ONLAR GİTTİLER

Nicedir Şiir yazmamıştım.
Gülten Akın’ın gidişi sanırım, aşağıdaki dizeleri yazdırdı bana. İçinde bulunduğumuz dönem, birbiri peşi sıra Fikret Otyam, Çetin Altan ve dün Gülten Akın’ın ardından hissettiklerim.

ONLAR GİTTİLER

Onlar gittiler
Aynı nesildendiler
Savaşın çocukları
Yoksunluğun, mücadelenin, azmin ve UMUDun temsilcisiydiler
Bu memleketi doludizgin sevdiler

Sevgi, ayrılık, hasret, hüzün, sevda ve kavga…
Hayal, umut, doğa, insan, bu kâinat ve ölüm
Özetle Hayat…
incelikli, kıvrak, kimi zaman kapkara
yine de çoğu defa rengârenk
şahane dokunuşlarla döküldü
kalemlerinin ve fırçalarının ucundan

Gövdesini terk ederken yeşerdikleri ağacın
Sert bir rüzgâr beklemediler

Görmedim ama eminim
dudaklarında “yaşadım” diyen bir tebessüm
ışıklı gözlerinde tarifsiz bir hüzün

Bu memlekete ve bu toprağın çocuklarına
dair umutlarını da alıp…

İncecik ve usulcacık gittiler

SBG

ÇETİN ALTAN’IN ARDINDAN

 

İNSAFIN O YERDE NAMI YOK MU?

Şeyh Galip

Hep aynı şey, kıymetli bir yazar göçtüğünde hep yaptığım. Gidip kütüphanemi, tozlu raflarımı didiklemek. Bu defa giden Çetin Altan gibi “Büyük ve Özel” bir kalem olunca… işim daha zor oldu. Nur içinde yatasıcalar, O’nun akranları olan anam ve babam gibi kitap kurtlarından kalanların üzerine bir de benim aldıklarım eklenince, bizim evde ciddi bir Çetin Altan külliyatı (Büyük Gözaltı’nın fransızcası -Etroite surveillance- dahil 🙂 ) var. Onlarcası arasından bu akşam O’nun ardından seçtiğime gelince… AL İŞTE İSTANBUL oldu. 1980 yılında almış ve gecikmeli olarak okumuşum zira “anlatı” diye nitelenmiş bu kitap, esasen 1969 yılında Akşam gazetesinde Ara Güler’in fotoğrafları ile Çetin Altan’ın yazı dizisi olarak yayımlanmış.

İflah olmaz bir İstanbul sevdalısı olan bendeniz, bu kısa ama öz kitaba da notlar düşmüş, satırlarını çizmişim. Birkaç alıntı vermek isterim ki… yolcu ettiğimiz o müthiş kalemin nasıl uzgörü sahibi gerçek bir AYDIN olduğunu hatırlayalım. Siz metinde geçen “İstanbul” kelimelerinin yerine “Türkiye” yerleştiriverin, gerisi kendiliğinden geliyor zaten.

Kitabın arka kapağında da yeralan son cümlelerinden başlayalım ve karartmayalım enseyi:

* “…O zaman hem açıkgözlerin körlüğünü, hem de gözü açılmamışların uyanışını görecekler ve gelecekteki İstanbul’larda çok daha mutlu yaşayacak insanlara kendi devirlerinin kötü acılarından insanlık adına bir özür selamı yollayacaklardır.

Yaşarken yazdığımız İstanbul elbette burada bitmedi… yaşadığımız ve yazdığımız sürece de bitmeyecek. sonunda biz biteceğiz, o bitmeyecek.

hiç, hiç, hiç bitmeyecek…”

(YAZKO yayınları 1980 basım)

Shf: 141

* “İstanbul’un özellikle fakir ve kuytu semtlerinde halkın dinsel efsaneler, hurafeler, dilekler ve adaklarla karışık garip bir mistiği var. Daha çok kadınların dünyasında genişleyip şekillenen bu mistiği katı, batıcı hatta haris bir fanatizme dönüştürenler istanbul’un yerli halkından çok, taşradan geçinme hatta para yapma yırtıcılığıyla gelmiş olanlar. Duru İstanbul Türkçesi konuşanlarda masallara bürünmüş, renkli ama uysal bir mistiklikle karşılaşıyorsunuz. Katı ve hoşgörüsüz, ters bakışlı fanatiklerin ise dili çokçası dışarlıklıya çalıyor.

Bir de bunları yönetenler ve bu duyguları belirli yönlere kanalize etmeye çalışanlar var ki, bunların da hepsinin halk kadar saf, samimi ve katıksız duygularla donanmış olduğunu sanmıyorum. Halktaki mistik mayayı kullanma arzuları hesaplı, planlı, paralı örgütlere, oradan da daha geniş uluslararası örgütlere kadar atlıyor. ve birden kesin ve kalın politik bir görünüş kazanıyor.”

Bütün bu oluşumun itici gücü son tahlilde ezik bir sınıfın çaresizlikten öfkeye geçişine dayanıyormuş gibi geliyor bana.

Ayrıca bu konunun üstünde derinliğine incelemeler yapılması gereken sosyal bir konu olduğuna da yürekten inanıyorum.”

shf:32

* “Demokrasi yapalım da Mustafa Kemal’i geçelim diyenler, yüzde yüz Mustafa Kemal’in gerisine düşmüşler. Tarih bunu ilerde tahmin ediyoruz ki aynen böyle yazacak”

shf: 108

O son derece parlak zekâsı, kristalize zihni, entellektüel birikimiyle kendine hayran bırakan, özellikle Meclis’te bulunduğu dönemde verdiği siyasî mücadele ile fark yaratan büyük AYDIN’ın ardından… yine aynı kitaptan alıntıladığım aşağıdaki şiirle veda edelim.

“Gelmek’çün ikinci bir hayata

Bir gün dönüş olsa ahiretten

Her ruh açılıp ta kâinata

Keyfince semada bulsa mesken

Talih ana dönse nazikâne

Bir yılduz verse mâlikâne

Bigâne kalır o iltifata

İstanbul’a dönmek isterim ben”

                        Nedim Efendi

shf:133

Sağlıcakla…

T.C. Siyasi durumu ya da kaderi diyelim… üzerine notlar

SEÇMEN VE KATILIM DEĞERLENDİRME

2011 MV seçimlerinde kayıtlı seçmen sayısı 52.8 milyon kişi iken, 7 Haziran 2015 seçimlerinde 56.6 milyon kişiye çıkmıştır. Kabaca söylersek 2011 genel seçimlerinden bu yana 3.8 milyon kişi, “yeni seçmen” olarak devreye girmiştir. Yapılacak analizde geçerli oy kullanan kitlelerin önemi büyüktür ve partilerin oy yüzdeleri de, esasen geçerli oy sayıları üzerinden yapılmakta, barajı aşıp aşmadıkları da yine “geçerli oylar” üzerinden belirlenmektedir.

Diğer bir ifadeyle, 2011 seçimlerinde T.C. genelinde seçimlerde geçerli oy oranı, % 81.32 iken, bugünlerde kendisini, “millî irade”nin tercih ettiği “Başkan” (esasen “Sultan”) ilan etme telaşındaki Cumhurbaşkanı seçimlerinde bu oran, sadece % 72.8 yani oldukça düşük, 7 haziran seçimlerinde ise % 81.55 olarak gerçekleşmiştir. Neticede, 2011 ile 2015 seçimleri arasındaki fark, 3.2 milyon civarında fazla “geçerli oy” olarak kayda geçmiştir.

Bu tespiti yaptıktan sonra hem seçmenlerin hem de geçerli oyların seçim çevreleri temelinde dağılımına bakılabilir ve sırf merak edenler için belirtilebilir ki, ülke genelinde sadece bir kaç çevre dışında (Yozgat, Zonguldak, Kırıkkale, Kars, Tokat ve Ardahan) her yerde “kayıtlı seçmen” sayıları artmıştır.

Gelelim “geçerli oylar”ın durumuna; bu manada 2011 seçimlerine kıyasla oyların azaldığı seçim merkezlerine Çorum ve Çankırı eklenmekteyken, bu seçimlere önemli ölçüde bel bağlayan doğu illerinden Kars ve Ardahan, azalan seçmenine rağmen, “azalan oy” listesinden kurtulmuştur. Vatandaşların katılımı ve geçerli oylar değerlendirildiğinde, bu seçimlere en önem veren bölgeler, Doğu ve Güney doğu Anadolu olmuşken, Karadeniz bölgesi için durum tersinedir.

PARTİLER DEĞERLENDİRME

2011 seçim sonuçlarıyla kıyaslandığında 2015 seçim sonuçları hakkında, partiler açısından aşağıdaki saptamalar yapılabilir.

  • RTE’nin memleketi Rize dahil, AKP’nin oy oranları, istisnasız bütün seçim çevrelerinde düşmüşken, 2011 seçimlerinde 41 seçim bölgesinde aday göstermeyen HDP’nin oyları, yine istisnasız olarak ülkenin her yerinde artmıştır.
  • AKP’nin aldığı oylar, ilk bakışta 2.5 milyon azaldı gibi görünse de, yeni seçmenler ve geçerli oylardaki artış dikkate alındığında, alabileceği potansiyel oydan, 3.8-4 milyon eksik oy almıştır ki bu da… kendi oy seviyesinin %18-20’si ölçüsündedir.
  • AKP’nin en büyük oy kaybına uğradığı Doğu ve Güney Doğu illerinin ötesinde, beklenmedik biçimde oy yitirdiği kimi dikkat çekici iller; 3 büyük ilin yanısıra (toplamda 755,765 oy kaybı), Bursa, Gaziantep, Manisa, Erzurum, Urfa, Adana ve hatta Kayseri’dir (toplamda 479,683 oy kaybı) ve nihayet, oyların AKP’den HDP’ye kaydığı söylenen ve yukarıda sayılan aynı bölgeler illeri dışında kalan doğu ve güney doğu anadolu illerindeki (daha önce hesaba katılan Gaziantep, Urfa ve Erzurum hariç) kayıp oy 538,723 olarak hesaplanmaktadır. Neticede, AKP’nin 2011’e nazaran mutlak oy kaybının % 70’i (1.774 milyon) de zaten bu maddede sayılan yerlerden kaynaklanmaktadır.
  • Güneydoğu ve Doğu Anadolu illeri için ilginç bir saptama da, CHP’nin, zaten az oy aldığı bir bölge olmasına rağmen, 2011 seçimlerine nazaran mutlak olarak 122,680 oy kaybettiğidir. MHP’nin bu bölgelerdeki durumu, bir önceki seçime kıyasla düzelmekle birlikte, sadece 225 bin artmış, HDP ise AKP’nin kaybettiği oyların iki katının üzerinde oy toplamıştır. Bu bölgelere özgü biçimde yüksek seyreden 96 bin civarındaki “diğer/bağımsız” oyların etkisini dile getirmek gerekse de, HDP’nin “yeni/sandığa yeni giden” olarak nitelenebilecek seçmenleri neredeyse tümüyle kendi saflarına katmış olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu iki bölgenin TC genelindeki oylara oranının, % 15 (yani % 30 olan Marmara bölgesinin yarısı civarında) seviyesinde olduğunu belirtmek gerekir.
  • Karadeniz bölgesi, AKP’nin oy kaybı bakımından kendilerince irdelenmelidir zira geçen seçimlere kıyasla mutlak olarak kaybettiği söylenen 2.5 milyon oyun, 258 bini Karadeniz’de gitmiştir ve bu rakam, yitirilen toplam AKP oylarının % 10’unun üzerinde ve bölgedeki toplam geçerli oyların da (4.6 milyon) % 5.6’sı civarındadır.
  • HDP, İstanbul’da 3. Parti konumuna yükselmiş, bu ilin 3 seçim bölgesinde de MHP’nin önünde yer almıştır. Rakamsal olarak ifade edersek 2011 seçimlerinde MHP’nin aldığı oyun yarısından azını alan HDP, 2015 te MHP’den % 14 fazla oy almayı başarmıştır.
  • Büyük iller arasında, özellikle Urfa rakamları ilgi çekicidir. Yurtiçi kayıtlı seçmen sayısı, geçen seçimlere göre, 125 bin kişi kadar artan şehirde, geçerli oylardaki artış 100 binin üzerindeyken, HDP’nin buradan devşirdiği oy, 180 bine yakındır. Buna karşın, AKP’nin bu ildeki kaybı ise sadece 65 bin kişi kadardır. Yapısı gereği bağımsız adayların önemli ölçüde oy aldığı çevreden 45 bin oyun ve yeni seçmenlerin HDP’nin lehine hareket ettiği söylenebilir zira ne CHP ne de MHP oy yitirmiştir.
  • HDP dışındaki bütün partiler ve bağımsız adayların da oy kaybettiği iller; Van, Muş, Adıyaman ve Kars iken, bu illerde AKP’nin 140 bin oy kaybına karşın diğerleri toplamda 60 bin oy yitirmiş, HDP ise bu illerden 2011’e kıyasla 316 bin yeni oy almıştır. Adıyaman, aynen Tunceli gibi, onun kadar dramatik olmasa da CHP’nin elindekini de yitirdiği illerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
  • Tunceli, CHP için mercek altına alınması gereken bir merkezdir. Zira Türkiye’nin hiç bir seçim çevresinde oylarını 6 puan bile arttıramayan (en fazla % 5,63 ile Ordu’da artış sağlamış) bu parti oy oranını, Tunceli’de 2011’e kıyasla, 37 puan düşürmüştür. (kayıp, oy sayısı olarak 15,6 bin gibi düşük te olsa… oransal olarak % 57.5’ten % 20,5’e olacak şekilde ibret vericidir).
  • Bir diğer enteresan bakış açısı, MHP’nin hem oy sayısını, hem de oy oranını HDP’ye nazaran daha çok arttırdığı illerdeki durum olabilir. Bu sayı, HDP’nin 2011 seçimlerinde aday göstermediği illerle önemli ölçüde örtüşmektedir ve bu illerden HDP’ye gelen oylar, büyük ölçüde oralarda yaşayan kürt kökenli vatandaşlar ile, sol görüşlü ve kürt sorununun çözümünü HDP’nin meclise girmesinden geçtiğini düşünen kesimden gelmiş olmalıdır. HDP’nin bir önceki seçimde aday göstermediği illerdeki yurtiçi seçmen sayısı, 12.5 milyon kişi iken, geçerli oy sayısı, 10.8  milyon, HDP’nin aldığı toplam oy, 280 bin civarındadır. Bu illerde CHP’nin de 60 bin oy kazancı olduğu ve AKP’nin 658 bin oy kaybettiği hesaba katılırsa, MHP’nin aldığı 730 bin yeni oyun kaynağı ortaya çıkar. Yeni seçmenlerin dağılımının etkisi de azımsanmamalıdır.
  • HDP’nin MHP’ye nazaran düşük te olsa, oy yüzdesini arttırdığı illerden aldıkları oy, toplam 180.4 bin olarak hesaplanmaktadır ki, bu illerin toplam seçmen sayısı 10 milyon ve geçerli oy sayısı da 8.5 milyon ölçüsündedir. Daha da enteresan olanı, önceki seçimde aday göstermediği halde, MHP’nin sağladığı oy yüzdesi artışı üzerinde artış sağladığı iller olan Bilecik, Bolu, Düzce, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Ordu ve Rize’den elde ettiği oyların toplamının, 103 bin olması ve bu illerdeki MHP oyunun da 370 bin de kalmasıdır. Seçmen toplamı 2.7 milyon ve geçerli oyların da 2.26 milyon olduğu bu iller arasında en dikkat çekici olanları, HDP’nin sırasıyla 50 bin oy aldığı Elazığ (toplamın % 15’i) ve 21.5 bin oy aldığı Eskişehir’dir. Elazığ’da 41 bin oy kaybeden AKP ve 20 bin oy kaybeden CHP’nin durumuna bakıldığında, HDP’nin oylarının nereden geldiği anlaşılmaktadır.
  • MHP’nin kalelerinden birisi olarak bilinen Erzurum’da neredeyse onu yakalayacak kadar (22 bin oy fark)  oy alan HDP,  Elazığ’da da MHP ile olan oy farkını 17 bine indirmiştir.
  • Iğdır da HDP’nin MHP’yi ikiye katladığı gerçeği göz önüne alındığında… Sinan Oğan’ın serzenişlerine hak vermemek mümkün değildir 😉
  • HDP’nin Tunceli’de CHP’yi 3’e katlamış ve 1. parti haline gelmiş olması… ha keza Ardahan’da ilk sırada çıkması, hem HDP, hem de maalesef CHP için kayda değerdir.
  • Neticede HDP’nin 4. parti olmadığı, ilk 3’te yeraldığı yerlerin sayısı 22 olup, bunlar arasında en dikkat çekici olan tabiidir ki İstanbul’dur. Bu seçim bölgelerindeki toplam geçerli oy sayısı, yaklaşık 14 milyon iken bunun 4.1 milyonu HDP ye gitmiş, AKP’ye giden oylar 5.1 milyonda kalmış, CHP’ye 2.7, MHP’ye ise 1.3 milyon (CHP+MHP toplamda HDP’ye giden oydan az) civarında oy gitmiştir. HDP,  20 yerde MHP’nin, 19 yerde CHP’nin önünde (tamamı Doğu ve Güney Doğu anadolu) 14 ilde ise, AKP nin önünde (tamamı Doğu ve Güneydoğu anadolu) oy almıştır.
  • HDP’nin ilk 3 parti arasında olduğu Doğu, Güney doğu illeri ve tek başına fark yaratan İstanbul birlikte değerlendirildiğinde, 2011 seçimlerine nazaran HDP nin oyu, 2.1 milyon artmış, AKP nin oyu ise aslında bunun sadece yarısı kadar yani 1.07 milyon azalmış, CHP’nin 114,4 bin azalmış, MHP nin ise 290 bin artmış görünmektedir. Bu durumda yapılabilecek bir yorum, HDP’nin arttırdığı oyların neredeyse yarısını, esasen yeni seçmenler veya sandığa yeni gidenlerden aldığıdır, zira AKP ve CHP’nin HDP’ye kaptırdığı düşünülebilecek oyların toplamı sadece 1.2 milyon kişidir. MHP’nin de 290 bin kişi kadar arttırdığı oyların bir kısmını AKP, diğer bir kısmını da CHP den almış olabileceği dikkate alındığında… HDP’nin en az 1 milyon yeni seçmeni saflarına çektiği söylenebilir.
  • Elazığ, HDP için enteresan bir il olmuştur zira, 2011 seçimlerinde aday göstermediği 41 ilden biri olduğu halde 2015 seçimlerinde CHP’den 2 kattan daha fazla oy almıştır ve bahse konu HDP oyu, 50.2 bindir.
  • Son iki seçimdir AKP’nin oy yüzdesinin düştüğü İç Anadolu illerinden biri, Kayseri diğeri de Eskişehir’dir. Bu arada, AKP için “ACI ama GERÇEK” bir saptama… son seçimde Kayseri’de oy kaybeden tek partinin de AKP olduğudur.
  • 2011 seçimlerine kıyasla AKP’nin 10 puanın üzerinde oy kaybettiği il sayısı 8 iken dikkat çekici iller, Urfa, Gaziantep ve Kayseri olarak sıralanmakta ve buralardaki geçerli oy toplamı olan yaklaşık 6 milyon oyun neredeyse % 10’unu AKP’nin bir önceki seçimde sahip olduklarından kaybettiği anlaşılmaktadır.
  • İstanbul 2. bölge seçim sonuçları enteresandır. İstanbul’da kayıtlı seçmen sayısı diğer bölgelere kıyasla en az artan bu bölgede, hem AKP hem de CHP, önemli ölçüde oy kaybetmiştir. Bölgeler arasında kaydırılan ilçe/mahallelerin bulunup bulunmadığına ve oy dağılımlarına bakmak gerekir. Burada AKP’nin, milletvekili sayısını arttırmak adına bir seçim düzenlemesi (hilesi !/?) yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir zira benzer bir durum Ankara bölgeleri için de geçerlidir. Ankara 2. bölgede kayıtlı seçmen sayısı beklenmedik biçimde azalırken, AKP’nin kuvvetli olmadığı Ankara 1. bölgedeki kayıtlı seçmen artışı, 300 bin kişi üzerindedir (? Etimesgut). Amma velakin, İstanbul için yapılan manevraya rağmen AKP bu şehirde, 442 bin oyunu kaybetmiştir.
  • Toplam kayıtlı seçmenlerin % 31-32’ini kapsayan en büyük 3 ili birlikte değerlendirdiğimizde, AKP, CHP ve HDP için kendi seçim sonuçlarının, kabaca % 30’unun buralardan kaynaklandığı gözlenmektedir. Yani AKP, ülke genelinde kaybettiği 2,5 milyon üzerindeki mutlak oyun %17,5’ini İstanbulda, % 8’ini İzmir’de ve % 4,5’ini de Ankara’da (toplamda % 30) yitirmiştir. CHP neticede arttırdığı oyların % 30’unu, başta İzmir olmak üzere yine bu illerden kazanmış (İstanbul’da yitirdiğini Ankara karşılamakla yetinmiş) HDP ye gelince, ülke genelinde 3.560 bin oyun % 20 sini İstanbul’dan devşirirken, Ankara ve İzmir’den gelenlerle aynen ilk iki parti gibi % 30 seviyesine ulaşmıştır. Esasen bir Orta Anadolu partisi olan MHP’nin, üç büyük ilden topladığı oylar, ülke genelindeki artışı olan 1,935 bin oyun ancak %22 sine denk gelmektedir ve bunun da 9,75 puanı İstanbul’dan kaynaklanmaktadır. Bu arada, MHP’nin İstanbul’da HDP’nin ardında kaldığını ve ancak 4. parti olabildiğini hatırlatmakta fayda vardır (Fark, HDP lehine 133.4 bin kişi). 3. parti kalsa da oylarını HDP’den daha az oranda arttırabildiği İzmir’de ise, HDP’nin aradaki farkı, 83 bin kişiye indirdiğini belirtmek gerekir. Neticede İstanbul ve İzmir toplamında, HDP nin MHP’den 50.3 bin kişi daha fazla oy aldığı bir gerçektir. 3 büyük metropolde durumu MHP lehine çeviren Ankara sayesinde bu iki partinin aralarındaki oy farkı, 351 bin kişiye çıkmaktadır.
  • Halkın seçimlere katılım oranlarını dikkate almaksızın, “her iki seçmenden birini temsil ettikleri” iddiasındaki AKP’nin, esasen “geçerli oylar”ın % 50 si ve üzerinde oy aldığı yerlere bakacak olursak; 2011 yılında 45 seçim bölgesi iken, 2015’te 28’e inmiştir ve 45 yerden hareketle, buralardaki oy kaybı da 1 milyon 250 binin üzerindedir. Bahse konu seçim bölgelerinde CHP’nin oylarında +/- sıfır duruma karşılık, yeni seçmenlerin de etkisiyle, MHP oylarını 1.1 milyon, HDP ise MHP’nin de üzerinde 1.157 bin ölçüsünde arttırmıştır. AKP’nin 2015 yılında hâlâ ! ve maalesef ama… geçerli oyların yarısından fazlasını aldığı 28 il özelinde kaybı ise, 580 bin, CHP’nin kaybı 23 bin, MHP ve HDP’nin kazançları ise sırasıyla, 644 ve 373 bin dolayındadır. Geçerli oyların artışı bu 28 yerde 357 bin civarında iken, 2011’in 45 seçim bölgesindeki 883.5 bin artış, MHP ve HDP’nin AKP’den aldıkları oyların ötesinde yeni seçmenlerin tercihe mazhar oluşlarına da  açıklama getirmektedir.
  • CHP’nin 2011 MV seçimlerine kıyasla oy yüzdesini arttırabildiği seçim bölgesi sayısına bakılacak olursa bunlar, toplam 85 seçim bölgesinde sadece 27’dir. Partinin bu illerde 2011 seçiminde aldığından fazla aldığı oy ise, 443 bin ile sınırlıyken, mevzu bahis illerde AKP’nin kaybı 834 bin, MHP ve HDP’nin kazançları ise sırasıyla,  575 ve 743 bin olarak gerçekleşmiştir. Bu saptamadan hareketle, CHP için söylenebilecek olan acıtıcı saptama; Bir pireyi ne kadar beslerseniz besleyin, maalesef bir deve olamayacağı.. ve fakat, ancak şişman bir pire olabileceği gerçeğidir.
  • AKP’nin hemen her seçim ertesinde diline doladığı, “biz bilmem kaç yerde iki muhalefet partisinin toplamından fazlasını aldık” söylemini, 7 haziran için irdeleyecek olursak… Hatırlatmak gerekir ki, 2011 seçimlerinde bu seçim bölgelerinin sayısının 63 ve AKP oylarının da,  CHP ve MHP’nin buralardan aldığı toplam oyların 6.55 milyon (1.7 kat) üzerinde olduğudur. 2015 seçimlerine baktığımızda ise, seçim bölgelerinin sayısının 52’ye AKP oylarının üstünlüğünün de… neredeyse yarı yarıya düşerek sadece 3.5 milyona indiğini söyleyebilir, bahse konu yerlerde AKP oylarının da esasen, MHP’den ziyade, HDP’ye gittiği saptamasını yapabiliriz. “Buradan nereye varabileceğimiz” sorusunun yanıtına gelirsek… önümüzdeki seçimde, 2011 seçimlerinde oylarının % 75,8’ini  derlediği bu coğrafyada, (hatta TC genelinde), AKP’nin gerçek rakibinin,  ne… oyları 2.22 milyon daha düşmüş olan CHP, ne de oyları sadece 181 bin artan MHP olmadığı ve fakat ve kesinlikle HDP olduğudur. Nitekim, HDP… tekrar ediyorum AKP’nin oylarının dörtte üçünden fazlasını aldığı bu yerlerde…. oylarını, 2011 seçimlerine kıyasla iki kattan fazla arttırmış ve 4.22 milyon seviyesine getirmiştir ki bu rakam, hem CHP hem de MHP’nin oylarından fazladır.
  • Buradan hareketle yapılabilecek çıkarım, HDP’nin İstanbul’da 3. parti oluşunun ötesinde, AKP’nin kalesi olan (CHP ve MHP toplam oylarından 1,7 kat fazla oy aldığı) seçim bölgelerinde, esasen ana muhalefet partisi, yani 2. parti olduğudur.
  • Genel bir değerlendirme yapacak olursak, bu bölge, AKP (8,6 puan) ve CHP (4.4 puan) nin kaybettiği, diğer taraftan, MHP’nin 3.3 puanla ehvenişer kazandığı, HDP’nin ise 10 puan üzerinde artışla önemli başarı elde ettiği yerlerdir.
  • Son olarak, kanaatimce, önümüzdeki seçimlerde ülkenin kaderini esas belirleyecek olan büyükşehirlerdeki duruma bakacak olursak; 2011 seçimlerinde geçerli oyların %76.9 unu, 2015 seçimlerinde ise %77.4’nü oluşturan bu merkezlerde partilerin durumu, aşağıdaki tabloda verildiği gibidir.

SEÇİM

AKP CHP MHP HDP DİĞER DİĞER icinde SP&BBP
2011 48.87% 27.75% 12.67% 5.44% 5.28% 1.96%
2015 40.15% 26.84% 15.51% 12.62% 4.88% 2.02%
FARK (8.72%) (0.91%) 2.84% 7.18% (0.39%) 0.05%

HASTA LA VICTORIA SIEMPRE! KÜBA TEFRİKASI (1)

Hayatımın seyahatlerinden birine daha gittim nihayet 50 yaşımda. KÜBA. Yeryüzündeki biricik  “kurtarılmış bölge” gibi gelirdi bana. Dolayısıyla en çok merak ettiklerimden. Denizi, karası, insanı ve özellikle çocukları, gençlerini merak ediyordum. Romu ve purosu da cabası 🙂

Amma velakin, Kanada Toronto üzerinden gittiğimizden, kulağımızı tersinden göstermiş hissediyordum kendimi, bundan beteri ancak Japonya üzerinden gitmek olabilirdi hani 🙂 Her neyse neticede gidiş dönüş derken 20 bin km.’nin üzerinde yol yapmış olduk.

Dünyanın dört bir yerine seyahatini kendisi planlamak ve sonra da layıkıyla uygulamaktan en büyük hazzı duyan bendeniz ve Ali, bu defa Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği geziye katılmaya karar verdik. Hayatımızın ilk grup turu olacaktı, eee biraz endişeliydik açıkçası. Ne mutlu ki korktuğumuz başımıza gelmedi, birbirine pek te benzemeyen insanlardan oluşmakla birlikte, gruptaki herkes son derece uyumlu ve anlayışlı davrandı, hemen hiç bir sorun ya da tatsızlık yaşanmadı.

Yola koyulduğumuz 23 Nisan 2014’te biz de çocuklar kadar heyecanlı ve şendik. Ancak Toronto uçuşu tahminimin de ötesinde uzun sürünce, Kanada Havayollarının konforlu sayılabilecek seferinde bolca yemek, film seyretmek, kitap okumak ve hatta bilgisayarı kurcalamak beni kesmedi. Toronto’ya vardığımızda, sigaralarım tam anlamıyla gözümde tütüyordu. Basiretimiz bağlanıp ta Kanada için bildiğimiz vize yerine sadece transit vize almış olmamız gerçeğinden hareketle… havaalanı dışına çıkamayacağımız, dolayısıyla benim de sigara içemeyecek olduğum iddialarını çürütmek için elimden geleni tabii ki ardıma koymayacaktım. Pasaport işlemimizi gerçekleştiren hint asıllı olduğunu tahmin ettiğim zarif memureden, -işlemimi bitirdikten sonra tabii- sigara içmek için bana yer göstermesini rica ettim ve becerdim de. Dev boyutlardaki koskoca terminalin içinde tek bir zehirlenme odası dahi ayrılmamış olduğu için, binanın dışına çıkıp, sigaralarımı ardı ardına tüttürdüm ve geri dönüş için bildirdikleri 3. kata çıkıp tekrar polis kontrolünden geçmek zorunda kaldım. Lakin bu arada, biniş kartımı çoktan uçağın yolcu alacağı kapıya gitmiş olan Ali’de unutmuş olduğumdan… epey bir hadise yaratmış oldum. Garibim binanın bir ucundan, benim bulunduğum noktaya kartımı getirip beni geçirmek zorunda kaldı. Allahtan Havana uçağının kalkmasına daha vakit vardı da, başımıza daha beteri gelmedi. Neticede içtiğim sigaraların sağladığı geçici sükunet… kapıya vardığımızda tümüyle ortadan kalkmıştı denebilir. 18 sularında Havana’ya kalkan uçakta yerimizi aldık ancak bu defa pek te itibar görmedik açıkçası. Zira bu tayyare seferi, bizim güney sahillerine giden yerli turistlerin alışkın olduğu türden olup, daha ziyade ucuz tatilci Kanadalılara hizmet veriyordu. ABD’li turistler için daha yeni yeni Florida’dan düzenlenmeye başlanan ve pek te “meşru” olmayan tek tük  turların aksine, Küba’ya gelen uçakların büyük çoğunluğunu Kanada turları ve turistleri dolduruyormuş. 3 saatlik uçuş nihayet bittiğinde biz de adeta bitmiştik. Yerel saat 22:00 civarını gösterirken memlekette bir gün daha çoktan devrilmiş ve yeni bir akşam olmaktaydı.

Küba’ya ayak basar basmaz KIRMIZI hissettim kendimi. Biraz da ev sahiplerinin etkisiyle tabii.. zira havaalanı kıpkırmızı idi. Sütunları, deskleri, çerçeveleri vs. herşeyiyle kırmızıya boyanmış. Akşamın ilerleyen saatlerinde havanın hala o kadar sıcak olması da bu hissimi güçlendirdi. ABD’ye de seyahat eden, üstelik yarı ailesinin amerikalı  olması hasebiyle uzun süreli ve mükerrer vizesi bulunan bizlerin pasaportlarına, malum ambargo nedeniyle ilerde ABD’ye girişte sorun çıkarmaması bakımından hassasiyet gösterilerek Küba giriş/çıkış damgası vurulmayacak olduğu bildirilmişse de.. feci koyu bir makyajla kendini maskaraya çevirmiş olan kübalı genç hanım, gözümüzün içine baka baka ve gururla, damgasını pasaportlarımıza çaktı geçti. Ben de olsam aynısını yapardım ayrı mesele 🙂 İtiraf ederim, bizim de pek umurumuzda olmadı bu işlem.

Binadan dışarı çıktığımızda, açılan kızgın fırın kapağı misali, suratımıza vuran sıcak rüzgar, valizlerimize sorunsuz olarak kavuşmamızın, diğer bir deyişle yedek kıyafetlerimizin de bizimle gelmiş olmasının her şeyden daha mühim olduğu idrakimizi pekiştirdi. Kredi kartının pek te geçerli olmadığını bildiğimiz bu değişik memlekette harcamak üzere ihtiyacımız olan Convertible Peso (CUC) ları da havaalanındaki resmi döviz bürosu CADECA’dan edindikten ve grubun nihayet toparlanmasından sonra, bizi bekleyen sempatik yerel rehberimiz Amircal ve nazik otobüs şoförümüz Hassan ile birlikte otelimize yollandık. Yol boyunca etrafımızı saran köhne de olsa ihtişamını koruyan binalar ve sağımız solumuzdan çoğunlukla 8 silindir homurtusuyla  geçen eski amerikan arabalarına bakakaldık. Kalacağımız otel, devlete ait ve bu nedenle de doğru dürüst bakım ve onarım görmemiş, personeli devlet memurlarından oluşan, eski Havana’nın tam da göbeğindeki muhteşem bir binaydı. Hotel Plaza’nın ortak mekanları oldukça gösterişli olsa da… odaları için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

IMG_0765Hiç te az olmayan hacminin büyük bölümü, esasen ve maalesef yüksekliğinden kaynaklanan odanın konforundan geçtim, çağdaş ihtiyaçları karşılamak bakımından durumu, hiç te iç açıcı değildi doğrusu. Her türlü koşula hazırlıklı biçimde gelen bizler için bile bir parça şok ediciydi yani. Elektrik düzeneği ve prizlerinin, ülkenin ABD mandası altındaki  yıllarından kalma olduğunu öğrendiğimiz için, adaptörümüzü de getirmiş olmamız yetmedi, yandaki fotoğrafta göreceğiniz yöntem sayesinde elektriğe kavuşabildik.

Onca yorgunluğun üzerine, yattığımız yatak döşeğin durumu aynı etkiyi yaratmadı gerçi ve hani derler ya…. “o ilk gece yattığımız yeri beğendik :)”

Havana’daki ilk sabahımızda makul saatte uyanıp, yine hiç te beğenilesi olmayan kahvaltımızı ederken otelin çatı katından muhtelif kent fotoğrafları çektikten,  kapı önünde bekleşen kadınlı erkekli birkaç yaşlı dilenciye kendimizi zorlayarak direndikten sonra ilk ziyaretimizi, tarihi bir Puro fabrikasına yaptık. Ticari sır olarak nitelendiği için olsa gerek, fabrikanın içinde çekim yapmamıza izin verilmedi. Biz de dünyada puro üretimi bakımından “tek geçilecek” bu güzel ülkenin bu kadim sürecini, zihnimize kaydetmekle yetindik.

Birkaç katlı binanın geniş salonlarında nerdeyse asırlık olduğu izlenimini veren bir düzende, farklı gruplar halinde iş bölümüne uygun olarak, bir yandan kendilerine önündeki mikrofondan,  sabahları gazete, sonrasında  ise klasikler dahil roman, kitap okuyan devlet memuru “OKUYUCU”larını dinler, diğer yandan kendi purolarını tüttürürken işlerini ciddiyetle yapan kadınlı erkekli, farklı yaşlardaki emekçileri izlerken oldukça etkilendik. İlk ziyaret ettiğimiz salonda, temel ham madde tütün yapraklarını, puroların imal edilme yöntemine uygun olarak sınıflandırarak balyalayan, çoğunlukla kadınlardan oluşan bir grubu izledik.

Küba’lı kadınların bacaklarıyla purolar arasındaki ilişki 🙂 dünyada bilindiğinin aksine, esasen bu gruplarla sınırlı. Diğer bir ifadeyle, bugün gelinen düzende, puroların sarılma işlemi değil, sadece tütün yapraklarının ayrıştırılması aşamasında kübalı kadınların kucakları ve bacaklarından bahsedilebilir. İkili olarak karşılıklı oturma düzeninde, önlerine, yanlarına, aralarına yerleştirilmiş kocaman leğenlerin de manzarayı epey sıradanlaştırdığını ve hayallerimizi bir parça yıktığını söylemeden geçemeyeceğim. İkinci aşama olan sarma işlemini gerçekleştirenler ise, 9-10 ay civarında eğitim aldıktan sonra, bir diğer salonda yan yana dizilmiş tezgahlar üzerinde puroları sarıp, bir nevi mengeneye sokanlar, ekseriyetle genç-orta yaş Kübalı erkeklerden ibaret. Esasen devlet memuru olan bu emekçilerin her gün en az 100 puro sarmaları bekleniyormuş ve üzerinde imal ettikleri için de maaşlarına ilaveten prim aldıkları belirtiliyor. % 10 ölçüsünde de kendilerine puro ayırabiliyorlarmış. Bu kadar isim yapmış, dünyaya nam salmış bir sektördeki üretim için, tahmin edersiniz ki… kalite kontrol son derece önemli. Ez cümle, üretilen her bir tek puronun, muhtelif markaların (Cohiba, Monte Cristo, Romeo Y Julieta  vb) farklı ölçekteki “Standart” puroları boyutunda hazırlanmış ilgili şablonundan, kaymak gibi geçmesi bekleniyor… bu niteliğin sağlanmadığı purolar da, işte o bahsettiğim işçiye verilen % 10’u oluşturuyormuş. Fabrikayı gezer, tezgahlarının başında nasıl yaptıklarını izlerken, işçilerin kendilerine ayırdıkları puroları bize satmak istediklerini… ancak bizim, rehberimizin önerisiyle satın almadığımızı belirtmiş olayım. Kalite kontrolun, sadece boyut bakımından değil, “İÇİM” açısından da sağlanması için, fabrikada yine devlet memuru “İÇİCİ” personel var. Bu adamların işi gücü, sizin anlayacağınız… Puro içmekten ibaret. Sıkı bir sigara tiryakisi olduğum halde, hani bu kadro değilse de, “OKUYUCU” kadrosunda çalışmak isteyeceğim bir düzenden bahsediyorum :). Bahse konu içici kalite kontrol personelinde rastlanan hastalıkları sorguladığımızda, beklediğimiz ve korktuğumuz yanıtı almadık. Öyle akciğer kanseri filan olmuyorlarmış, istatistiklerde bu gruba özel tehlikeli bir hastalık durumu oluşmamış. Zira puro, ciğerlere çekilerek tüketilen bir tütün ürünü değil. Bunu öğrendiğimde aklıma her nedense… bizim merdiven altı kot taşlama tesislerinde, oto boya tamirhaneleri ve yeraltı madenlerinde sigortasız ve sağlık güvencesiz çalışıp genç yaşta silikozis kurbanı olan zavallı, çaresiz insanlarımız geldi.

Evet Küba’yı, başkenti Havana’yı bile bizim şehirlerimizle kıyaslamak mümkün değil, hele ki cepheleri aynalı cam kaplı gökdelenleri, nefret edilesi AVM’leri gün geçtikçe pıtrak gibi çoğalan ve hani tabiri caizse canına okunan İstanbul ile!

Yani diyeceğim o ki : Göz kamaştıran pırıltılı alışveriş ve eğlence mekanlarında “cahilim ama para bende” mottosunu benimsemiş faydasız mı faydasız, kıymeti kendinden menkul artiz takımı, magazinel figürleri, reklamlarda oynayan işadamı müsveddeleri, 800 bin dolarlık saat takan, karılarının, sıradan ameliyatları için “RABBİM Amerika dedi” rüyası gören hükümet üyeleri, ABD’de anadolu kaplanları burslarıyla okuyan, gemiciklere, milyar dolarlık onlarca villaya sahip “mağdur” başbakan çocuklarının karşısında;

Kentin en ücra köşesinde yaşam koşullarının ağırlığı altında inleyen, eğitim alamayan, çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan, dinî, kültürel ve geleneksel baskıların altında ezilip, hatta canına kastedilen, sağlık sorunlarına gerçek çözüm bulamayan, bütün ülke yönetimine hakim o “Dostlar alışverişte görsün” zihniyetinin sıradan mağdurları olarak, hastanelerin “Acil Giriş”leri önünde çömelerek bekleşen ve neticede yine tedavi olamayan insanları olan bir memleket değil Küba. En azından şimdilik değil! Umarım değişmez bu tablo.

Tam aksine, onca yoksunluğa ve ABD’nin yıllardır sürdürdüğü acımasız ambargoya rağmen, iki temel sorununu çözmüş Küba yönetimi ve halkı. Eğitim ve Sağlık. Küba’da okur yazarlık oranı % 99.8 ve dünyada en yüksek 10. ülke, ömür ise 78 yıl. Birleşmiş Milletlerde bir türlü çözüm üretilemeyen ambargo nedeniyle ilaç üretiminde elzem olan onlarca hammaddeyi getirtemedikleri ve ilaç sıkıntısı yaşadıkları halde, özellikle sağlık sektöründe çalışan son derece yetkin insangücü ve etkin sağlık sistemi sayesinde bütün vatandaşlarının, eşit koşullarda bu temel hizmeti alabildikleri ve her yıl binlerce başarılı doktor yetiştiren bir ülke. Bizdeki gibi baktığı hasta sayısına ve operasyona dönük olarak hekim maaşların belirlendiği… sistemin tümüyle sayısallaştırılarak, kalitesizliğin doruk noktasına vardığı bir sağlık sisteminden muzdarip değil Küba halkı.

Devamı gelecek…

Gracias a la vida

gracias a la vida, que me ha dado tanto,me ha dado el sonido y el abecedario.con él las palabras que pienso y declaro,“madre,”, “amigo,” “hermano,” y los alumbrandola ruta del alma del que estoy amando… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bir kış günü bir tutam sarı saçın arkasındaki alev alev yanan o gözleri karşıma çıkardığın için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Cesareti, tutkuyu, coşkuyu, doğruluğu, vazgeçmemeyi, aklı bana öğreten “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Düşüp dizimi kanattığımda “O” hep yanımda olduğu, elimi tutup burnumu sildiği için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Sevgisinden bir an şüphe duymadan bakabileceğim o doğrucu ayna için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bana ikinci ailemi verdiğin için, abim, Güz’üm, Naz’ım için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Yolculuğumun en yakın şahidi, her acıyı her sevinci paylaştığım “O” olduğu için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Bitmeyen sohbetler, bitmeyecek geceler, beraber geçen 16 yıl, beraber geçecek onlarca yıl için… 

Hayat sana teşekkür ederim,

Beni hep sahip olmak istediğim “ablam”  ile buluşturduğun için… 

Biriciğim, sözlerim, duygularım, sevgim, dostluğum HİÇ tükenmeyecek…  Nice nice mutlu, sağlıklı yıllara Si’m…

ALEF – 6 Mayıs 2007

“TARİH-HUKUK-SİYASET” PRİZMASINDA BİR MESELE – SOYKIRDIK MI *?

“İnsan, önüne çözebileceği sorunları koyar”                                                                                                                                  MARX

Çoğumuzun, “sözde” ön takısını kullanmayı unutmamaya özen göstererek dile getirdiğimiz “Ermeni soykırımı”, veya “Ermeni Meselesi” ile ilgili olarak Ermenilerin saptağı sembolik tarih olan 24 Nisan, bu yıl, 90. yıldönümüne işaret edecek ve Türkiye, uluslararası arenada ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Zira, Ermeni diasporasının, işte bu 90. yıldönümünü hedefleyerek, son derece planlı programlı biçimde vargücüyle çalıştığı ve tüm dünyada, ama özellikle ABD’de ses getirecek kampanyalar başlatacağı, bugünden bellidir. Bu çabalar içinde yer alan çarpıcı örneklerden biri, Beyaz Saray’a -Amerika’lıların deyimiyle- iki blok mesafede, müze, eğitim merkezi ve kütüphaneden oluşan dev bir Ermeni soykırım anıtı inşaatının bu yıl içinde tamamlanmasının hedeflenmesi olarak verilebilir**. Amerikan Kongre’sinin kayıtlarına bakıldığında, bu meselenin 1989 yılından bu tarafa gündemden düşmediği ortaya çıkmaktadır. Temsilciler Meclisi’nin 192 sayı, 1985 tarihli kararında geçen “… Türkiye’de 1915-1923 yılları arasında gerçekleştirilen soykırımın kurbanları olan 1,5 milyon Ermeni kökenli insan…” ifadesi ise, hala hatırımızdadır. Nitekim yıllardır memleketimizdeki bütün kulaklar, her 24 Nisan’da ABD Devlet Başkanı’nın bu konudaki “üzüntü”sünü ifade ederken malum “meşum” kelimeyi bu defa kullanıp kullanmayacağına dikilir, kullanmamasının “sübjektif” ve maalesef “geçici” gerekçeleri açıkça belirtilmesine rağmen, mesaj bir türlü alınmaz ve şöyle derin bir “OHH!” çekilir. Öte yandan, gelinen çağda Amerika’nın bizim yaşadığımız coğrafyanın haritalarini yeniden çizme niyeti ve karşılıklı olarak kötüye götürülen ikili ilişkilerimiz çerçevesinde, yani artık bu sene, kulaklarımızdaki pası giderecek beyanatlar beklenmelidir, üstelik başımıza açılacak dertler, korkarım ki beyanatların da ötesine geçecektir. Bu konuda enteresan bir diğer gelişme, Amerikan sigorta şirketi New York Life Insurance’ın, soykırım kurbanı olduğunu iddia eden poliçe sahibi Ermenilerin mirasçılarına ilk ödemeleri, Ocak 2005’te yapmış olmasıdır. Kilise ve vakıflara da ödeme yapılacaktır. Dünya’daki nüfusunun 7-8 milyon olduğu belirtilen ermeniler için “Dünya Ermenileri Kongresi”nin Kurucu Kurultayı, Ekim 2003’te Moskova’da düzenlenmiş olup, 52 ülkeden, 138 farklı Ermeni kuruluşunu temsilen 300 kişinin yanı sıra, Rusya Devlet Başkanı V. Putin de toplantıya katılmıştır. Kurultay’ın hedefleri arasında “Ermeni soykırımının dünya devletleri tarafından tanınmasını sağlamak”, en başta gelmektedir. Çağımızın en etkin iletişim aracı haline gelen Internet kaynaklarına bakıldığında, “ermeni soykırımı” tamlamasının ingilizcesinin (armenian genocide) aynen geçtiği web sayfası sayısı 163 binin üzerinde, bu iki kelimenin ayrı ayrı, ancak aynı belgede yeraldığı sayfa sayısı ise 300 bin civarındadır. Üniversite sunucuları kaynaklı belge sayısı da 15 bin gibi bir rakamla azımsanacak gibi değildir.

“Nereden geldik bu duruma?” dersek; Bu coğrafyadaki Türk ve Ermeni toplumları arasında 14. yy’dan itibaren karşılıklı anlayış, uyum ve huzur içinde süregelen ilişki, 1815’teki Viyana Kongresi’nde dile getirilen “Şark Meselesi”nin bir ürünü olarak, 1850’lerden sonra, başta Rusya, İngiltere, Fransa ve ABD olmak üzere çok sayıda devletin ve farklı dini/etnik kitlenin müdahale, kışkırtma ve saldırılarından önemli ölçüde etkilenmiş, önce çekişme ve giderek çatışma niteliği kazanmış, neticede her iki taraf ta, büyük kayıplar vermiş, türlü acılar çekmiştir. 19.yy sonunda, Ermeni milliyetçi komitacilarin (Hınçak ve Taşnak) Rus askeri güçleriyle işbirliği yaparak Türk-Müslüman köyleri ve halkı yoketmek, İttihat ve Terraki’nin paramiliter kanadından Yakup Cemil, Bahattin Şakir, Dr. Reşit gibi isimlerin yer aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa”nın (derin devlet) ve hatta Hamidiye Alayları’nın da, devrin hükümetinin yönlendirmesiyle, Ermenileri ortadan kaldırmak adına, etnik temizlik faaliyetlerinde bulundukları karşılıklı olarak ileri sürülmektedir. Resmi ve/veya alternatif tarih yazıcılarının yadsıyamadıklarına değinecek olursak, bunlar 1890-1909 dönemindeki Ermeni isyanları, 1914-1915 olayları ve Osmanlı Devleti’nin Mayıs 1915–Mart 1916 arasında uygulanan “Tehcir Kanunu” ve son olarak, yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine iade edilmeleri için 1919’da çıkarılan “Geri dönüş Kararnamesi” olarak sıralanabilir. I. Dünya Savaşı’nın bitiminde aralarında Talat Paşa’nın (1921’de ermeniler tarafından öldürülmüştür) da bulunduğu 144 kişinin “savaş suçu” işledikleri savıyla Malta’da İngilizler tarafından yargılandığı, ancak -nedenleri çok tartışmalı olmakla birlikte- bu davalardan bir sonuç çıkmadığı da bir diğer husustur.

Yaşadığımız çağda, 1914-1922 döneminde toplam 1,7-2 milyon (rivayet muhtelif ?) ermeninin soykırıma uğradığını, katledildiğini ve topraklarından edildiğini ileri süren Ermeniler, 26 ülkede toplam 135 anıt dikmiş durumdadırlar. İçinde bulunduğumuz son derece dağınık ve kaotik çağda, örneğine az rastlanır biçimde iyi örgütlenmiş Ermeni milliyetçisi bir kesim, yerleşik ermeni diasporası bulunsun bulunmasın, uygun ortamı buldukları her ülkede “ermeni soykırımı” meselesini ulusal parlamentolara taşımakta ve tezlerinin, resmi kanallarca alınacak “soykırımı tanıma” kararlarıyla desteklenmesi için her türlü propangadaya başvurarak Türkiye aleyhine yargısız infaz gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili merciileri ve hatta tarihçileri de, resmi söylemden sapmaksızın, durumu reddetmekte, yok saymaktadır.

Her iki tarafın tez/karşı tezlerini destekleyen kaynaklar incelendiğinde, aşağıdaki saptamalara varmak mümkündür;

1- Tarafların rakamsal verileri (nüfus istatistikleri dahil) arasındaki farklar, açıklanamaz ölçüdedir (2-3 kat gibi),

2- Kanıt olarak ileri sürülen belgelerin, keza tanıkların bir çoğunun gerçekliği ve güvenilirliği şüphelidir,

3- Bir çok ülke ve kurumun temsilcilerinin bu hadiseye ilişkin resmi/gayri resmi değerlendirmeleri, tutarlılık ve bütünsellikten uzak biçimde kişiselleşmiş, bu mesele, politik koz olarak kullanılmakta, yaratılan soykırım endüstrisinden faydalanılmaktadır.

Tarafların niyetinin de uzlaşma olmayıp, “çözümsüzlüğün” adeta işlerine geldiğini düşündürten meseleye, bu yazının başlığını oluşturan “Tarih-Hukuk-Siyaset Prizması”ndan bakar, çözüm olasılıklarını irdelersek;

Tarihi perspektiften, tarafgir olmayan tarihçilerin, olayları, ilgili dönemin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel çevresini gözardı etmeksizin ele alarak, verilerin “seçilmesi”ne, böylelikle tarihin süistimal edilmesine izin vermeksizin yönlendireceği disiplinler-arası araştırmalar sonucunda bile, gerçeklere, ya da en hafifinden, bilim adamlarınca “paylaşılacak” sonuçlara varmanın, hiç te sanıldığı gibi kolay olmadığı, son derece karmaşık bir meseledir bu. Üstelik, soykırım alanında çalışan araştırmacıların kendi aralarında dahi, paradigmalar ve tanımlar bakımından görüş birliği oluşturulabilmiş değildir.

Hukuk* cephesine gelirsek, “İki hukukçunun bulunduğu yerden üç görüş çıkar” deyişi ve günümüzün buna benzer tartışmalı nice sorununda, uluslararası hukukun göz göre göre çiğnendiği, -en azından- işletilmediği hatırlanacak olursa, adil bir çözüm adına ümitvar olmak, iyimserliktir.

Prizmanın üçüncü ve fakat sonuncu olmayan yüzü, siyasi yaklaşım ve olası çözüm ise, diğerlerinden daha pragmatik ve etkin görünse de,-hele hele işinin ehli olmayan siyasilerin eline kalırsa- çok tehlikeli bir tercih olacaktır ki, konjonktür, Türkiye açısından buna hiç te müsait görünmemektedir.

Ermenistan, 1991’deki bağımsızlığı sonrasında Rusya’nın Kafkasya’daki çıkarlarını destekleyen bir tutum sergilemekte, olumlu siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini ve stratejik işbirliğini dikkatle sürdürmektedir. ABD ile olan ilişkileri bakımından bu yazıda sayılanlara eklenecek bir husus, komşusu İran’la “mecburi” iyi ilişkileri nedeniyle miktarı azalmış olsa da, aldığı mali yardımlar olabilir. Son yıllarda, hem ekonomik menfaatleri, hem de Türkiye aleyhine yürüttüğü soykırım iddialarına taraftar edinmek bakımından dış politika ilişkilerini, başta AB ülkeleri olmak üzere çeşitlendirme çabasında olduğu gözlenmektedir. AB ve Ermenistan arasında 1999 tarihli bir “Ortaklık ve İşbirliği Antlaşması” mevcuttur. Avrupa Parlamentosu, üyelik başvurumuzun yapıldığı 1987’den başlayarak, sonuncusu da 15 Aralık 2004’te olmak üzere, ermeni soykırımını tanıyan çok sayıda kararı çoktan almıştır. Şubat 2005’teki 53. Karma Parlamento Komisyonu oturumu notlarına bakılırsa, bu mesele, “komşularıyla sorunu bulunmamak” şartı ve gerektiği takdirde Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmesi dayatmasıyla, müzakere sürecinde Türkiye’nin masasına konacaktır. Devlet Başkanı R. Koçaryan’ın, “Bizim için soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesi önemlidir. Toprak ve tazminat talebi ise Ermenistan devletinin değil, diasporanın talebidir” şeklinde yaptığı açıklama ele alınacak olursa; iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulsa, sınır kapısı açılsa ve ekonomik ilişkiler gelişse bile, toprak ve tazminat talepleri karşılanana kadar Ermenistan hükümetini zorlayacak ve bu açıklamaya katılmayan bir kitle vardır. Bu bakımdan Türkiye’nin üzerinde durması gereken konu, Ermenistan’da halen yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle, Koçaryan da -aşırı milliyetçilerin tepkisini çeken selefi Levon Ter Petrosyan gibi- gittiği takdirde, yerine kimin gelecek olduğu ve alınan mali yardımların azalmaması için nüfusu şişirilen Ermenistan’da yaşama gibi bir niyetleri olmadığı halde, bu ülkenin ve ermenilerin geleceğinde belirleyici rolü olan diasporanın tutumunun ne olacağıdır. Siyaseten bir çözüm bulunması için, ana muhalefet partisi CHP’nin üzerinde durduğu ve düzmece olduğunun kabulü hususunda İngiliz Parlamentosu nezdinde girişimde bulunulmasını önerdiği “Mavi Kitap”, anlaşılan odur ki, “Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatının Savaş Propagandası Gizli Masası” güdümünde, J. Bryce ve A. Toynbee tarafından, 1913-1916 döneminde İstanbul’un ABD büyükelçisi H.Morgenthau’dan gelen bir kısmı düzmece bilgi ve belgelere dayanarak yazılmıştır. Ancak başedilmesi gereken kaynaklar, bu kitapla sınırlı değildir. Fransızların “Sarı kitabı” ve binlerce kitabın yanısıra, -varlığı ileri sürülen ancak masaya konamayanlar dahil- içeriklerinin gerçekleri yansıttığı tartışmalı, çelişkili mektuplar, telgraflar, diplomatik yazışmalar ve nihayet hatıratlara varan bir bilgi/belge karmaşası mevcut olup, fotoğraflar, mülakatlar ve en nihayet o günden bu güne dilden dile geçen türküler, ağıtlar da işin cabasıdır. İtiraf etmek gerekir ki, istisnasız bütün bu dokümanlar, hangi tarafta yer alırsa alsın, ya da tarafsız olsun, benim gibi aklı karışık sade vatandaşların yüreğini acıtarak, nesnel ve sağlıklı bir değerlendirme yapmalarına engel olmakta, “bilgi sahibi olamadan fikir sahibi olmalarına” yol açmaktadır. Bu çağı en güzel özetleyen, “Enformasyon denizi içinde yüzerken, bilgi için açlıktan ölmek” deyişinin ne kadar doğru olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.

İşte tam da bu halet-i ruhiye içindeyken, son olarak, prizmanın makale başlığında yer almayan, ancak aslında en önemli son yüzü olan “insanlık” cephesinden bakıldığında ve “Kötü misalden misal olmaz” sözünden hareketle, amaç, tarihin yazılabildiği dönemden bu tarafa, kızılderilisinden, yahudisine, filistinlisinden, çerkezine, boşnağına; Cezayir’den, Ruanda’ya, Doğu Timor’a, Kamboçya ve Irak’a, insanoğlunun maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve/veya “soykırım” örnekleriyle, bu topraklarda savaş şartlarında yaşanan dramı kıyaslamak, türkünden, kürdüne, ermenisine, süryanisine, yezidisine insanoğlunun çektiği acıları ve kayıplarını küçümsemek ya da yadsımak olmamalıdır, olamaz da zaten. Bugün “insanım” diyen herkesin üzerine düşen, milyonlarca insanın maruz kaldığı bütün acılardan çıkarılması gereken dersi, hiç saptırmadan kendi çocuklarına ve gelecek nesillere öğretmesi ve hem günümüzde, hem de gelecekte bu gibi durumların tekrar yaşanmaması için toplum hafızasında diri tutması olmalıdır. Diğer taraftan, bugün hala dünyanın dört bir yanında, şu ya da bu nedenle insanlık ayıbı niteliğinde muamele gören milyonlarca insan utanç verici şartlarda yaşar ve nihayet ölürken, bundan onlarca yıl önce yaşanmış dramların, üstelik tazminat, toprak talebi gibi, “manevi” falan değil, bal gibi de “maddi” çıkarlar konu edilerek, çok çeşitli tarafların bambaşka emelllerine hizmet eden çirkin politik oyunlarına malzeme edilmesi son derece yanlıştır.

İnsan olmanın sorumluluğu, sahip olduğumuz bütün gücü, -işte tam da bugün gözümüzün önünde- zulüm, haksızlık ve acımasızlıklara maruz kalan -kendi dinimizden, etnik kökenimizden gelsin gelmesin- kitleler için kullanmayı gerektirir. Ataları benzer acıları yaşamış olanların da, bu mücadelede başı çekmesi beklenirken, yahudilerin Filistin’de, ermenilerin Hocaali’deki katliamları, tarihe dehşet verici insanlık suçları olarak geçmiştir bile… Hafızamız tek taraflı çalışmamaktadır diğer yandan. 1975-1983 arasında son derece acımasız ve sistematik biçimde Türk diplomatlarını katleden ASALA terör örgütünün yaptıklarını protesto etmek için, Esenboğa katliamı ertesinde 1982 Ağustos’unda kendini yakan ve açıkça “Emperyalistlerin oyununa gelmeyin” mesajını veren Ermeni asıllı vatandaşımız Artin Penik de unutulmayacaktır.

Seçkin Gültan MAN86

(Anneannesi, ermeni değilse de, ismiyle cismiyle yahudi, baba tarafı ise, mutlaka lazlarla karışmış bir karadenizli)

Nisan 2005 – Odtülüler Bülteni

* 1 Nisan’da yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 76. md. sinde “soykırım”, devletler için değil, şahıslar için de olsa, ilk defa geçmekte ve zaman aşımı öngörülmemektedir. ** Ulusal ermeni enstitüsünün web sayfasından herhangi bir materyalin kopyalanması kesinlikle yasak olduğundan, 1925 yılında Washington Ulusal Bankası için inşa edilen bu orijinal binanın resmi buraya konamamıştır ama adresini vermekte de bir beis yoktur, lütfen bakınız.

http://www.armenian-genocide.org/Memorial….als_detail.html