu sadece 4,500 olan bu sevimli kasaba hiç kalabalık değildi ve yöre halkının dışında, “tatilciler” yerine sadece, az sayıda bizim gibi “meraklı turist” vardı. Hardal sarısı enfes bir renge boyalı tiyatro binası ve kafesini (ki turumuzun sonunda burada oturup birer sıcak çikolata içerken güneşin güzelim batışını izledik) geçtikten sonra denizi solumuza alıp sahil yolunu takip ettiğimizde, yaz aylarında asıl hareketli olan mekanların birbiri peşisıra dizildiğini gördük. Burnu dönüp ilerlediğimizde Kasım ayının sonunda balık adam kıyafetlerini giymiş dalmaya hazırlanan tiplere rastladık. Adriyatik denizinin açık manzarasına sahip bu kentin enteresan tarafı, sağınıza baktığınızda İtalya, solunuzda ise Hırvatistan sahillerini görmek mümkün. Zira, Slovenya’nın bu güzel sahil şeridinden kapabildiği mesafe sadece 46 km. imiş. Sahil yolunun sona erdiği, karşımıza çıkan tel örgülerden anlaşılınca, sağdan evlerin arasına girerek, şehrin ara sokaklarına daldık. Ara sokak dediysek, yanyana ancak iki kişinin yürüyebildiği olağanüstü dar geçitlerde, pencerelere asılı temiz çamaşırlar ve küçük saksılardaki rengarenk çiçekler arasında dolaştık. Bir labirenti andırsa da, saptığınız bütün yolların neticede Tartini meydanına çıkacağı güvenini veren bir gezinti oldu. Kaybolmaktan çekinmeyeceğiniz, zira bunu isteseniz de beceremeyeceğinizi düşündüren bu küçük kentte, görülmesi gereken yerler, sadece ulaştığınız kilise, kale, manastır vb. tarihi yapılar değil, bu ara sokaklar. Zira mekânın ruhu, bu sokaklarda saklı. (bkz. fotoğraf albümleri bölümü)

 

 

 

 

 

 

 

7. yy’da yapıldığı söylenen surlarının bir kısmını hala görebildiğiniz tepedeki kaleye tırmanmak meşakkatli bir iş. Biz naçizane, dar zamanda kalenin St. George (Cerkev sv. Jurija) Katedralinden albümdeki resimde verilen görünüşüyle yetinmek durumunda kaldık. Milâttan önceki çağlardan beri, çifçiler, balıkçılar ve korsanların yerleşim yeri olan Piran, 6-7. yüzyıllarda barbar kabilelerin istilalarına karşı daha korunaklı hale getirilmiş ve nihayet 952 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlanmış.

Bu küçücük ama son derece etkileyici kent, hatta kasabada geçirdiğimiz günü ve güneşin o olağanüstü güzellikteki batışını, diğer bir deyişle 27 Kasım 2008 Perşembe gününü unutacağımızı hiç sanmıyorum. Piran’dan ayrıldığımızda güneş batmış, gün kararmak üzereydi. Hemen yanıbaşındaki Portoroz, bizim gibi yerel ve gelenekseli görme ve öğrenme meraklılarından ziyade, çok katlı ve bol yıldızlı oteller ve onların casinolarında vakit geçirmekten hoşlanan turistleri cezbedecek bir belde. Deniz kenarına sıra sıra dizilmiş gözalıcı renklere boyanmış otelleri, ışıl ışıl neonları yanıp sönen Casinoları ile Piran’ın tam aksine, “günümüz”ün bir ürünü, yansıması yapay, kendi türünde sıradan ve “terk”e değer. Biz de öyle yaptık ve sahil yolunu arabayla katedip, derhal uzaklaştık. Yine de bir fikir vermek bakımından, buraya bir resim koymak gerekir.

Seyahatin başındaki aksilikler yüzünden Venediği rotadan çıkarmak zorunda kaldığımızda rezervasyon iptallerinde yaşadığımız sorunlar nedeniyle, 27’si akşamı için otelde rezervasyon yaptırmamıştık. Diğer bir deyişle, 27 Kasım Perşembe akşamı, hani derler ya “yatacak yerimiz bile yoktu” ve o geceyi geçirebileceğimiz temiz ve sıcaksuyu olan bir mekan bulmak zorundaydık. Seyahat öncesinde yaptığım Internet araştırması sayesinde elimde bulundurduğum birkaç konaklama adresinden, en maceralı olanını denemeye karar verdik. Hırvatistan’a geçip, Buje kenti yakınlarındaki “Casa Romantica La Parenzana” ya doğru düştük yollara. Sadece 15 km. kadar gittikten sonra tabelaları dikkatle izleyerek vardığımız yol, ürkütücü olacak kadar karanlık, tehlikeli olacak kadar dar ve doğru yolda ilerlediğimizden şüphe ettirecek kadar ıssızdı. Üstelik anayol sayılabilecek olan yoldan da epeyce sapmış, bir bilinmeze doğru gidiyorduk akşamın köründe. Nihayet, sadece birkaç evin soluk ışıklarını gördüğümüzde kendimizi Picadilly Meydanı’na çıkmış kadar iyi hissettiğimizi itiraf etmeliyim. Köyün hemen girişinde karşımıza çıkan iri taş binanın görece parlak ışıkları ve üstelik penceresinden göründüğü kadarıyla keyifli bir yemek yiyen 6 kişilik grupla karşılaşınca, gezegende “artık yalnız değiliz” mutluluğuna eriştik. Yine de, aradığımız 3 yıldızlı otelin (daha ziyade çiftlik evinden bozma pansiyon diyelim) burası olacağına ihtimal vermedik ve sadece bir arabanın sığabildiği mevcut bulunan tek patikadan ilerlemeyi sürdürdük. Minyatür köyün bir elin parmaklarını geçmez sayıdaki ışıkları da geride kalıp, tekrar karanlıklara gömülünce aynen geri dönüp, restoran olduğunu tahmin ettiğimiz binadakilere aradığımız yeri sormaya karar verdik. Evet, burası bir restorandı ve ortalıkta görünen tek garson olan genç, sorduğumuz ismi duyunca, “tam da orada bulunuyorsunuz” demez mi? Bir aile işletmesi olan tesis gerçekten mükemmel bir seçim oldu. Her bakımdan sıcacık restoranında (Konoba) içtiğimiz nefis, yerel kırmızı şarap eşliğinde yediğimiz bu bölgeye özgü Čripnja (önümüzde yanan şöminede pişen et) ve mükemmel truffles (kanaatimce en lezzetli mantar cinsi) ve tabii olmazsa olmaz muhtelif sosis çeşitleriyle hem karnımızı, hem de gözümüzü doyurduk.

 

 

 

 

 

 

Ertesi sabah erkenden Hırvatistan’dan ayrılarak, daha kısa bir yol üzerinden sadece 45 dakika sonra Trieste’ye vardık. Trieste hüzünlü ve yaşlı bir şehir ve güzel. Habsburg hanedanının yazlık kenti hakkında seyahate çıkmadan evvel Internetten derlediğim Itinary’i Ali’nin eline tutuşturduktan sonra bana düşen, onun peşisıra yürümükten ibaretti. Hala Adriyatik sahillerinde olmamıza rağmen, hava çok sertleştiğinden, trençkotlarımızı bavula yerleştirip, kayak montlarımıza sığındık. Gerçekten de hava birdenbire çok soğumuştu. Günboyu hareket halinde olmamıza rağmen hep üşüdüm. Meşhur “Piazza del Unita” dışında kalan şehir arazisi tırmanma gerektiriyordu. Biz de şehrin tepesine tırmandık oradaki kilise, katedral ve kaleyi tavaf ettikten sonra daracık merdivenler ve sokaklardan dolana dolana aşağıya kadar indik. (Devamı gelecek…)

Şimdilik… fotoğraflar için adres:

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565381043031416769

Sağlıcakla.

BLED MACERASI

Adriyatik denizi kıyılarından kalkıp kuzey istikametinde Dinar Alplerinin eteklerindeki Bled gölüne gitmek için, 28 Kasım 2008 akşam saatlerinde Trieste’den yola çıktık. Gerçek gezginler gibi, sadece iki minik el çantası taşımakla birlikte; teçhizat bakımından Akdeniz ikliminden, Orta Avrupa’nın Kasım sonu hava koşullarına değin hazırlıklı gelmiş olmanın huzuru içimizde, sevimli kiralık arabamızın da bizi her türlü doğa ve yol koşullarında yarı yolda bırakmayacağı güveni bir parça da olsa dışımızda… yağmur altında başladığımız yolculuk, yarım saat kadar bile geçmemişti ki, karın en şiddetli biçimde bastırdığı bir yol macerasına dönüştü.

Hayatımda gördüğüm en yoğun kar yağışı yüzünden, sanki bakımlı bir otoyolda değil de… son derece koyu bir gece karanlığında bizi kilometrekarelerce bembeyaz çevrelerken, sadece birkaç metrelik bir görüş mesafesine elveren bir çölde ilerliyorduk. Son sürat çalıştıkları halde, beyaz fırtınayı bertaraf etmeye yetişemeyen silecekler için elden gelen birşey yoktu. Akan trafiğe rağmen, yolu saniyeler içinde tekrar boydan boya kaplayan beyaz örtüde güvenle ilerlemek adına, zincir takma zaruretini değerlendirebilmek ve doğrusu bir parça olsun güven tazelemek için, rastladığımız ilk servis istasyonu/markete kendimizi dar attık. Benim bütün ısrarıma rağmen Ali, istasyondaki sloven vatandaşlarla yaptığı konuşmalar neticesinde, “Zincir takmamızın gerekli olmadığına” kanaat getirdi. Her zamanki gibi sözümü (yine!) dinletememiş olmanın verdiği iç sıkıntısına çare olması bir yana, çocuklarımızı öksüz bırakmamak bakımından, “olur a yolda/belde arabanın içinde mahsur kalırsak” diye… ben de markette yiyecek ve içecek namına her ne satılıyorsa işte eğer, onların hepiciğini aldım ve sanırım bir mangaya 3 gün yetecek kadar erzağı arabaya depoladım ve tabii tahmin edersiniz ki, benzin deposunu taşacak ölçüde doldurtturdum.

Aslında bilemediniz 1-1.5 saat içinde katedilmesi gereken yol, yanlış hatırlamıyorsam 2.5 saatten fazla  zaman aldı. Bu arada Bled gölüne dönüş sapağını kaçırıp, hızımızı (artık nasıl bir hız ise o! J) alamadan kendimizi Avusturya’da bulmaktan da endişe ediyorduk doğrusu. Bu arada, Bled gölü Alplerin eteklerinde de olsa, otoyoldan çıktıktan sonra bir süre tırmanmamız gerekeceğini tahmin ediyor olmam, adeta bir karabasan gibi üzerime çökmüştü. Neyseki karşılaştığımız bugi bugiler başedilebilir ölçülerdeydi.

Bled, tüm ağaçları, evleri, aklınıza gelebilecek her türlü nesnesi bütünüyle olağanüstü temiz ve yumuşacık bir izlenim veren kardan örtü altında kalmış o şirin mi şirin kasaba, sarı ve sıcacık sokak lambaları altında adeta bir masal dekoru gibi çıkıverdi karşımıza. Ne var ki, rezervasyon yaptırdığım göl kenarındaki otele gidiş istikameti olduğunu düşündüğümüz anacadde kenarındaki tek tük evlerdeki kimi soluk ışıklar ile, yanıp sönen trafik lambaları misali, insana medeniyeti çağrıştıran teçhizat ta olmasa…  biz yolda iken 3. Dünya harbinin çıkmış olup, Bled halkının da kasabayı çoktan terketmiş olduğuna kanaat getirecektim neredeyse. Zira inanılır gibi değil ama… gölün kenarına inene kadar geçtiğimiz yolda tek bir insan evladına rastlamadık desem? Dedim ya… hollywood westernlerindeki hayalet kasabalar kadar ıssız bir yere gelmiştik ve saat sadece akşamın 9:30 civarıydı. Herneyse, yol/iz sorabileceğimiz kimseye rastlayamadığımız için başımızın çaresine baktık, allah tarafından elimizdeki haritalardan birinde kalacağımız otelin yeri işaretlenmişti ve tam da göl kenarındaydı da bulabildik neticede. Bulduk bulmasına da… otel girişini işaret eden tabelayı takiben ilerlediğimiz yolda, tek bir araba lastik izi, yolun sonunda eriştiğimiz otel parkyeri olması gereken yerde de tek bir araba dahi yoktu. Ehhh… buradan kolaylıkla tahmin edersiniz ki, resepsiyon vs.. den  geçtim, tek bir görevli dahi ortalarda görünmüyordu ve otel tümüyle karanlıklar içindeydi. Hani, önce “ahh işte sıra bizdeymiş bu defa, slovenler bize kamera şakası yapıyorlar” diye düşündümse de, biz şaşkın şaşkın otelin etrafında dört dönerken hadisenin “şaka gibi” olmakla birlikte, son derece “gerçek” olduğuna nihayet ayıldık. Elimizdeki tek veri, ana giriş kapısı olması kuvvetle muhtemel, soluk ve de donuk buzlu kapı üzerine asılmış bir kağıtta yazan telefon numarasıydı. Tabii derhal cep telefonlarımıza sarılıp defalarca aramamıza, denediğimiz her yeni numaraya (ülke kodu, şehir kodu ekle kaldır vs) rağmen, hiç bir sonuç elde edemedik. Rezervasyonumuzu sadece 1-2 hafta kadar önce bizzat yaptırmış olmam yetmezmiş gibi, gereken tüm teyid epostalarını da çoktan edinmiş olmam hasebiyle, AB üyesi bir ülkede başımıza bunların gelebileceğine hakikaten inanamıyordum.  Bizim gibi, dünyanın her neresine olursa olsun mutlaka kendi çabaları ve organizasyonu ile mükemmel seyahat eden, bu bakımdan son derece deneyimli adeta tur rehberleri kadar becerikli bir ikilinin karşı karşıya kalacağı bir vaziyet değildi bu. Üstelik bize reva da değildi be yahu!

Neyse ki, her türlü macera merakına (yoksa düşkünlüğü mü demeliydim?) rağmen, sağlamcılıktan da nasibini hayli almış bendeniz, Ali’nin 50. Yaşgününü idrak etmesini planladığım bu bir iki günlük konaklamayı riske atmamış ve rezervasyonumuzu, Bled gölünde biri 3, diğeri 4 ve nihayet biri de 5 yıldızlı olmak üzere 3 oteli birden bulunan meşhur bir otel zincirinden yaptırmıştım. En kötü ihtimalle, aynı beldedeki diğer iki otelden birinde kalacaktık, ya da otel müdürü bizi evinde konuk edecekti artık napalım?

Bizim seçtiğimiz 3 yıldızlı otelin ve de aynı yolun karşısında bulduğumuz 5 yıldızlısının da kapısında aynı kağıt parçası ve telefon numarasıyla karşılaşınca, şehrin iç taraflarında biryerlerde olduğunu tahmin ettiğim 4 yıldızlının peşine düşmektense, doğrudan Polis karakoluna ya da turist infoya gidip sormayı teklif ettiysem de… Ali’yi yine ikna edemedim. İtiraf etmeliyim ki, bu kasabada bir polis karakolu, hele ki bir INFO bulmak, oteli bulmaktan çok daha zor olacaktı muhtemelen ve civarda ışığı yanan mekanların tamamı Bar kılıklı yerlerdi ama her nedense hiçbirinin kapısı da, çalınsa açılacak gibi görünmüyordu. Dedim ya… Bütün kasaba halkı, bir doğal afet ya da savaş arifesindeymişçesine kendini bulunduğu mekana kitlemiş, hatta sığınağa inmiş ve dış dünyayla bağlantısını adeta kesmiş gibiydi.

Her neyse, neticede geldiğimiz yoldan geri dönme çabalarımız (zira tırmanma gerektiriyordu) bir yana, aniden bir mucize gerçekleşti ve bizzzzz, ihtiyacını gidermesi için köpeğini dışarı çıkarmış bir insanoğluna rastladık desem… Bu adamcağızı görür görmez bizim nasıl aniden durup, benim, saniyeler içinde -sanki babama rastlamış gibi- adamın üstüne nasıl atladığımı siz tahmin ediverin. Böylesi ıssız, sessiz, adeta ÖLÜ bir kasabada mutlu mesut huzur içinde karlar altında köpeğiyle yürürken adamcağızın başına gelene bakın. Üstüne atlayan deli bir kadın ve kadının yolun tam ortasında ZANK diye durdurduğu arabası içindeki kocası yetmezmiş gibi.. O arabanın arkasında da, saniyeler içinde (ama biz bu adamcağıza rastladıktan sonra) nerden peydahlandığı anlaşılmayan heyula gibi bir kar küreme aracı ile, bu makinenin yoldan çekilmemiz için kornaya basıp duran densiz sürücüsü. Neye uğradığını şaşıran adamcağız neyse ki son derece düzgün ve anlayışlı birisi çıktı, benim halimden korkup kaçmadı. Yavaş yavaş normale döndük hep birlikte (bu esnada benim adamın yakasına yapışmış bir vaziyette olduğumu söylemem gerekir mi bilemedim), önce Ali arabayı yol ortasından çekti, bilahare, hiç bir halta yaramayan kar küreyicisi ve de onun gıcık şöförü kayboldu. Köpekli adama ingilizce olarak başımıza gelenleri özetleyip, telefon numarasını eline tutuşturduğumda, her nedense bilemedim ama, durduk yerde bana “Siz Yahudi misiniz?” dedi. Bir parça şaşkınlık emaresi göstermekle birlikte (yahu alnımda mı yazıyor ki?) bu sıkışıklıkta adama “sayılır… yani anneannem öyleydi” filan deyip konuyu dağıtmadım tabii. Kısaca HAYIR Türküz deyip kendisini asıl meselemize döndürdüm. En nihayet adamcağız verdiğim numaranın dilinden anlayıp, benim cep telefonumdan mekanik olmayan bir takım seslere ulaştı, ulaşmakla kalmayıp karşısına çıkan her kimse eğer, işte onu epey bir azarladı anladığım kadarıyla zira “Turco, Murco” deyip bağırıyordu sloven dilinde. “Sizin perişan ettiğiniz iki türkle birlikteyim, ne yapmaları gerekiyorsa söyleyin” filan diyordu zahir. Uzun lafın kısası, bu defa benim her nedense yahudi olduğunu düşünmeye başladığım Sloven vatandaş, bize meşhur otel zincirinin 4 yıldızlı otelinin yerini tarif etti, biz de tanrıya çok şükür, elimizle koymuşçasına kolaylıkla bulduk.

Evet anlaşıldı ki, sahip olduğu yatak kapasitesini yılın o mevsiminde dolduramayan işletmeciler, 3 ve 5 yıldızlı otellerine rezervasyon yaptırmış olan tüm müşterilerini açık tutttukları bu tesiste ağırlıyorlardı ve kasabanın tamamına inat, gecenin ilerleyen saatlerinde dahi,  bu otelin içi de, -genel mekanlardaki sigara yasağı nedeniyle- dışı da insan kaynıyordu. Bu insan kalabalığı, ortalama 1 m. uzunluğundaki enfes bacaklarını sadece 20 cm. Uzunluğundaki mini etekleri altında gizlemeye çalışan diyemiyciğim, sergileyen envai çeşit güzel kadınlar nedeniyle Ali’yi çok ilgilendirdiyse de… bendenizin zihni, herhangi bir olumsuzluk ihtimaline istinaden Otel yetkilileriyle hangi konuşmaları yapıp, hangi ağır cezaları vermem gerektiğini düşünmekten ötürü fena halde karışıktı. Birkaç gündür yaşadığımız macera ve sürekli olarak değişen hava koşullarının da etkisiyle olsa gerek… sanki alternatifimiz varmış gibi (bak bak şuna, şu kendini bilmeze) herşeyi göze alıp, ilk iş olarak, karşıma çıkan ilk resepsiyon görevlisini fena halde haşladım. Bunun karşılığında sersem adamın bana “Ama nasıl olur? Seyahat acentanız size bu durumu bildirmemiş olamaz vs… “ demesiyle birlikte…. Ben delirip, “Sen baksana bakiim bana, o seyahat acentası bizzat ben oluyorum zira biz, yüksek müsaadenle (bunu ingilizce olarak tam da böyle ifade edememiş olabilirim J)  acentasız, tur operatörsüz seyahat edenlerdeniz” deyince… Akan sular durdu, aniden süt dökmüş kediye dönüşen adamcağız, bu defa, tam da rezerve ettiğim “nitelikte” (bunun açılımı gölü gören ve daha da önemlisi, “sigara içilebilir bir oda” oluyordu ama her nedense adam, SİGARA lafını ağzına bile almazken bana bir göz kırpmakla yetindi) bir odanın bizi beklediğini bildirdi. Evet neticeye gelirsek, biz epey bir uğraşı ve de mücadele sonunda Bled gölünü gören ve de bendenizin mebzul miktarda sigara tüketebileceği konforlu bir odaya (sigaraları maalesef balkonda içtim o soğukta) 3 yıldızlı oda ücreti ödemek suretiyle kavuşmuş olduk.

Bu seyahatten hatrımda kalanlar işte bunlardı. Tabiidir ki Bled’de ikamet etmekle birlikte Lubliana’yı da tavaf ettik ve dahi… yol inşaatları nedeniyle kaybolduğumuz için, muhtelif kırsal slovenya köy ve kasabalarını da görüverdik ama, buraya yazılacak macera bundan ibarettir. Görüleceklere gelince…  onlarcasının fotoğraf adresini aşağıda verdim;

 

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565458535696532321

Sağlıcakla, SEYAHATLE…

SEMERKAND’I GÖRMEDEN ÖLMEYİN

 

Parçalanmadan önceki haliyle SSCB’nin başkenti Moskova ile, Özbekistan topraklarına 1990 yılında yaptığım unutulmaz bir seyahati yazmaya karar verdim. Bu seyahat tefrikasına Moskova ile değil, kanaatimce çok daha ilginç olan diğerleriyle başlamalıyım.

Özbekistan’da, eski Sovyetler Birliği’nin 4. büyük şehri Taşkent merkez üs kalacak şekilde, Semerkant, Buhara ve vizemiz bulunmadığı halde Hiva’ya gitmek istiyoruz. Yani Orta-Asya’da 32 şehir/kasaba’dan geçen İpek yolu’nun bir bölümünü dolaşmak niyetindeyiz. Bir Özbek atasözüne şöyle diyor ;

“Evrende iki büyük yol vardır. Gökyüzünde Samanyolu, yeryüzünde İpek Yolu…’

Semerkant’a yapacağımız yolculuk için Intourist (SSCB’nin o tarihlerdeki Resmî Turizm Örgütü) kanalıyla sağlanan bir turist rehberi bize eşlik edecek, adı “Nataşa”, bu bizim ona taktığımız bir isim değil gerçekten adı bu. Ancak bu kadın, bizim derhal gözümüzde canlandırabildiğimiz, İstanbul ve Karadeniz’de sıkça rastladıklarımıza, hemen hiç benzemiyor. Benzeseydi, benim yol arkadaşlarım pek sevineceklerdi ya… (şaka, şaka) ne yapalım, benzeyenleri turist rehberliği yapmıyor olsa gerek 

Amortisörleri, üstüne üstlük koltuk yayları da bozuk, Sovyet yapımı bir binek otomobilde, arkada 3 kişi biz, önde de şoförümüz ve sevgili rehberimizle, sıkış tepiş bir şekilde, -ki bu tepiş durumu tahmin edersiniz ki bize mahsus-, her 40 m. de bir bilhassa  kesik bırakılmış beton (asfalt elastikiyeti olmadığından beton kendisi kırılmasın diye kesik kesik dökülmüş) üzerinde sarsıla zıplaya Semerkant’a varıyoruz.

Semerkant ya da bir kısım şair ve tarihçinin deyişiyle “Doğu’nun Roma’sı” çok özel bir yer. Moğol istilasından evvel bu şehirde 400,000 kişinin yaşadığı söyleniyor. “Aksak Timur” ya da bir diğer adıyla “Mavera-ün-nehir’in hükümdarı Timurlenk”in başkentinde 14. ve 15. yüzyıllardan kalma sayısız tarihi bina ve esere rastlıyorsunuz. Timur hakkında varılan yargılara bakacak olursak; “Fethetmesini bilir ama muhafazasını asla!”, yine benzeri şekilde “Yıkmasını bilir ama yapmasını asla!”. Oysa ki ben, bu yargıların doğru olmadığını düşünüyorum. Timur ve onun dönemi için bir değerlendirme yapıldığında benim aklıma gelen anahtar sözcükler “Cesaret”, “Güç”, “Hırs”, “Zeka”, “Kararlılık”, “Doğu’da Rönesans”, “Dehşet”, “Gurur” ve “Mutlak Başarı” oluyor. “Zulüm” sözcüğü bakımından ise maalesef kararsızım.

Timur’un torunu “Muhammed Sultan”ın ölümü anısına yaptırılan “Guri Emir” türbesinde, kendisinin, oğulları Şah Ruh ve Miran Şah‘ın – deli olduğu söyleniyor-, torunları Muhammed Sultan ve büyük astronom Uluğ Bey’in mezarlarının yanında  hem hocası hem de manevi babası olan Medine’li Şah “Said Bereke”nin mezarı da yeralıyor. Anlatılanlara göre Timur’un sandukasının yapıldığı siyah yeşim taşını, bir Moğol prensesi, ona olan saygısının bir ifadesi olarak torunu Uluğ Bey’e armağan etmiş. Enteresan ama Timur’un mezarı baş köşede değil, O, kendisini teselli etmek üzere Kafkasya’ya giderken yolda ölen hocasının mezarının ayak ucunda yatıyor. Aynı mekanda bir mezar daha var, ancak  Timur’un meşhur Tuğ’unun hemen altında yatan bu kişinin kim olduğu bilinmiyor. Başlangıçta türbe olarak değil de Muhammed Sultan’a adanmış kompleksin içinde bir mescit olarak düşünülmüş bu yapının inşaatına 1403’te başlanmış. Buralardaki yaygın inanca göre, “O’nun yani Timur’un mezarına dokunmak felaket  getirir”miş. Haziran 1941’de bir grup Sovyet bilim adamı incelemek üzere Timur’un mezarını açmışlar, hemen akabinde Hitler Rusya’yı işgal etmiş. Araştırmanın bitiminden hemen sonra ise, harp sona ermiş. Keza, onun mezarını açmaya kalkmış olan bir İran hükümdarına, ülkesine geri dönmek nasip olmamış. Öte yandan yine bozkır insanının iddiasına göre, Timur’un mezarı açıldığında kemiklerinden halen enerji  yayıldığı ortaya çıkmış. (Kolyesi ile gömmüşler Timur’u ve bu kolyenin, hala enerji yaydığı söyleniyor)

Guri Emir’in bahçesinde taştan yapılma altıgen devasa bir çanak var, ve altıgenin bir kenarı diğerlerinden farklı olarak oyulmuş, rivayete göre, Timur uzun süreli sefere çıktığında askerler bu çanağı şarapla dolu götürürler, dönerlerken de, o farklı olan oyuk kenar giyotin olarak kullanılarak kesilmiş düşman asker kafaları ile dolu getirirlermiş. Timur’un savaşta gösterdiği katılık, kimilerine göre vahşet, bu topraklarda bazı minarelerin harcının, savaşta öldürdükleri askerler ve hatta sivil halkın kellelerinden yapıldığı rivayet ediliyor.

Semerkant’a gidildiğinde mutlaka görülmesi gereken yer, bence “Üç Kapılar” ya da bilinen adı ile “Registan” alanı. Alanın üç tarafında, “Uluğ Bey” (1417-1421), “Şir-i Dar” (1619-1635) ve “Dila-Kari” (1646-1659) medreseleri yer alıyor.  Bu mekan gerçekten olağanüstü, ben milliyetçi geçinenlerden olmadığım halde, kan mı çekti nedir bilmem, bu ihtişam ve güzellik karşısında tüylerim diken diken oldu. Gezdiğim bu kadar memleket, yer, arasında bu denli etkilendiğim başka bir yer olmadı. Burayı kaleme almak haksızlık olur derim. Size tavsiyem mutlaka gidin ve görün. Burada bahsetmeden geçemeyecek olduğum bir isim Uluğ Bey, evet Timur’un torunu, 15 yaşında Semerkant’ın, 17’sinde Maveraünnehir’in başına geçen gerçek bir bilim adamı olan ve neticede öz oğlunun kararı ile öldürülen Uluğ Bey. Astronomi iliminin en önemli isimlerinden olan bu deha, dedesinin aksine gökyüzünü fethetmek istemiş sanki, kurduğu rasathanenin o dönemde bir benzeri dahi yokmuş. Buluşları ile tüm dünyaya ışık tutmuş, öncülük etmiş olan Uluğ Bey’in yaptığı yerküre örneğinde saptanmış olan, dünyanın güneşe göre eğimi, bugünkünden sadece 30 saniye kadar hatalı. Bugün hala tartışma konusu : Hesabında yanılan kim? Uluğ Bey mi, yoksa günümüz ileri teknolojisi mi?

Semerkant’taki önemli eserlerden birisi olan “Bibi Hanım (ya da Hatun) Camii” için rivayet çok. Bunlardan birine göre, cami ile medreseyi birleştiren bir kompleks olan bu büyük yapının inşaatına Hindistan seferinden dönüşte 1399’da başlanıp, Timur 1405’te öldüğünde hala tamamlanmamış ve Bibi lakabıyla anılan Timur’un karısı Saray Melik Hanım’a da esasen… hatalı olarak atfedilmiş. Oysa orada iken bize anlatılan efsaneye göre, çin asıllı Bibi Hanım, yani Timur’un pek sevgili karısının etrafında dönmüş tüm olaylar.

Timur uzun süren seferlerinden birinde iken, Bibi Hanım dönüşünde kocasına bir armağan vermek istemiş ve baş mimardan bir cami yaptırmasını istemiş. İnşaat başlamış, ilerlemiş, ancak bir türlü bitme aşamasına gelmemiş. Nedenine gelince, bizim baş mimar gel zaman git zaman Bibi Hanım’a aşık olmuş ve aşkına karşılık bulamaz, en azından bir kez olsun onu öpemezse, ölse de yapıyı bitirmemeye kararlı imiş de ondan. Bibi Hanım bir öpücüğün farkedilmeyeceğini düşünerek izin vermiş. Ancak efsane bu ya, Mimar Bibi Hanım’ın yanağını öyle bir öpmüş ki, araya koyduğu eline rağmen, bu ateşli öpücük yanağında izini bırakmış güzel Sultan’ın. Tımur döner dönmez, olan biteni anlamış ve mimarın başı gitmiş. Aynı hikayeyi farklı anlatanlar da var. Şöyle ki, aşk aynı aşk, ancak detayı var, Bibi Hanım, mimarı aşkından vazgeçirmek üzere, birbirinden farklı boyanmış 40 yumurta getirmiş bir gün ve şöyle demiş; “İşte birbirinden farklı görünen bu yumurtaların hepsinin tadı aslında birbirinin aynıdır tıpkı kadınlar gibi”. Mimarın cevabı ise bundan da ilginç olmuş. O da tutmuş 40 tane su kabağından yapılmış kabı getirip koymuş Sultan’ın önüne, bunlardan hepsinin içinde su varken sadece bir tanesinde şarap dolu imiş. “İşte bunların hepsi birbirine benziyor ama içlerinden sadece bir tanesi beni sarhoş ediyor, mest ediyor demiş. Ve koparmış uğrunda ölümü göze aldığı o öpücüğü. Aynı süreç yaşanmış, Timur anlamış olan biteni ama sonunda mimarın kellesini alamamış, askerlerin önü sıra bir minareye tırmanan adamcağız, birden bire kanatlanmış kuş olup uçmuş gitmiş pencerelerden birinden.

Bibi Hanım’a ne olduğunu bana söyleyemediler ancak bu hadiseyledir ki, Orta Asya da o güne değin, yerini tam anlamıyla sağlamlaştıramamış olan İslamiyet, etkisini ziyadesiyle göstermeye başlamış, kadınların peçe takmasını buyurmuş Timur ve itiraf etmiş, “Kim ki güzel karısı vardır, onun başı dertten kurtulmaz”. Yine de öfkesinin önünü alamamış, bu görkemli yapının inşaatında kullandığı Hindistan’dan getirmiş olduğu fillerini, bu kez onu yıkmak üzere  sürmüş camiinin üzerine ve bugün de gözlenebilen hasarı vermiş.

Bibi Hanım Camii’nin önünde dev bir rahle var. Bu yörede yüzyıllardır süregelen bir inanışa göre, bu rahlenin bacakları arasında sürünerek dolaşan kısır kadınlar, anne olabilirlermiş. Rahle ile ilgili bir diğer söylenti de, bunun Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’tan alınmış olduğu ve Halife Osman’a ait ilk Kuran’ı muhafaza etmek üzere, bir çeşmeden dönüştürüldüğü yönünde.

Caminin tam karşısına kurulan pazar kocaman ve çok ilginç, tezgahların üstündeki derme çatma çatı olmasa, pazarın atmosferi, insana ortaçağda olduğunu düşündürebilir ve gözleri de, ateş yutan adamları ve ruhani keşişleri arayabilir. Nazara ve onun boncuğuna buralarda da hala inanılıyor. Neye inanırdık/inanırız bizler, mavi gözlü insanların nazarının değdiğine değil mi ? Özbekler bize,  biz Türklere ne mi diyorlar ?

“Atla gittiniz uçakla geldiniz, çekik gözlü gittiniz çakır gözlü geldiniz”

Bu arada, bazı sarı saçlı ve açık renk gözlü Özbekler de yok değil, anlatılanlara bakılırsa bunların ataları da, yüzyıllar evvelinden Büyük İskender’in (İskender zamanında Semerkant’ın adı “Maracanda” imiş) ordusuyla buralara kadar gelen ve yerleşen makedon askerlermiş. Bu bana pek te inandırıcı gelmedi doğrusu, bence bunun açıklaması SSCB döneminde sürdürülen asimilasyon politikası olabilir ancak. Özellikle ortaasya tipindeki insanların yaşını tahmin etmek oldukça zor, ben, en azından bir jenerasyon farkını kestiremez oldum.

Semerkant’ta bir diğer önemli yer Şah-i Zinda (Zinde Şah), anıtmezar ve camiileri barındıran bir  kompleks. İslami fetih esnasında verilen ilk şehit olduğu söylenen Kusam İbn-Abbas’ın mozolesi de burada.

Semerkant’tan sonraki durağımız Buhara. İpek yolunda çok önemli bir diğer nokta, kervanlarla kimler geçti kimbilir bu yollardan ? Tabii bunlara bir de biz katılmayacağız, yani kervanla değil, trenle gideceğiz Buhara’ya. Tren Garı bizim istasyonları andırıyor, bir fark belki, yöresel kıyafetlere bizdekinden daha çok rastlıyor olmanız, gerçi şehrin diğer kesimlerinde de bu böyle ya. Her neyse bir gece sürecek tren yolculuğumuz ayrı bir macera konusu.

Trene bindiğimizde akşam üstü idi ve doğrusunu söylemek gerekirse peronda bizi bekleyen tren pek te fena görünmüyordu. Üstelik en azından sadece bize ait olacak bir kompartmanda seyahat edecektik. Anons dilini anlamadığımızdan, kaçırmaktan endişe ederek, sanırım biz bir parça erken bindik, tren de rötar yapınca, yolculuğun başı bir kabusa dönüştü. Güvenlik nedeniyle camların açılmasına izin verilmiyordu (verilse bile fiziken açılmıyordu ya her neyse) ve içerde sıcaklık,  sanırım 55 C civarında idi. Hani “sıcaktan öldüm” denir ya ben bunun gerçekleşebileceğine inanmaz idim, haklıymışım gerçekten de ölünmüyor, ölünse idi biz garanti ölmüş olurduk. Soğuktan donulup ölünüyor da, sıcaktan eriyip ölünmüyor.

Hepimize saatler gibi gelen dakikalardan sonra trenin  hareket etmesiyle birlikte, havalandırma çalışmaya başladı da, biz de cehennem azabını bu dünyada çekmekten kurtulduk. Gece boyunca bu trende olacağız ve Kızıl Kum çölünün kenarından geçeceğiz, zaman zaman Amu Derya’yı görerek ilerleyeceğiz. Aslında son derece keyifli bir seyahat, yan vagonlara dağılmış kalabalık bir Alman öğrenci grubu var ve bunlar sigara içilmesine izin verilen ortak, ancak dört metrekarelik bir mekanda, kendilerine özgü tarzlarıyla hep bir ağızdan, marşı andıran Almanca şarkılarını olanca sesleriyle söyleyip duruyorlar. Yabancı turistlerin vagonu ayrı, yerli halkın arasına karışmamıza izin vermiyorlar. Gece çok geç olmadan trende  ürkek bir keşfe çıkıyorum ve halkın seyahat etttiği, bizim lüks (!) vagonlarla kıyaslanamayacak olan  konforsuz ve kalabalık diğer vagonları ve yolcularını görüyorum. Bu yörede ve tüm eski SSCB’de turistler ile halk birarada olamıyor ve hatta yüz yüze dahi gelmeleri istenmiyor. Bunun biricik istisnası, Moskova’da rastlayabileceğiniz, aracısı güçlü genç otel fahişeleri. Yabancı pasaportu ile ana kapısından giriş yapabildiğiniz bu büyük otellerde özellikle dükkanlarında rastlayabileceğiniz bu kızlar, adeta otellerin kadrolu elemanları gibiler. Ama ne kadar güzeller görmeyin, ya da niye görmeyesiniz ki, görün, mutlaka görün onları. Özellikle genç olanları, boy pos, endam her şey yerinde, biz kadınların dahi dikkatini çekip kendilerine baktıracak fiziğe sahip bunlar. Özellikle otuzlu yaşlarına kadar enfes güzel kalıyorlar, sonrasında mı ? Maalesef hemen hepsi, bizim üç beyaz diye nitelediğimiz gıdaları almaktan, birer varil haline geliyorlar, hani şu “vurdu mu oturtur” kadınlardan oluyorlar.

Bilahare Buhara ile devam edeceğim.

Özbekistan’da Digital olmayan makinamla çektiğim fotoğraflar için bağlantı adresi:

Seyahatle, Sağlıcakla…