AFORİZMALAR

“NEREDEN GELDİM, NEREYE GİDİYORUM?” dan…

KUTU AÇILDIĞINDA KEDİNİN DURUMU?

VE BİR YILDÖNÜMÜ ÜZERİNE…

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla”

FÜRUĞ FERRUHZAD

Bugün 5 Ağustos 2020 Çarşamba, doğduğum gün de bir Çarşambaya denk gelmiş ve üzerinden tam 20,545 gün geçmiş. Hem ne kocaman hem de ne ufacık bir sayı değil mi? Nereden baktığına… neyle kıyasladığına göre değişiyor. Misal 20 bin kum tanesi, bir küçük kovayı doldurmayacak kadar azken, gökyüzünde birbirlerinden milyonlarca km uzakta asılı duran 20 bin yıldız, kimbilir ne kadar geniş bir alanı kaplıyor. Ben ise ömrümde bunlardan sadece bir tanesinin her sabah yeniden parladığına tanık oldum, tıpkı milyarlarca kum tanesi misali insan gibi. Nitekim, benim için de zaman, kadim gezegenimizin o biricik yaşam kaynağı güneş etrafında dönmesiyle ölçüldü ve ölçülecek te! Halbuki, sabit bir düzenek çerçevesinde geçtiğini kabul ettiğimiz  “zaman” olgusu nasıl da oyunlar oynuyor zihnimizle değil mi?

Son yıllarda modern fizik alanındaki gelişmeler doğrultusunda, Einstein’in, uzay-zaman ilişkisinde kütle çekim etkisini izah ettiği “İzafiyet Teorisi” üzerinde gelişen tartışmalar (“ışık hızının aşılamayacağı” iddiası yanlış mıydı, aşıldı mı vb…) sürüp gitse de… benim anladığım, Einstein’in teorilerinin, -tıpkı Newton’un geliştirdikleri gibi- kimi konularda 100 yıl sonra (2016) kanıtlanıp, bir yandan da yanlışlanacağı, hem de aşılıp geliştirilerek, özellikle “makro dünya”da geçerliliğini sürdüreceği yönündedir. Zaten adına “Bilim (bilimsel önerme)” dediğimiz şeyin en temel özelliği, “yanlışlanabilir” ve de mutlaka “geliştirilebilir” olması değil de nedir? Newton’un kütle çekim kuramına zaman boyutunu da ekleyerek, Uzay-Zaman kavramını ortaya atan Einstein’in “Genel İzafiyet Teorisi”ni, benim kısıtlı zihnimin kavrayabildiği en mükemmel teori olarak niteleyebilirim.

Einstein’in bu kuramını, benim gibi “normal zekaya” sahip sıradan ölümlülere açıklamak üzere; “Elinizi sıcak bir sobanın üstünde sadece 1 dakika tutun, 1 saat gibi gelecektir, oysa ki güzel bir kadının yanında 1 saat oturursanız, 1 dakika gibi gelecektir.” Cümlesini kullandığı bilinir. Bu son derece basit izah bir yana, Einstein’in “gergin çarşaf üzerine konan bilyelerin etkisi” örneğiyle açıklanan kütle-çekim kuramının açtığı çığır, kütlelerin uzay-zamanda bükülmeye neden olduğunu ileri sürmesine dayanır. Uzay-zamanın bükülmesine istinaden, evrenin başka köşelerindeki gözlemcilere göre akış hızı değişen “zaman”ın göreceliği üzerine söylenecek ne çok şey vardır!  Örneğin, zamanın, 60 yaşındaki biri için, 10 yaşındaki birine kıyasla yaklaşık 2.5 kat hızla geçtiğini ileri sürenler var.

Bu yazının okunabilir olmaktan çıkmasını istemediğim için, modern fizik alanında yeni bir çığır açan ve esasen atom altı olayları (mikro-düzey) açıklamak adına geliştirilen Kuantum kuramının, benim anlayabilip benimsediğim izafiyet kuramını (makro-düzey) çürüten ve/veya aykırı gelen unsurlarına; “ışık hızının aşılabilirliği”, “uzaktan etki”, “kuantum dolanıklık”, “Bell deneyleri” vb. mevzulara değinip, iyice dağılmak niyetinde değilim, zira ben haddimi bilenlerdenim J. Kuantum kuramının gelişmesine katkı verenlerden biri olan Feynman bile “öğrencilerim ve hatta ben dahil, kimsenin kuantum mekaniğinden anladığını düşünmüyorum” demişken… benim anlamamam son derece doğaldır. Dahi fizikçiler atom ve atomdan da küçük atom-altı parçacıklar üzerinde -sadece ve sadece laboratuar ortamlarında- çalışmak suretiyle bu mikro düzeyden, evren, dünyamız ve yaşamımızı ilgilendiren/açıklayan makro düzeye geçişe ilişkin olarak hala yanıt bekleyen soruları cevapladığında, büyük ihtimalle ben evrenin bir başka köşesine çoktan göçmüş olurum zaten.

Diğer taraftan, sübjektif bir yaklaşımla rahatlıkla ileri sürebilirim ki: Bana kalırsa, hali hazırda içinde yaşadığımız makro sistemin en önemli özelliği, “belirsizliği”dir ve sadece zaman değil… adına ne derseniz deyin, bütün olaylar, olgular ve tüm yaşananlar izafidir esasen.  Bugünkü bilgilerimizle adını koyabildiğimiz; cisim, zaman, mekân, hareket vb. tüm kavramlar birbirlerine bağımlıdır, etkileşim içindedir. Kuantum fiziği yasalarına göre davranan atom altı parçacıklar için geçerli olan “belirsizlik ilkesi” bir yana, henüz farkında olmadığımız yeni boyutlar, yakın ve dahi uzak etkiler, etkileşimler  de… hiç şüphesiz denklemdeki yerlerini almayı sürdüreceklerdir.

Bu sabah yazıyı yazmaya başladığımdaki niyetim, sizi temin ederim ki… katiyen bu “kara delik”lere dalmak değildi, ne var ki – bir nevi kütle-çekim meselesi olsa gerek!- tam da içlerine düştüm maalesef. Geçelim bir kalem…

Einstein’ın bir mektuba cevaben yazdığı; “Falling in love is not at all the most stupid thing that people do, but gravitation cannot be held responsible for it” cümlesini, “Aşık olmak, insanların yaptığı en aptalca şey değildir ve fakat yer çekimi bundan sorumlu tutulamaz” şeklinde tercüme edip, artık tatlı sulara geçiş yapalım derim ben. Evreni, bilimi, fizik kuramlarını bir kenara koyar, çok daha mütevazi bir yaklaşımla, içinde yaşadığımız dünyaya ve insan hayatına dönecek olursak… bu yazının başına oturduğumdaki motivasyonum, yarın yani 6 Ağustos 2020 itibariyle verdiğimiz evlilik sözünün 35. Yıldönümüne dair birşeyler karalamak, kuzularıma bir anı bırakmaktı. Yahu ne ara? Hangi ışık hızıyla geçti o koca 35 sene? Diye sora, şaşıra almıştım klavyeyi önüme.

Hani şu aşağıdaki şahane şiiri yazan yazan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “ne içinde, ne de büsbütün dışında” olduğunu hissettiği ZAMAN’ın zihnimle oynamasına izin vererek.

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgarda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

               Ahmet Hamdi TANPINAR

6 Ağustos 1985, bir Salı günü evlendiğimizde ben 21, onyılların yavuklusu Ali 27 yaşındaymışız sadece. Öncesine gidersem, 1979 yılında O’nunla ilk defa karşılaştığım günü, daha dünmüşçesine gayet net hatırlarım (Çağdaş Sahne’de “Lanetliler Gemisi” filmini izlediğim gündür). Bu sebepledir ki, daha çocuk yaşımdan bu yana, ben “tesadüf”lere…, “yolların kesişmesine” ve “İlk görüşte aşk”a inandım, hala da inanırım. Bilirim ki, ilk görüşte aşk mucizevî bir hadisedir, herkesin başına gelmez öyle kolayından, bunu asla unutmamak gerekir. Diğer taraftan, ilk görüşte ya da değil… AŞK’ın, yani karnından göğsüne kanat çırparak tırmanan o kelebeğin ömrünün kısa olduğunu da bilirim.

Lakin en iyi bildiğim odur ki; “aşık olma hali” tek başına yetmez, onlarca yıl sonra hâlâ birbirinin gözünün tam da bebeğine, saygı, sevgi ve şefkat ile bakabilmeye… iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta birbirine kenetlenip, diğerini taşıyabilme gücünü kendinde bulmaya. Bir ilişkiyi sürdürmek, bambaşka bir iyiniyet, empati, güven duygusu, gayret, sebat ve kararlılık gerektirir.

Başbaşa geçirdiğimiz 35 yıl boyunca, biz de sıradan insanoğlunun yaşadıklarını yaşamışızdır üç aşağı beş yukarı farkla. Yazının başında hakkında epeyce kalem salladığım genel izafiyet teorisinden hareketle, yaşamda karşılaşılan benzer koşullar, meseleler, hadiseler karşısında bireylerin algısı, tepkisi, etkileşimi ve esasen tutumu çok büyük farklılıklar gösterebilir. Kısaca, öznel ve izafidir. En çarpıcı ortak örnek ise, insanî ve doğal olan, ölüm ve hastalıklar karşısında ortaya çıkan farklılıklardır. İnsanı kedere, öfkeye ya da sevince boğan olaylar karşısında kişilerin tavrının değişkenliği, benzemezliği bir yana, insana yaşama gücü veren, ayakta kalmasını sağlayan en önemli ve kıymetli dayanaklar ise… hiç şüphesiz ailesi ve tabiidir ki… benim deyimimle, “kendi seçtiği ailesi” haline gelmiş olan “Can Dost”larıdır.

Asla aklımdan çıkarmadığım ve çok sevdiğim: “Bana olmaz deme! Ben yapmam deme!”

sözünden hareketle, hayatta yaşanan her şeyin, herkesin başına gelebileceğini hatırlatarak, ömürleri boyunca verecekleri en önemli iki karardan biri olan “aile kuracakları kişi”yi seçmek ve o ilişkiyi sürdürmek bakımından aşağıdaki naçizane tavsiye satırlarını, başta kuzularım olmak üzere, gençler okusunlar isterim;

  • Daha ilk günden itibaren, birbirini değiştirmek için baskı yapmamak,
  • Birbirine karşı son derece dürüst ve açık sözlü olmakla birlikte, boğazın dokuz boğumunun hakkını vermek, düşünerek konuşmak, sesini asla yükseltmemek,
  • Önce BEN dememek, verici ve her bakımdan cömert olmak,
  • Özel meraklara, uğraşılara gereken saygıyı ve mümkünse ilgiyi göstermek,
  • Diğerine özgürce hareket edebileceği yeterli alan bırakmak, ihtiyacı olduğunda “yalnız kalma hakkı”nı teslim etmek,
  • Özgürlüğün sınırlarının diğerinin özgürlüğünün sınırlarına bitişik olduğunu hiç unutmamak,
  • Kendine yapılmasını istemediğin şeyi “O’na yapmamak”, Olur da yaptıysan, kendini affettirebilme yürekliliğini göstermek,
  • İlişkiyi sıradanlaştırmamak adına sürprizleri hayattan eksik etmemek, O’na özel günleri unutmamak,
  • İhtiyaç duyduğu her anda, elini sırtında bulacağından emin olmasını sağlamak, özetle güven vermek
  • İlişkiye inanmak, onu hergün yeniden inşa edecek gücü kendinde bulmak, gerektiğinde tamir etmekten asla vazgeçmemek

GÖZLERİNE BAKARKEN

gözlerine bakarken

güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,

bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde

kayboluyorum…

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,

durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren

fakat hiç bir zaman

büsbütün teslim olmayacak olan…

Nazım Hikmet RAN

Ama hepsinden önemlisi:

Büyük ozanın yukardaki şahane şiirinde dediği gibi, “Sırrını her gün bir parça verdiği halde, hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak” iken… Bir zamanlar O’nu nasıl da çok sevdiğini (tercihen Aşık olduğunu J ) asla unutmamak.

Hiçbir yazım olmamıştır ki, içinde bir şiir bulunmasın. İşte yine oldu. Üstelik bu şiir tuzakları,  bilim/fizik karadeliklerine düşüp kaybolmaktan beterdir, girdim mi çıkmak bilmem ben, zira istemem.

Alın bu aşağıdaki de Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan gelsin;

ÇAKIL

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın

Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken

Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır

Deliler gibi dönmeğe başlar

Döndükçe yumak yumak çözülür

Çözüldükçe ufalır küçülür

Çekirdeği henüz süt bağlamış

Masmavi bir erik kesilir ağzımda

Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

B.R.E

Bu güzelim şiirin benim hiç unutmadığım dizeleri;

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

Siz siz olun, O’nu düşündüğünüzde içinizde bir çakıltaşını ısıtan İNSAN’(lar)ı arayın, bulun derim ben.

Ve O’nunla, ONLAR’la kalın.

Son olarak gelelim, ordan buraya zıplayıp durduğum bu yazının esas yazılma nedeni, yani günün mana ve önemine;

ALİ’si ve ben 35 yılı devirmişiz işte; oramızda buramızda ufak tefek yara/bereler de olsa, birbirimize karşı duyduğumuz, saygı, sevgi, şefkat, inanç ve güven hissi hala içimizde.

“Mutluluk resim gibidir… Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşmam gerekir! Çok yakınındaysan, her şeyi iyi göremezsin. “Ne kadar da mutluyduk”  demeye “Ne kadar da mutluyuz” demekten daha fazla alışığız.” der bir yazısında B.R.E.

Çok ta doğru söyler. Hayat ta öyledir, nitekim ben bugün dönüp “Ali ile birlikte hayatımızın resmi”ne baktığımda, sadece “Ne kadar da mutluyduk” demiyor… “Ne kadar da mutluyuz” diyebiliyorum çok şükür. 35 yılın (12,783 gün) özeti aşağıdadır:

*Biz en çok… birlikte yollara düşmeyi ve hatta onlarda kaybolmayı sevdik sanırım.

*Varacağımız yer değil, yolculuğun kendisiydi bizce önemli olan, ölümden döndüğümüz kazalarımız dahil

*Adrenaline sebep olan işlere, maceralara düşkündük ikimiz de,

*Maddi/manevi çılgınlıklarımız da oldu, birbirimizi aşağı çektiğimiz de,

*Sevdik, kıskandık, öfkelendik, kavga da ettik, seviştik te…

*Birlikte ağladık ta, katılırcasına güldük te,

*Yıllar ve yolların da aramıza girdiği zamanlarda yüzlerce mektup yazdık, şiirler ve sürpriz notlar da bıraktık kıyıya köşeye,

*Maddi manevi her türlü güçlükle, acıyla kederle de birlikte yüzleştik,

*Heyecan, sevinç, neşe ve mutlulukla da kutsandık, kahkahalar eşliğinde…

*Hayatın her yüzünde, her yükünde ortaklaştık, asla “öteki”leş(tir)medik birbirimizi,

*Birbirimize hasret te kaldık, kavuştuk ta…

Neyi başardığımıza gelirsem; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız binlerce hadise karşısında, mutlu ya da kederli günümüzde birbirimizin kıymetini hiç yitirmemiş, unutmamış olmaktır sanırım.

Neticede çizginin altında kalan… biz birbirimizden vazgeçmedik.

Birlikte geçen ve dünyanın bizim için en şahane iki kuzusuyla taçlanan 35 yılın hikayesi bu kadar… birbirimize daima söyleyeceğimiz dizeleri ise, aşağıdakilerdir işte.

Yokluğun cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum kapama gözlerini

Ahmet Arif

Sevgiyle ve sağlıkla… çoğalarak… hep birlikte nicelerine…

SEÇKİN BİLGEN GÜLTAN (SBG)

Provence-Alpes-Côte d’Azur

Provence-Alpes-Côte d’Azur, Fransa’nın güneydoğusunda Akdeniz’in şahane sahillerinden başlayıp kuzeyde Alplere doğru ilerledikçe olağanüstü doğal güzellikler, batısında ise dünya mirası niteliğinde tarihi kalıntılar barındıran çok özel bir bölge. Bölgenin en önemli yerleşimleri; Fransa’nın ikinci büyük kenti ve ticaret limanı olan Marsilya, soylular ve zenginlerin şehri Aix-en Provence, 1309-1377 yılları arasında Katolik mezhebinin merkezi papalığın bulunduğu Avignon, Roma İmparatorluğundan kalma çok sayıda tarihi eserin yer aldığı Arles, Nîmes ve güneyde de Nice, Cannes, Menton ve Grasse şehirleri olarak nitelenebilirse de, bölgenin esasen en ilgi çekici ve görülesi yerleri, çoğu ortaçağdan kalma şahane köy ve küçük kasabalarıdır.

2018 Kasım ayı sonunda Marsilya’ya uçarak başladığımız seyahatimizi, -kırsal bölgedeki yol koşullarını da dikkate alarak- havaalanından kiraladığımız küçük boyutlu arabamızla sürdürdük. Her yeri birbirinden ilgi çekici gelen bölgenin hakkını vermek için, seyahatimizi ikiye bölerek ilk bölümde, Akdeniz’in incisi kent ve kasabaları gezmek üzere Côte d’Azur’de, sonrasında da kuzey batıdaki otantik köy ve kentlere ulaşımı elverişli Aix-en Provence’ta üçer gece konakladık. Marsilya Havaalanından ilk gecemizi geçirmek üzere seçtiğimiz Saint Tropez civarına gidiş, ulaşımı çok konforlu A8 Otoyolu üzerinden 2 saatten kısa sürdü. Güneş batmadan ulaştığımız bu güzelim köyde ilk işimiz, limandaki tarihi restoran Senequier’de denize karşı şarabımızı yudumlamak oldu. Gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan biri olan aktrist Brigitte Bardot’nun dünya çapında meşhur ettiği eski balıkçı köyü St-Tropez’i, turist kalabalıklarından azade, kış aylarında görmenizi önerir, eski limanında (La Ponche) ve daracık sokaklarında yürüyüş yapıp, “la Tarte Tropezienne” yemeden geçmeyin derim. Denize nazır kabristanı, Kelebek Müzesi ve yöresel sanatçıların eserlerinin sergilendiği 16.yy dan kalma binasıyla Musée de l’Annonciade görülesi diğer yerler.

Ününü hak eden doğal güzelliği bozulmamış, eskinin korunduğu, yeninin ise refah ve konfor sağladığı bu küçük kasabanın, Grimaud (özellikle limanı), Sainte Maxime ve sonrasında Saint-Raphaël gibi komşu yerleşimleri de birbirinden güzel. St Tropez’den doğu istikametinde 80 km. mesafedeki Cannes şehrine giderken, çok beğendiğim Theoule sur Mer kasabasına ulaşmak üzere kullanılacak yol için, “Massif de l’Esterel” olarak adlandırılan kırmızı dağ kitlesinin dibinden denize paralel gideni tercih etmenizi tavsiye ederim. Böylelikle, olağanüstü manzaraları kaçırmamış ve dünyanın en güzel yazlık evleriyle turistik mekânları da görmüş olursunuz.

Akdeniz’in bu şahane köşesinin en bilinen şehri olan Cannes hakkında, uluslararası film festivali ve süper lüks oteller, kongre merkezi gibi herkesçe bilinen özellikleri saymak yerine, tam karşısında yeralan “Îles de Lérins” adasındaki suyun kristal gibi temiz olduğundan, ortaçağdan kalma “Le Sequet” semtinin Arnavut kaldırımı taşları döşeli sokaklarının güzelliğinden bahsedip, “La Croisette” bulvarında yürüyüş yaparak, güneşin batışını eski limandan izlemenizi önerebilirim. Vaktiniz varsa eğer, şehrin muhtelif köşelerinde Marilyn Monroe, Charlie Chaplin gibi ünlülerin resmedildiği bina duvarlarını bulmanızı, Cannes’i tepeden görmek üzere, şehrin simgelerinden biri olan kaleye ve “Notre-Dame-d’Espérance de Cannes” kilisesine gitmenizi tavsiye ederim.

Biz, Cannes’ten sonraki durağımız olan Nice’e, yolu bir parça uzatarak ta olsa (yarım saatlik yol, bir saate çıktı) Antibes üzerinden gitmeyi seçmiştik, size de aynısını tavsiye edebilirim ki… bu sayede, “Juan Les Pins” uluslar arası caz festivalinin gerçekleştiği yarımadayı, kayda değer antik liman kenti Antibes’in plaj, kale, Picasso müzesi ve renkli provensal, hatta gurme pazarlarını deneyimleyebilesiniz.

Güney Fransa, F.Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, M. Somerset Maugham gibi dünyanın en iyi yazarlarını kendisine çekmiş ve çok sayıda edebî yapıtın (Monte Cristo Kontu, Günaydın Hüzün, Müşfikti Gece vb.) konusu ve mekânı olma ayrıcalığına erişmiş bir bölge iken… onun incisi Nice, bence hem yerleşimi, hem de nitelikleri bakımından Fransız Riviera’sına yapılacak bir seyahatin merkezi olmalıdır. Fransa’nın Akdeniz’deki en önemli turizm merkezi ve en büyük 5. Şehri olan Nice, adını mitolojik zafer tanrıçası Nike’ten alan ve Fransız halkınca “La Belle Nice” (güzel Nice) olarak anılmayı hak eden, Kraliçe Viktorya dahil olmak üzere Avrupa ve 19. Yüzyılda da Rus aristokratlarından tutun, çok önemli sanatçı ve tanınmış simaların yazlarını geçirmek üzere tercih ettikleri çokuluslu karakterde bir kent. Burada her yerden evvel, tarihi bağlarından ötürü İtalyan kültürünün halen hissedildiği eski şehir merkezini gezmenizi salık veririm (Nice’in Fransa’ya bağlandığı sene 1860). Sahil şeridindeki “Promenade des Anglais” bulvarı, muhteşem katedrali, “St Nicholas” Rus Ortodoks kilisesi dahil güzel kiliseleri, Matisse, Chagall gibi ressamların müzelerinin yanı sıra, modern sanatlar, eski müzik enstrümanları vb. dahil önemli müzeleri, operası, festivalleri ile, Fransız Rivierası’nın kalbi, adeta Nice’te atıyor. Arkeolojik kalıntıların da bulunduğu kentin mutfağında deniz ürünleri öne çıkarken, en meşhuru “Massena” olmak üzere meydanları, “Cours Saleya” gibi pazarları ve doğal olarak limanı da çekici mekanlar.

Tabiidir ki Nice’e kadar gelip, Monako’ya gitmeden olmaz. Nice ile İtalya sınırına en yakın Menton şehri arasında gezginlerin kullanabileceği üç yol alternatifinin ortak isimleri “Corniche” diye geçiyor. Nice’ten çıkıp günübirlik gerçekleştirebileceğiniz bu gezi için benim tavsiyem, gidişte “Corniche Inferieure (alt yol)” yani sahil yolunu tercih ederek; güzel plajı ve pitoresk görüntüsüyle Villefranche-sur-mer köyüne uğramayı, vaktiniz elveriyorsa eğer… Belçika Kralı ırkçı ve sömürgeci II. Leopold, Rotschild ailesi, Microsoft kurucularından Paul Allen gibi zenginlere malikâne, Charlie Chaplin, Liz Taylor gibi ünlülere ikametgâh yaptırtacak kadar cazip Saint-Jean-Cap-Ferrat yarımadasını görmeyi ve son olarak bu yöredeki bir diğer güzel köy olan Beaulieu-sur-mer’i ziyaret etmeyi ihmal etmemenizdir. Bu güzergâh izlendiği takdirde yapılacak yol, Monako’nun hemen bitişiğindeki Cap d’Ail’den geçerek toplamda 30 km. den az olmakla birlikte, en azından 1 saat sürecektir. Monako krallığı ve onun Casino’su ile meşhur Monte Carlo’sunu burada sadece anmakla yetineceğim zira insanlarının şıklığı, kraliyetin ihtişamı, yaşam tarzıyla Fransa’dan ayrılıyor. Monako’dan sonra bizim uğradığımız bir diğer şehir, İtalya sınırından hemen önceki Menton oldu. Limon festivaline ev sahipliği yapan ve geçmişi Paleolitik döneme uzanan kentte ünlü sanatçı ve yönetmen Jean Cocteau müzesi ve çok hoş bir kapalı pazaryeri bulunduğunu belirtelim.

Menton’dan Nice’e geri dönüşte ise, bahsettiğim “Corniche”ler arasından tercihimiz bu defa, “moyenne corniche” olarak bilinen ortada yer alan ve bu civarda kesinlikle gidilmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç köyden biri olan Èze’ye de uğramamıza olanak veren güzergâh idi. Monako prensesi Grace Kelly’nin hayatını kaybettiği trafik kazasının yaşandığı söylenen bu yol üzerinde, Fransız Rivierası’nın nefes kesen manzaralarına rastlanıyor.

Bu seyahatin görsel hafızamın en güzel anılarına sahip köylerinden biri olan Èze, mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir ortaçağ yerleşimi olmakla birlikte, tarihi esasen milâttan önceye uzanıyor. Kartal yuvası niteliğinde denizden yaklaşık 500 metre yükseklikte kurulu bu masalsı köyde, tarihî kale surlarından, kiliseye, egzotik bitki ve çiçeklerle dolu muhteşem bir bahçeden, son derece şık ve özgün sanat galerilerine, ultra pahalı ve olağanüstü manzaralara sahip “La Chèvre d’Or” ya da “Chateau Eza” otelleri gibi birbirinden ilgi çekici yapılar görebilirsiniz. Burada, “Nietzsche Patikası” olarak anılan yürüyüş yolunun, bir süre köyün en eski evlerinden birinde yaşayan büyük filozof tarafından “Böyle buyurdu Zerdüşt” eserini yazarken kullanıldığı belirtiliyor. Parfüm meraklıları için ise, sektörün lider firmaları “Fragonard” ve “Galimard”ın tesislerinin bulunduğu Èze’den Nice’e geri dönüş süresi yarım saati aşmıyor.

Masal mekânı gibi köyler ve parfümden hareketle, parfümerinin dünya başkenti olan Grasse kentine giderken yol üzerinde uğranabilecek bir diğer şahane köyden bahsetmeden geçmek olmaz. Biz seyahatin ikinci bölümü için Nice’ten ayrılıp Aix-en Provence’a geçerken, güzergâhımızı, yol üzerinde görülmesi gereken yerlere göre saptadık. İlk durağımız da, Èze kadar güzel ve ilginç olduğu söylenen Saint-Paul de Vence köyü oldu. Nice’den yaklaşık yarım saatlik sürüş mesafesindeki bu tarihi ve pitoresk köy, 20. Yüzyılda çok önemli bir sanat merkezi vasfını kazanmış. Tarihi surlarının hemen dışında Maeght vakfı tarafından kurulan modern ve çağdaş sanatlar müzesi bir yana, hepsi birbirinden kaliteli sanat galerileri sayesinde, köyün tamamı adeta bir açık hava sanat müzesi olarak nitelenebilir. Saint Paul de Vence’ın kendi çekiciliğinin ötesinde, sanat ve müzik festivalleri, konserleri ile her yıl 2 milyon turisti ağırladığı belirtiliyor.

Ünlü Rus yahudisi ressam Marc Chagall’ın da yattığı olağanüstü manzaraya sahip kabristanı, içi son derece güzel “Collégiale de la Conversion-de-Saint-Paul” kilisesi, 1615’ten kalma çeşmesiyle, Picasso, Miro, Renoir, Yves Montand, Simone Signoret gibi sanatçıların da favorisi olan bu köyün güzelim sokaklarında hiçbir güzergâh planlamadan kendinizi kaybetmenizi öneririm. Buradan ayrıldıktan sonra, 6 km kadar kuzeydeki Vence kasabasında ise, ressam Henri Matisse tarafından tasarlanarak yapılan, vitrayları ve renkleriyle ilginç bir sanat eseri “La Chapelle du Rosaire” kilisesi ziyaret edilebilir.

Bizim bir sonraki durağımız olan Tourrettes sur Loup köyü, menekşelerin ve sanatın ortaçağ köyü diye nitelenirken, dimdik yamaçlar üzerine inşa edilmiş ve korunmuş romanesk yapılarıyla, insanı çağlar öncesine götürüyor. Muhtelif spor dalları ve festivaller bakımından da zengin bu köyde görülmesi gereken yapılar; 16.yy’dan kalma “St Gregoire” kilisesi ile çan kulesiyle dikat çeken  15.yy dan kalma “Chateau des Villeneuve”. Çömlekçilik te yapılan köyde, “Bastide aux Violettes” adında bir de menekşe müzesi var.

Fransa’nın bu bölgesinin en önemli özelliklerinden biri, görkemli dağlarından kaynaklanıp gelen çağlayanları ve orman niteliğindeki bitki örtüsü ile olağanüstü güzellikteki doğası.  Özellikle 50 km. uzunluğu, 700 mt. yüksekliğe varan yamaçları ile Avrupa’nın en yüksek kanyonu olan “Les Gorges du Verdon”,  mutlaka görülmesi gereken bir doğa mucizesi. Vakit darlığı sebebiyle seyahat rotamıza maalesef dahil edemediğimiz bu bölgedeki Colmars-les-Alpes, Castellane, Annot, Entrevaux gibi ortaçağdan kalma köyleri de anmak gerekir.

Bizim ne yaptığımıza dönersem, cennet kadar güzel bu topraklarda, enfes dağları çevreleyen güzelim sisle, hüzünle yağan yağmurun ıslattığı toprağın kokusunu içimize çekmeden geçemedik tabiidir ki. Tourettes sur Loup’dan ayrılınca, bölgede mevcut göl, çağlayan, nehir vb. su oluşumlarının en şahanesi olmamakla birlikte, 50 km. uzunluğundaki Loup nehri ve kanyonunun doğusuna düşen, 100 kişilik Courmes komününe yakın “Saut du Loup” Çağlayanı’na yöneldik. Küçük olmakla birlikte büyüleyici bir atmosfer olduğunu söyleyebilirim.

Öğle yemeğimizi, çağlayana girişin hemen bitişiğindeki ahşap dekorasyonu ve kırmızı kareli sofra örtüleri bulunan otantik ve küçücük restoranda yedikten sonra uğradığımız, nüfusu sadece 500 kişi olan Gourdon köyü, bu seyahat boyunca beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. 360 derecelik olağanüstü güzellikte manzarası bulunan kalesi “Château de Gourdon” çevresinde düzenlenmiş, Pont du Loup, Gorges du Loup, Bar sur Loup gibi muhtelif doğa harikalarına giden trekking güzergahları ve son derece otantik yapılarıyla mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yerdi. Benim takıntılı olduğum cam ürünleri imalatı örnekleri ve uğradığımız eski bir lavanta fabrikasındaki geleneksel üretim araçları, envai çeşit sabun ve kokular çok ilginç bir deneyim oldu.

Gourdon’dan ayrıldıktan sonra 20-25 dakikalık bir yolculukla, sadece Fransa’nın değil, üç asırdır dünyanın da parfüm merkezi sayılan 50 bin civarında nüfuslu Grasse kentine ulaştık. En önemli özelliği parfüm imalatı olan şehirdeki en önemli üreticiler, Galimard, Fragonard ve Molinard. Fransızların parfümü keşfetmelerine neden olduğu ileri sürülen kötü kokuların (!) bertaraf edilmesi hikayesinin bu şehir için de geçerli olduğu belirtiliyor zira, çiçekçilik ve koku imalatından evvel, bölgedeki tabakhanelerde deri imalatı sürdürülüyormuş. Kokulu üretilen ilk eşyanın, Medici ailesine gönderilen bir çift eldiven olduğu söyleniyor. Biz Grass’a geldiğimizde sürekli hale gelen yağmur nedeniyle istediğimiz gibi gezemedik ve şehrin içini arabayla turlamakla yetindik. Seyahat öncesi yaptığım araştırmalara istinaden burada görülmesi gereken yerler şöyle sıralanabilir; Şehrin eski merkezi, çeşmeleri, renkli duvarların gölgelediği dar sokakları, 11. Yy dan kalma “Notre-Dame du Puy” Katedrali, uluslar arası parfüm müzesi, Saracen kulesi, şık tarihi konakları, Louis XV çeşmesi, şimdi konferans ve kongre merkezi olarak kullanılan Belle Epoque gazinosu.

Akşam saatlerinde ayrıldığımız Grasse’dan konaklamak üzere seçtiğimiz Aix-en Provence’a varmamız, vakit kazanmak bakımından tercih ettiğimiz A8 otoyolu üzerinden 2 saate yakın sürdü.

Seyahatin ikinci bölümünde, görkemli dağ/tepelerin üzerine konumlanmış birbirinden güzel tarihî köyleri, şarap bağları, ayçiçeği ve lavanta tarlalarının ötesine uzanan yemyeşil ovalarıyla Provence civarını gezmek için yine üç gece ayırmış, yaptığım araştırmalar neticesinde, görmek istediğimiz yerleri üç aşağı beş yukarı belirlemiştik. Ansouis, Lourmarin, Bonnieux, Roussillon, Gordes, Ménerbes, Oppède le Vieux, L’Isle-sur-la-Sorge, Les Baux-de-Provence, Saint-Remy de Provence ve tabii ki Avignon kenti.

İlk iş, bu bölgede birbirlerine oldukça yakın konumlanan güzel köy ve kasabalara yeterince zaman ayırmak adına harita üzerinden rotamızı planladık. Ertesi gün Luberon bölgesindeki ilk durağımız, Fransa’ya ve özellikle Provence yöresine özgü bir deyim olan “Village Perche”[1] (“Tünemiş köy”- “Kartal yuvası”) olarak nitelenen ve 1999’dan bu yana “Fransa nın en güzel köyleri listesi”nde gösterilen Ansouis köyü oldu. Parke taş döşeli sokakları, dar geçitleri, özenle korunmuş eski binaları arasında dolaşırken kendinizi çağlar öncesinde hissedeceğiniz bu romantik köyde gezilmesini önereceğim yerler; Restore edilmiş ve dayanıp döşenmiş 13.yy dan kalma özel mülk olan Kale ve bahçesi, “Château Turcan”daki  sanat ve şarap müzesi, bahçesinde son derece değişik hayvan heykelleri ve objeler bulunan, Georges Mazoyer’in “Olağanüstü Müze”si (Müzenin ismi Extraordinaire-Olağanüstü) ve Saint Martin Kilisesi olarak sıralanabilir.

Ansouis’den sonraki durağımız olan Lourmarin’in benim açımdan en önemli özelliği, büyük yazar Albert Camus’nün bir dönem burada yaşamış olmasıydı. Bu köyün, içini de dolaştığımız Rönensans stilindeki kalesi ve onun güzel bahçesi, bakımlı ve düzenli yolları, zeytin ve badem ağaçları, “Saint-Trophime, Saint-André” kilisesinin yanı sıra mistik ve mütevazi “Temple de Lourmarin” Protestan kilisesi ve çeşmeleri, ziyareti hak eder nitelikte. Sanat çevrelerini cezbeden bu komün, şık sanat galerileri ve açık havada asılı kristal avizeleriyle dikkat çeken sevimli restoranlarıyla Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma vasfına sahipken… Albert Camus’nün yaşadığı evin yolunu bize tarif edecek bir Allahın kuluna maalesef rastlayamadık. Mezarına gelince… şehrin bir parça dışındaki kabristanda ancak özellikle ararsanız göreceğiniz mütevazilik ve terkedilmişlikte idi.

Lourmarin’den sonra uğradığımız Bonnieux köyü, güneyinde bölgenin tarihî Sedir ormanı, kuzeyinde ise Roma imparatorluğundan kalma Julien Köprüsü’nün bulunduğu, merkezde sanat galerisi, restoran ve barları bulunan turistik bir yerleşim. Çömlekçi pazarı ve fırıncılık müzesi ile de tanınan bu köyde gezebileceğiniz diğer yerler; 13.yy dan kalma surları, kiliseleri, çeşmesi ve botanik bahçesi olarak sıralanabilir. Hannibal, Gladiator ve Alien gibi filmleriyle tanınan Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un romantik “A good year in Provence” filminin, bu köydeki enfes “Château La Canorgue”da çekildiğini ve civarda, bu yöreye özgü “AOC Côtes du Luberon” etiketi taşıyan çok sayıda butik/organik şarap üreticisinin bulunduğunu hatırlatalım.

Bonnieux köyünün batısındaki etkileyici Lacoste köyünü gezmeye biz vakit ayıramadıysak ta, yörenin en önemli yapısı olan, tarihi 11.yy’a varan “Château de Lacoste”da, Marquis de Sade’ın 17.yy’da bir süre yaşadığını ve şimdi de bu köyün neredeyse yarısıyla birlikte Pierre Cardin’e ait olduğunu belirtelim. Lacoste köyünden batıda 7 km. mesafedeki Menerbes’e giden yolun tam ortasında yeralan “Saint-Hilaire Ancienne” manastırının da önemine dikkat çekelim.

Bölgenin, “Fransa’nın en güzel köyleri” listesine girmeyi hak etmiş bir diğer köyü olan Ménerbes, İngiliz yazar Peter Mayle’nin 1989’un çok satan “Provans’ta bir yıl” kitabının ardından, adeta turist akınına uğramış. 1000 kişilik nüfusa sahip bu komün, Picasso’nun ilham kaynağı ve sevgilisi olan sürrealist fotoğraf sanatçısı Dora Maar için satın aldığı 18.yy evi, iyi restore edilmiş yapıları, “Saint Luc” kilisesi, 12-16 yy. arasında inşa edilen kalesi ve sunduğu manzara ile gerçekten etkileyici bir yer. Tarih öncesi ve Roma dönemine uzanan geçmişi ile 16.yy din savaşları esnasında Protestan hareketinin merkezi olan Ménerbes, 1573-78 arasında, Huguenots (Fransız Protestanları) ile Katolikler arasında önemli savaşlara sahne olmuş.

Menerbes’in batıda 5 dakika mesafedeki komşusu, yine son derece ilginç ve adı üzerinde “eski” bir köy, esasen terk edilmiş, hayalet şehir haline gelmiş olan “Oppède le Vieux”. Bu bölgedeki diğer çoğu köy gibi, burada da arabanızı yerleşim dışındaki park yerine koymak durumundasınız. 12.yy’da ihtişamlı kalesi, surları, “Église Notre-Dame d’Alidon” kilisesi, labirenti andıran sokakları, taş evleri bulunan ve bin kişiye yakın nüfusunun tarım ile geçindiği bilinen bir komün iken, giderek gölgeli, karanlık ve nemli atmosferi nedeniyle, 19.yy’dan itibaren terk edilerek, bugün hayalet bir köy haline gelmiş. Köy ahalisi kuzeydoğuda 1.5 km. kadar mesafede yeni bir yaşam alanı yaratmış. Çoşmuş bitkiler, yabani otlar, düzensiz iri taşlar arasından, oldukça iniş çıkışlı bir yürüyüş yaparsanız, insana ürperti veren bir yalnızlık hissine kapılıyorsunuz. Bir zamanlar konut oldukları anlaşılan 15-16.yy.lardan kalma yarı yıkık iri taş binalar olmasa zaman tünelinde ortaçağdan da geriye gittiğinizi düşünebilirsiniz. Almanya’nın Fransa’yı işgali döneminde Nazi saldırılarından kurtulmak üzere bir araya gelen bir grup sanatçının (le Groupe d’Oppede olarak anılıyorlar) bu köyde saklanarak yaşadıkları belirtiliyor. Yüksek yerleşimi sayesinde olağanüstü bir Provence manzarasına sahip, küçük köy meydanında az sayıda dinlenme mekânı bulunan bu oldukça enteresan köyde restorasyon çalışmaları başlamıştı. Bana kalırsa, ruhunu kaybetmeden, değişmeden ve daha turistik hale gelmeden evvel gezilmeyi hak ediyor. Özellikle vahşi doğa ve taşlara hayranlığınız varsa.

Provence’a gidip te… jeolojik oluşumu ve sarıdan turuncuya ve nihayet kırmızıya dönen killi toprağı ile bu bölgenin bence en değişik köylerinden biri, “Provensal Colorado” olarak anılan Roussillon köyüne uğramamak, büyük yanlışlık olur. Yemyeşil çam ve diğer ağaç ormanları arasından sahip olduğu okra kaynakları sayesinde adeta rengarenk yükselen bu köyün doğası gerçekten büyüleyici idi. Şehri gezmek için güneşin batış saatini dikkate alırsanız, karşılaşılan manzaralara doyamıyorsunuz. İtiraf ederim ki, biz de ayrılmak istemedik. Bizlerin aşıboyası olarak bildiği rengin köye hakimiyeti, güneş ışınlarının, özenle korunmuş tarihî köy yapıları üzerindeki yansımaları bizi derinden etkiledi. Köyün, “Place du Pasquier”, “Place de l’Abbé-Avon”, “Place Pignotte”,  “Quartier de la Bistourle”, “Place de la Forge” olarak sıralanan gezinti mekanları, 11.yy.dan kalma “Saint-Michel” kilisesi, sevimli belediye binası ve evleri, seyir teraslarından manzarası, restoranları, sanat galerileri ve değişik dükkanlarıyla, Roussillon, mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmesi ve sokaklarında kaybolunması gereken unutulmaz bir köydü. Vaktiniz varsa eğer, etrafını kaplayan güzelim kırmızı tepelere giden yürüyüş güzergâhlarını ve köyde artık yasaklanmış olan maden yataklarını da değerlendirmenizi öneririm.

Buraya kadar olan bölümde yazıya konu olan tüm Provence köyleri, Fransa’nın Vaucluse eyaleti sınırları içinde yer almaktadır. Bunlarda biri olan ve geçmişi Roma imparatorluğuna varan Gordes köyü de, turistik açıdan önemli bir merkez ve Fransa’nın en güzel köylerinden biri olma ünvanına sahip. 1031 yılından beri varolan, 1525’te restore edilen “Le Château de Gordes”, ortaçağ ve Rönesans mimarisini birlikte yansıtırken, köyün tepedeki yerleşiminden kaynaklanan zorlayıcı yaşam koşullarını kolaylaştırmak adına, o tarihlerde yeraltında yaratılmış dehliz ve mahzenlerinde zeytinyağı üretilmiş “Les Caves du Palais Saint-Firmin” müzesi, farklı bir deneyim olanağı sunuyor. Çok sayıda sanatçıya, edebî esere ve filme ilham kaynağı olmuş ve festivallere ev sahipliği yapan köyü, yakın çevresinde yeralan kimi yapılar daha da çekici kılıyor. Kanaatimce bunların başında gelenlerden biri, köye sadece 5 km. mesafede, önündeki şahane lavanta tarlaları ile bütünleşmiş, 1148 yılından kalma “Notre Dame de Senanque” manastırı iken, diğeri de “Village des Bories” olarak anılan ve iri kuru taşlardan oluşturulan kulübelerin yeraladığı, 17.yy yaşam koşullarını sergileyen açık hava müzesi.

Yöreden geçen Sorgue nehrinin üzerinde kurulu, 20 bine varan nüfusu ile bu yöredeki görece büyük yerleşimlerden biri olan adeta ada niteliğindeki L’Isle sur la Sorgue kentinin ünü, kendi güzelliği bir yana, antika ve bitpazarı meraklılarından kaynaklanıyormuş. Bizim, akşam saatlerinde vardığımız bu renkli ve güzel şehrin simgesi olan mekânlarını gezme olanağımız olmadıysa da, enfes Fransız peynirleri ve yöresel ürünlerden ibaret bir akşam yemeğini, tadına doyulmaz Côte de Luberon şarapları eşliğinde küçük ama son derece şık yerel bir restoranda yedik. Kentten ayrılmadan evvel, kırmızı hakimiyetinde ama rengarenk ışıklarla Noel süslerine bürünmüş bu güzelim kentin nehri kıyısınca unutulmaz bir yürüyüş yaptık. Özetle L’Isle sur la Sorgue, benim hafızamın bir köşesinde “Şırıltlılı  ve kırmızı güzel şehir” olarak asılı kaldı.

Tam da bizim bu seyahati gerçekleştirdiğimiz dönemde başlayan “Sarı Yelekliler Hareketi”, Provence bölgesinde de etkisini önemli ölçüde göstermekteydi. Nitekim geçtiğimiz hiçbir otoyol gişesinde ücret ödemedik (sarı yelekliler, ödemeye yeltenenleri engelliyorlardı), özellikle şehirlere yaklaştıkça da muhtelif protesto gösterilerine şahit olduk. Bunlardan en şiddetlisine de bir akşam gittiğimiz Avignon kentinde denk geldik. Papalık merkezine 70 yıl boyunca ev sahipliği eden Saray, onun hemen karşısındaki Rhône Nehri üzerindeki yarım ve tarihî “Pont Saint-Bénézet (Avignon köprüsü)” nü görmek için yaptığımız bütün girişimler, o civarda ateşe verilen arabalar, çöp bidonları ve nümayişçiler nedeniyle sonuçsuz kaldı. Neticede şehrin bu bölgesinde 3-4 defa araba ile tur atıp, kapatılan yolları denemekle kaldık, sarayı da ışıklı köprüyü de ancak önlerinden arabayla geçerken görebildik.

Seyahatimizin asıl amacı, bölgedeki şehirlerden ziyade, şahane doğadaki kırsal yaşam ve birbirinden güzel köy/kasabaları gezmek olduğu için, bölgedeki Roma devrinden kalma Pont du Gard gibi tarihi eserler ve İspanyol kültürünün de etkisi gözlenen Camargues bölgesine yakın Nîmes ve Arles gibi büyük yerleşimleri sonraki gezilerimize bıraktık.

Açıkçası, gidemediğimiz için hayıflandığımız yer, Aix-en Provence’un doğusunda yarım saat mesafedeki Sainte Victoire Dağı oldu. Büyük ressam Cezanne’nın vazgeçilmezi bu muhteşem dağı görmek mümkün olmadı.  Bir deeee… bu bölgenin en önemli özelliği olan lavanta ve ay çiçekleri tarlalarının, yaz aylarında sergilediği renk cümbüşü içindeki manzaralara maalesef denk gelemedik ama, tam da Noel arifesinde bambaşka renkler ve şahane görüntülere tanık olduk.

Bu yolculuğun en doyurucu ve haz veren bölümlerinden biri de, “Le Baux de Provence” köyüne yaptığımız geziydi diyebilirim. Aix en Provence’ın bu defa batısında 1 saatlik mesafedeki bu masal köyü bir yana, hemen bitişiğinde mağaralar, yeraltı kovukları içinde inşa edilmiş, “Carrières de Lumières” adındaki muhteşem sanat merkezinde Picasso’nun eserlerini, sesli, ışıklı ve adeta çok boyutlu izlemek gerçekten olağanüstü bir deneyim oldu, tek kelimeyle hayran kaldık. Dünyanın en yaratıcı ve resim sanatı akımları bakımından öncü ve en zengin ressamlarından birinin bu son derece değişik sergisine denk gelmek büyük şansımız oldu. Sadece O’nun resimleri değil, bu yazıda bahsettiğim fotoğraf sanatçısı sevgilisi Dora Maar’ın çektiği fotoğraflar dahil, özel yaşamından kesitlerin de verildiği ve sanat kariyerini mükemmel biçimde kronolojik olarak anlatan bu serginin benzerlerinin diğer büyük sanatçılar için de yapıldığını belirtmeliyim. Corona virusu nedeniyle bir sonraki duyuruya kadar kapalı olacağı belirtilen ve Ocak 2021 başına kadar “Sonsuz gizem- Salvador Dali” ve “Hayal Mimarı- Gaudi” sergileri bulunan merkezin web adresini paylaşmadan geçmek istemem. https://www.carrieres-lumieres.com/fr/expositions

Bu sıra dışı sergiden sonra, bizim şu meşhur “Fransa’nın en güzel köyleri listesi”ndeki en değişik köylerden biri olan ve insana terk edilmişlik hissi yaşatan Le Baux de Provence’ı gezdik. Le Baux de Provence, tarihî önemi olan tepedeki kısmında sadece 20 küsur, aşağıda ise 500 kişiden az nüfusu, tek duvarı ayakta kalmış metruk binaları ile, gerçek değil de… adeta tiyatro dekoru izlenimini veren bir köy. Arnavut kaldırımı taşlarla döşeli yollarında atla dolaşabildiğiniz, kendinizi yüzyıllar öncesine ışınlanmış gibi hissettiğiniz tuhaf ve mistik bir mekan. Oldukça turistik hale gelmiş, tarihi milattan önce 6000 yılına dayandığı belirtilen köyün, muhteşem manzaraya sahip kalesi “Château des Baux”, küçük ama sıra dışı, içleri de son derece özgün şapel/kiliseleri, yöreye özgü el sanatının sergilendiği Santon (el yapımı heykelcikler) Müzesini görmeden ayrılmamanızı tavsiye ederim.

Beaux de Provence’a 10 km. mesafedeki Saint-Rémy-de-Provence’ı biz gezemedik ama ilginizi çekerse, Nostradamus’un burada doğduğunu ve dahi ressam Vincent Van Gogh’un da bir süre buradaki akıl hastanesinde tedavi gördüğünü belirtelim.

Olağanüstü doğal güzellikler, tarihi zenginlikler ve ışıklı renklerle dolu, insanı mistik hayallerle kuşatan, rüzgârıyla lavanta kokan, nefis şarap lezzetindeki bu tek kelime ile ŞAHANE bölgeyi anlatmaya çalıştığım ve ben yazdıkça uzayan bu gezi notunun son durağı, üç gece konakladığımız Aix en Provence olacak.

Milattan önce 123 yılında Romalılar tarafından kurulan Aix en Provence’ın 15.yy da Provence’ın  Floransa’sı haline geldiği, Zola, Stendhal, Cezanne gibi çok sayıda sanatçıyı kendisine çektiği belirtiliyor. Sanat ve kültür mirası zengin bu şehir, adım başı rastlanan gösterişli çeşmeleri, özgün Belle Époque yapıları, soylu, şık ve zengin insanlarıyla tanınıyor. Uluslar arası lirik sanat ve müzik, dans festivalleri bir yana, civarındaki çekim merkezleri, üzüm bağları ve şarap tesisleri ile her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor.

En önemli caddesi Cours Mirabeau, ünlü “Paroisse Cathédrale Saint Sauveur” Katedrali, La Rotonde meydanı ve çeşmesi, L’Hôtel De Ville meydanı ve çeşmesi, Place d’Albertas, Passage Agard, Tour de l’Horologe, Musée du Vieil-Aix gibi mekanları, Atelier de Cezanne, Musee Granet, Hôtel de Caumont, Gallifet Art Center gibi sanat merkezleriyle gösterişli dükkanların bulunduğu Mazarin bölgesi ile… meşhur badem ezmeli tatlısı Calisson d’Aix, çiftçi pazarlarında bulabileceğiniz envai çeşit yöreye özgü taze ot, bitki ve baharatlar, keçi peyniri ve Côte du Rhône şarabı gibi sayabileceğimiz onlarca özelliği ile bu şehir görülmeye layık. Aix en Provence’ın bilinen bir özelliği de, “sözde” ön ekini kullanmaya alışkın olduğumuz “Ermeni katliamı” adına dikilen anıtı. Şehirde gezdiğimiz mekanlar, şehrin en ünlü fıskiyeli ve Noel için ışıklandırılmış çeşmesini (La Rotonde) izleyerek akşam yemeğimizi yediğimiz tarihî La Rotonde Restoranı bir yana, gitmeden evvel yerini saptayıp, Fransa’yı terk etmeden önceki son sabah kahvemizi yudumladığımız mekan, benim gibi kitap ve kağıt meraklıları için biçilmiş kaftan olan uluslar arası nitelikte, kendine has Librairie Book In Bar oldu ki… size de aynısını hararetle tavsiye ederim.

Sağlıcakla… ve seyahatle kalasınız dilerim. Gezi fotoğrafları albümü için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen.

https://photos.app.goo.gl/zdUpaVMfu5sjahXe7

Önemli Not: Yörede sıklıkla rastlayacağınız “Domaine” (Şarap bağı) ve “Châteaux”lardan, değişik şaraplar, Provensal pazarlardan envai çeşit peynirler, kokular ve başta lavanta olmak üzere yöresel kuru otlar getirmeyi unutmayın.

Seçkin Bilgen Gültan

[1]Savunma amacıyla, dağ tepelerine kurulmuş, çoğunlukla bir kale ve surlarla çevrili, giriş-çıkışları denetlenen, su eksikliği ve kayalık toprak verimsizliği nedeniyle de yaşam koşullarının zorluğu, diğer taraftan olağanüstü güzel manzaraları ile bilinen, geçmişi çoğunlukla ortaçağ ve öncesine uzanan küçük yerleşimlere verilen isim.

TIKANMA

Yooo. Bu yazıya yakıştırdığım başlık, memleketin içinde bulunduğu vaziyetin adını koymak için değildi. Son okuduğum kitabın adıydı. Yazar Chuck Palahniuk, Ayrıntı yayınlarının Yeraltından Notlar (!/?)  Edebiyatı serisi diyelim.

“Aydınlanma sona erdi. Artık Aydınlanmama çağına girdik”. Roman demeye dilim varmayan eserin (ki bence esasen hikaye yazmaktır maharet, roman değil….), anti-kahramanı Victor’a  “İnsanların sana öğretmeyi uygun gördüğü şeylerden fazlasını bilmeni istiyorum” diyen Annecik’inin veciz sözüyle girelim lafa.

Sonra kitabın daha ilk satırlarında yazarın, okuruna BU’nu okumaması için saydığı haklı (!) gerekçeleri es geçip, özetleyelim yine kendi ağzından;

“Bu hikaye, şimdiye kadar yaşamış kesinlikle en aptal, en korkak, en ispiyoncu, en sulugözlü veledin; kendini çakal sanan sinsi bir salağın hikayesidir”.

Kanaatimce, son derece tesadüfen yazar olmuş Chuck (ne iyi etmiş ammmaaaa… soyadıyla hitabetmek O’na haksızlık olurdu sanki) aynen “Project Mayhem (Kargaşa Projesi – Filme çekilen “Dövüş Klubü” http://www.seckingultan.com/?p=123)” hikayesi gibi, yine “AĞIR mı AĞIR” yoo hayırrrr “DERİN mi DERİN” karalamış, çizmiş geçmiş okurun yüreğini (en azından benimkini diyelim J)

Kitaptan alıntılar yapmaya kalksam satırlar kendiliğinden dolar dolmasına da… Niyetim bu değil. Kitabı alıp kendiniz okuyasınız, istediğiniz satırların altını çizesiniz isterim zira. Chuck’ı dilime dolamak haddim de olmasa gerek zaten. Şahane hatırlatmalarının da tamamını geçtim bir kalem, sadece iki alıntı yapacağım bir CÜMLE, bir de TAMLAMA: “PÜRİTEN YALANCILAR”

Geleyim alıntılayacak olduğum ve de beni bu satırları karalamaya iten CÜMLE’ye;

“İnsanların şu küçük kimlik paradigmalarını birbirine katıp karmakarışık etmemiz gerekiyor”

Woolworth mağazası kozmetik reyonlarından birinde, envai çeşit saç boyaları kutularının içindeki aynı renkte ancak farklı muhteviyattaki şişeleri birbirleriyle değiştirmek gibi… sıradan ve de tabiidir ki normal insanların yapmayacağı bir işle meşgul ANNECİK’in bu faaliyeti düşündürttü beni ve şimdi oturdum bu satırları karalıyorum.

“Sarışın kadın” kimliğini yerle bir ederek “mavi siyah” bir sonuca taşıyacağı halde…  sadece kutusuna bakılarak verilen bir karar. Yani niyetlenilen şeyin TAM TERSİ. Haha haaaa…

Ne alaka? Demeyin. Birden bire aklıma bizim seçimler ve tabiidir ki sonuçları geldi. Keşke dedim kendi kendime; “Bizim seçim sonuçlarında da öyle bir karışıklık yaşansaydı artık yazılımdan mı kaynaklanır bilmem ama… Hani bir ANNECİK eli değseydi veeee… Hakkari’den Diyarbakır’a MHP, Osmaniye’den, Bilecik ve Çankırı’ya ise… (Iğdır’ı özellikle zikretmedim zira, aynen sıfır rakım sahibi oluşu gibi o coğrafyada, seçim sonuçları da ayrıca tartışılmalıdır kanaatimce) Kürt halkı ve sol Bağımsızlar çıkarmış olsaydı milletvekillerini… Tam tersine, Tunceli, Kırklareli ve dahi Edirne’yi AKP temsil ederken Meclis’te, Konya, Maraş, Kayseri (say say bitmez yahu) de CHP veyahut bağımsız milletvekillerinin icraatine konu.

Son olarak, bir alıntı daha yapmalıyım ki kitaptan, bu yazıyı kimsecikler sıkılmadan bitirebileyim.  Gerçi Chuck’un kullandığı manada kullanmayacağım bu defa. Kendimce bizim vaziyete uyarladım.

“Deja Vu”nun (ben bunu daha önce gördüm) bir de tersi vardır. Buna “Jamais Vu” (ben bunu asla daha önce görmedim) denir.” Demiş yazar.

Nasıl benim senaryo? Tam da bir Jamais Vu örneği teşkil etmez miydi ama? 😀

Sağlıcakla…

Seçkin Bilgen Gültan

ONLAR GİTTİLER

Nicedir Şiir yazmamıştım.
Gülten Akın’ın gidişi sanırım, aşağıdaki dizeleri yazdırdı bana. İçinde bulunduğumuz dönem, birbiri peşi sıra Fikret Otyam, Çetin Altan ve dün Gülten Akın’ın ardından hissettiklerim.

ONLAR GİTTİLER

Onlar gittiler
Aynı nesildendiler
Savaşın çocukları
Yoksunluğun, mücadelenin, azmin ve UMUDun temsilcisiydiler
Bu memleketi doludizgin sevdiler

Sevgi, ayrılık, hasret, hüzün, sevda ve kavga…
Hayal, umut, doğa, insan, bu kâinat ve ölüm
Özetle Hayat…
incelikli, kıvrak, kimi zaman kapkara
yine de çoğu defa rengârenk
şahane dokunuşlarla döküldü
kalemlerinin ve fırçalarının ucundan

Gövdesini terk ederken yeşerdikleri ağacın
Sert bir rüzgâr beklemediler

Görmedim ama eminim
dudaklarında “yaşadım” diyen bir tebessüm
ışıklı gözlerinde tarifsiz bir hüzün

Bu memlekete ve bu toprağın çocuklarına
dair umutlarını da alıp…

İncecik ve usulcacık gittiler

SBG

ÇETİN ALTAN’IN ARDINDAN

 

İNSAFIN O YERDE NAMI YOK MU?

Şeyh Galip

Hep aynı şey, kıymetli bir yazar göçtüğünde hep yaptığım. Gidip kütüphanemi, tozlu raflarımı didiklemek. Bu defa giden Çetin Altan gibi “Büyük ve Özel” bir kalem olunca… işim daha zor oldu. Nur içinde yatasıcalar, O’nun akranları olan anam ve babam gibi kitap kurtlarından kalanların üzerine bir de benim aldıklarım eklenince, bizim evde ciddi bir Çetin Altan külliyatı (Büyük Gözaltı’nın fransızcası -Etroite surveillance- dahil 🙂 ) var. Onlarcası arasından bu akşam O’nun ardından seçtiğime gelince… AL İŞTE İSTANBUL oldu. 1980 yılında almış ve gecikmeli olarak okumuşum zira “anlatı” diye nitelenmiş bu kitap, esasen 1969 yılında Akşam gazetesinde Ara Güler’in fotoğrafları ile Çetin Altan’ın yazı dizisi olarak yayımlanmış.

İflah olmaz bir İstanbul sevdalısı olan bendeniz, bu kısa ama öz kitaba da notlar düşmüş, satırlarını çizmişim. Birkaç alıntı vermek isterim ki… yolcu ettiğimiz o müthiş kalemin nasıl uzgörü sahibi gerçek bir AYDIN olduğunu hatırlayalım. Siz metinde geçen “İstanbul” kelimelerinin yerine “Türkiye” yerleştiriverin, gerisi kendiliğinden geliyor zaten.

Kitabın arka kapağında da yeralan son cümlelerinden başlayalım ve karartmayalım enseyi:

* “…O zaman hem açıkgözlerin körlüğünü, hem de gözü açılmamışların uyanışını görecekler ve gelecekteki İstanbul’larda çok daha mutlu yaşayacak insanlara kendi devirlerinin kötü acılarından insanlık adına bir özür selamı yollayacaklardır.

Yaşarken yazdığımız İstanbul elbette burada bitmedi… yaşadığımız ve yazdığımız sürece de bitmeyecek. sonunda biz biteceğiz, o bitmeyecek.

hiç, hiç, hiç bitmeyecek…”

(YAZKO yayınları 1980 basım)

Shf: 141

* “İstanbul’un özellikle fakir ve kuytu semtlerinde halkın dinsel efsaneler, hurafeler, dilekler ve adaklarla karışık garip bir mistiği var. Daha çok kadınların dünyasında genişleyip şekillenen bu mistiği katı, batıcı hatta haris bir fanatizme dönüştürenler istanbul’un yerli halkından çok, taşradan geçinme hatta para yapma yırtıcılığıyla gelmiş olanlar. Duru İstanbul Türkçesi konuşanlarda masallara bürünmüş, renkli ama uysal bir mistiklikle karşılaşıyorsunuz. Katı ve hoşgörüsüz, ters bakışlı fanatiklerin ise dili çokçası dışarlıklıya çalıyor.

Bir de bunları yönetenler ve bu duyguları belirli yönlere kanalize etmeye çalışanlar var ki, bunların da hepsinin halk kadar saf, samimi ve katıksız duygularla donanmış olduğunu sanmıyorum. Halktaki mistik mayayı kullanma arzuları hesaplı, planlı, paralı örgütlere, oradan da daha geniş uluslararası örgütlere kadar atlıyor. ve birden kesin ve kalın politik bir görünüş kazanıyor.”

Bütün bu oluşumun itici gücü son tahlilde ezik bir sınıfın çaresizlikten öfkeye geçişine dayanıyormuş gibi geliyor bana.

Ayrıca bu konunun üstünde derinliğine incelemeler yapılması gereken sosyal bir konu olduğuna da yürekten inanıyorum.”

shf:32

* “Demokrasi yapalım da Mustafa Kemal’i geçelim diyenler, yüzde yüz Mustafa Kemal’in gerisine düşmüşler. Tarih bunu ilerde tahmin ediyoruz ki aynen böyle yazacak”

shf: 108

O son derece parlak zekâsı, kristalize zihni, entellektüel birikimiyle kendine hayran bırakan, özellikle Meclis’te bulunduğu dönemde verdiği siyasî mücadele ile fark yaratan büyük AYDIN’ın ardından… yine aynı kitaptan alıntıladığım aşağıdaki şiirle veda edelim.

“Gelmek’çün ikinci bir hayata

Bir gün dönüş olsa ahiretten

Her ruh açılıp ta kâinata

Keyfince semada bulsa mesken

Talih ana dönse nazikâne

Bir yılduz verse mâlikâne

Bigâne kalır o iltifata

İstanbul’a dönmek isterim ben”

                        Nedim Efendi

shf:133

Sağlıcakla…

T.C. Siyasi durumu ya da kaderi diyelim… üzerine notlar

SEÇMEN VE KATILIM DEĞERLENDİRME

2011 MV seçimlerinde kayıtlı seçmen sayısı 52.8 milyon kişi iken, 7 Haziran 2015 seçimlerinde 56.6 milyon kişiye çıkmıştır. Kabaca söylersek 2011 genel seçimlerinden bu yana 3.8 milyon kişi, “yeni seçmen” olarak devreye girmiştir. Yapılacak analizde geçerli oy kullanan kitlelerin önemi büyüktür ve partilerin oy yüzdeleri de, esasen geçerli oy sayıları üzerinden yapılmakta, barajı aşıp aşmadıkları da yine “geçerli oylar” üzerinden belirlenmektedir.

Diğer bir ifadeyle, 2011 seçimlerinde T.C. genelinde seçimlerde geçerli oy oranı, % 81.32 iken, bugünlerde kendisini, “millî irade”nin tercih ettiği “Başkan” (esasen “Sultan”) ilan etme telaşındaki Cumhurbaşkanı seçimlerinde bu oran, sadece % 72.8 yani oldukça düşük, 7 haziran seçimlerinde ise % 81.55 olarak gerçekleşmiştir. Neticede, 2011 ile 2015 seçimleri arasındaki fark, 3.2 milyon civarında fazla “geçerli oy” olarak kayda geçmiştir.

Bu tespiti yaptıktan sonra hem seçmenlerin hem de geçerli oyların seçim çevreleri temelinde dağılımına bakılabilir ve sırf merak edenler için belirtilebilir ki, ülke genelinde sadece bir kaç çevre dışında (Yozgat, Zonguldak, Kırıkkale, Kars, Tokat ve Ardahan) her yerde “kayıtlı seçmen” sayıları artmıştır.

Gelelim “geçerli oylar”ın durumuna; bu manada 2011 seçimlerine kıyasla oyların azaldığı seçim merkezlerine Çorum ve Çankırı eklenmekteyken, bu seçimlere önemli ölçüde bel bağlayan doğu illerinden Kars ve Ardahan, azalan seçmenine rağmen, “azalan oy” listesinden kurtulmuştur. Vatandaşların katılımı ve geçerli oylar değerlendirildiğinde, bu seçimlere en önem veren bölgeler, Doğu ve Güney doğu Anadolu olmuşken, Karadeniz bölgesi için durum tersinedir.

PARTİLER DEĞERLENDİRME

2011 seçim sonuçlarıyla kıyaslandığında 2015 seçim sonuçları hakkında, partiler açısından aşağıdaki saptamalar yapılabilir.

  • RTE’nin memleketi Rize dahil, AKP’nin oy oranları, istisnasız bütün seçim çevrelerinde düşmüşken, 2011 seçimlerinde 41 seçim bölgesinde aday göstermeyen HDP’nin oyları, yine istisnasız olarak ülkenin her yerinde artmıştır.
  • AKP’nin aldığı oylar, ilk bakışta 2.5 milyon azaldı gibi görünse de, yeni seçmenler ve geçerli oylardaki artış dikkate alındığında, alabileceği potansiyel oydan, 3.8-4 milyon eksik oy almıştır ki bu da… kendi oy seviyesinin %18-20’si ölçüsündedir.
  • AKP’nin en büyük oy kaybına uğradığı Doğu ve Güney Doğu illerinin ötesinde, beklenmedik biçimde oy yitirdiği kimi dikkat çekici iller; 3 büyük ilin yanısıra (toplamda 755,765 oy kaybı), Bursa, Gaziantep, Manisa, Erzurum, Urfa, Adana ve hatta Kayseri’dir (toplamda 479,683 oy kaybı) ve nihayet, oyların AKP’den HDP’ye kaydığı söylenen ve yukarıda sayılan aynı bölgeler illeri dışında kalan doğu ve güney doğu anadolu illerindeki (daha önce hesaba katılan Gaziantep, Urfa ve Erzurum hariç) kayıp oy 538,723 olarak hesaplanmaktadır. Neticede, AKP’nin 2011’e nazaran mutlak oy kaybının % 70’i (1.774 milyon) de zaten bu maddede sayılan yerlerden kaynaklanmaktadır.
  • Güneydoğu ve Doğu Anadolu illeri için ilginç bir saptama da, CHP’nin, zaten az oy aldığı bir bölge olmasına rağmen, 2011 seçimlerine nazaran mutlak olarak 122,680 oy kaybettiğidir. MHP’nin bu bölgelerdeki durumu, bir önceki seçime kıyasla düzelmekle birlikte, sadece 225 bin artmış, HDP ise AKP’nin kaybettiği oyların iki katının üzerinde oy toplamıştır. Bu bölgelere özgü biçimde yüksek seyreden 96 bin civarındaki “diğer/bağımsız” oyların etkisini dile getirmek gerekse de, HDP’nin “yeni/sandığa yeni giden” olarak nitelenebilecek seçmenleri neredeyse tümüyle kendi saflarına katmış olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu iki bölgenin TC genelindeki oylara oranının, % 15 (yani % 30 olan Marmara bölgesinin yarısı civarında) seviyesinde olduğunu belirtmek gerekir.
  • Karadeniz bölgesi, AKP’nin oy kaybı bakımından kendilerince irdelenmelidir zira geçen seçimlere kıyasla mutlak olarak kaybettiği söylenen 2.5 milyon oyun, 258 bini Karadeniz’de gitmiştir ve bu rakam, yitirilen toplam AKP oylarının % 10’unun üzerinde ve bölgedeki toplam geçerli oyların da (4.6 milyon) % 5.6’sı civarındadır.
  • HDP, İstanbul’da 3. Parti konumuna yükselmiş, bu ilin 3 seçim bölgesinde de MHP’nin önünde yer almıştır. Rakamsal olarak ifade edersek 2011 seçimlerinde MHP’nin aldığı oyun yarısından azını alan HDP, 2015 te MHP’den % 14 fazla oy almayı başarmıştır.
  • Büyük iller arasında, özellikle Urfa rakamları ilgi çekicidir. Yurtiçi kayıtlı seçmen sayısı, geçen seçimlere göre, 125 bin kişi kadar artan şehirde, geçerli oylardaki artış 100 binin üzerindeyken, HDP’nin buradan devşirdiği oy, 180 bine yakındır. Buna karşın, AKP’nin bu ildeki kaybı ise sadece 65 bin kişi kadardır. Yapısı gereği bağımsız adayların önemli ölçüde oy aldığı çevreden 45 bin oyun ve yeni seçmenlerin HDP’nin lehine hareket ettiği söylenebilir zira ne CHP ne de MHP oy yitirmiştir.
  • HDP dışındaki bütün partiler ve bağımsız adayların da oy kaybettiği iller; Van, Muş, Adıyaman ve Kars iken, bu illerde AKP’nin 140 bin oy kaybına karşın diğerleri toplamda 60 bin oy yitirmiş, HDP ise bu illerden 2011’e kıyasla 316 bin yeni oy almıştır. Adıyaman, aynen Tunceli gibi, onun kadar dramatik olmasa da CHP’nin elindekini de yitirdiği illerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
  • Tunceli, CHP için mercek altına alınması gereken bir merkezdir. Zira Türkiye’nin hiç bir seçim çevresinde oylarını 6 puan bile arttıramayan (en fazla % 5,63 ile Ordu’da artış sağlamış) bu parti oy oranını, Tunceli’de 2011’e kıyasla, 37 puan düşürmüştür. (kayıp, oy sayısı olarak 15,6 bin gibi düşük te olsa… oransal olarak % 57.5’ten % 20,5’e olacak şekilde ibret vericidir).
  • Bir diğer enteresan bakış açısı, MHP’nin hem oy sayısını, hem de oy oranını HDP’ye nazaran daha çok arttırdığı illerdeki durum olabilir. Bu sayı, HDP’nin 2011 seçimlerinde aday göstermediği illerle önemli ölçüde örtüşmektedir ve bu illerden HDP’ye gelen oylar, büyük ölçüde oralarda yaşayan kürt kökenli vatandaşlar ile, sol görüşlü ve kürt sorununun çözümünü HDP’nin meclise girmesinden geçtiğini düşünen kesimden gelmiş olmalıdır. HDP’nin bir önceki seçimde aday göstermediği illerdeki yurtiçi seçmen sayısı, 12.5 milyon kişi iken, geçerli oy sayısı, 10.8  milyon, HDP’nin aldığı toplam oy, 280 bin civarındadır. Bu illerde CHP’nin de 60 bin oy kazancı olduğu ve AKP’nin 658 bin oy kaybettiği hesaba katılırsa, MHP’nin aldığı 730 bin yeni oyun kaynağı ortaya çıkar. Yeni seçmenlerin dağılımının etkisi de azımsanmamalıdır.
  • HDP’nin MHP’ye nazaran düşük te olsa, oy yüzdesini arttırdığı illerden aldıkları oy, toplam 180.4 bin olarak hesaplanmaktadır ki, bu illerin toplam seçmen sayısı 10 milyon ve geçerli oy sayısı da 8.5 milyon ölçüsündedir. Daha da enteresan olanı, önceki seçimde aday göstermediği halde, MHP’nin sağladığı oy yüzdesi artışı üzerinde artış sağladığı iller olan Bilecik, Bolu, Düzce, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Ordu ve Rize’den elde ettiği oyların toplamının, 103 bin olması ve bu illerdeki MHP oyunun da 370 bin de kalmasıdır. Seçmen toplamı 2.7 milyon ve geçerli oyların da 2.26 milyon olduğu bu iller arasında en dikkat çekici olanları, HDP’nin sırasıyla 50 bin oy aldığı Elazığ (toplamın % 15’i) ve 21.5 bin oy aldığı Eskişehir’dir. Elazığ’da 41 bin oy kaybeden AKP ve 20 bin oy kaybeden CHP’nin durumuna bakıldığında, HDP’nin oylarının nereden geldiği anlaşılmaktadır.
  • MHP’nin kalelerinden birisi olarak bilinen Erzurum’da neredeyse onu yakalayacak kadar (22 bin oy fark)  oy alan HDP,  Elazığ’da da MHP ile olan oy farkını 17 bine indirmiştir.
  • Iğdır da HDP’nin MHP’yi ikiye katladığı gerçeği göz önüne alındığında… Sinan Oğan’ın serzenişlerine hak vermemek mümkün değildir 😉
  • HDP’nin Tunceli’de CHP’yi 3’e katlamış ve 1. parti haline gelmiş olması… ha keza Ardahan’da ilk sırada çıkması, hem HDP, hem de maalesef CHP için kayda değerdir.
  • Neticede HDP’nin 4. parti olmadığı, ilk 3’te yeraldığı yerlerin sayısı 22 olup, bunlar arasında en dikkat çekici olan tabiidir ki İstanbul’dur. Bu seçim bölgelerindeki toplam geçerli oy sayısı, yaklaşık 14 milyon iken bunun 4.1 milyonu HDP ye gitmiş, AKP’ye giden oylar 5.1 milyonda kalmış, CHP’ye 2.7, MHP’ye ise 1.3 milyon (CHP+MHP toplamda HDP’ye giden oydan az) civarında oy gitmiştir. HDP,  20 yerde MHP’nin, 19 yerde CHP’nin önünde (tamamı Doğu ve Güney Doğu anadolu) 14 ilde ise, AKP nin önünde (tamamı Doğu ve Güneydoğu anadolu) oy almıştır.
  • HDP’nin ilk 3 parti arasında olduğu Doğu, Güney doğu illeri ve tek başına fark yaratan İstanbul birlikte değerlendirildiğinde, 2011 seçimlerine nazaran HDP nin oyu, 2.1 milyon artmış, AKP nin oyu ise aslında bunun sadece yarısı kadar yani 1.07 milyon azalmış, CHP’nin 114,4 bin azalmış, MHP nin ise 290 bin artmış görünmektedir. Bu durumda yapılabilecek bir yorum, HDP’nin arttırdığı oyların neredeyse yarısını, esasen yeni seçmenler veya sandığa yeni gidenlerden aldığıdır, zira AKP ve CHP’nin HDP’ye kaptırdığı düşünülebilecek oyların toplamı sadece 1.2 milyon kişidir. MHP’nin de 290 bin kişi kadar arttırdığı oyların bir kısmını AKP, diğer bir kısmını da CHP den almış olabileceği dikkate alındığında… HDP’nin en az 1 milyon yeni seçmeni saflarına çektiği söylenebilir.
  • Elazığ, HDP için enteresan bir il olmuştur zira, 2011 seçimlerinde aday göstermediği 41 ilden biri olduğu halde 2015 seçimlerinde CHP’den 2 kattan daha fazla oy almıştır ve bahse konu HDP oyu, 50.2 bindir.
  • Son iki seçimdir AKP’nin oy yüzdesinin düştüğü İç Anadolu illerinden biri, Kayseri diğeri de Eskişehir’dir. Bu arada, AKP için “ACI ama GERÇEK” bir saptama… son seçimde Kayseri’de oy kaybeden tek partinin de AKP olduğudur.
  • 2011 seçimlerine kıyasla AKP’nin 10 puanın üzerinde oy kaybettiği il sayısı 8 iken dikkat çekici iller, Urfa, Gaziantep ve Kayseri olarak sıralanmakta ve buralardaki geçerli oy toplamı olan yaklaşık 6 milyon oyun neredeyse % 10’unu AKP’nin bir önceki seçimde sahip olduklarından kaybettiği anlaşılmaktadır.
  • İstanbul 2. bölge seçim sonuçları enteresandır. İstanbul’da kayıtlı seçmen sayısı diğer bölgelere kıyasla en az artan bu bölgede, hem AKP hem de CHP, önemli ölçüde oy kaybetmiştir. Bölgeler arasında kaydırılan ilçe/mahallelerin bulunup bulunmadığına ve oy dağılımlarına bakmak gerekir. Burada AKP’nin, milletvekili sayısını arttırmak adına bir seçim düzenlemesi (hilesi !/?) yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir zira benzer bir durum Ankara bölgeleri için de geçerlidir. Ankara 2. bölgede kayıtlı seçmen sayısı beklenmedik biçimde azalırken, AKP’nin kuvvetli olmadığı Ankara 1. bölgedeki kayıtlı seçmen artışı, 300 bin kişi üzerindedir (? Etimesgut). Amma velakin, İstanbul için yapılan manevraya rağmen AKP bu şehirde, 442 bin oyunu kaybetmiştir.
  • Toplam kayıtlı seçmenlerin % 31-32’ini kapsayan en büyük 3 ili birlikte değerlendirdiğimizde, AKP, CHP ve HDP için kendi seçim sonuçlarının, kabaca % 30’unun buralardan kaynaklandığı gözlenmektedir. Yani AKP, ülke genelinde kaybettiği 2,5 milyon üzerindeki mutlak oyun %17,5’ini İstanbulda, % 8’ini İzmir’de ve % 4,5’ini de Ankara’da (toplamda % 30) yitirmiştir. CHP neticede arttırdığı oyların % 30’unu, başta İzmir olmak üzere yine bu illerden kazanmış (İstanbul’da yitirdiğini Ankara karşılamakla yetinmiş) HDP ye gelince, ülke genelinde 3.560 bin oyun % 20 sini İstanbul’dan devşirirken, Ankara ve İzmir’den gelenlerle aynen ilk iki parti gibi % 30 seviyesine ulaşmıştır. Esasen bir Orta Anadolu partisi olan MHP’nin, üç büyük ilden topladığı oylar, ülke genelindeki artışı olan 1,935 bin oyun ancak %22 sine denk gelmektedir ve bunun da 9,75 puanı İstanbul’dan kaynaklanmaktadır. Bu arada, MHP’nin İstanbul’da HDP’nin ardında kaldığını ve ancak 4. parti olabildiğini hatırlatmakta fayda vardır (Fark, HDP lehine 133.4 bin kişi). 3. parti kalsa da oylarını HDP’den daha az oranda arttırabildiği İzmir’de ise, HDP’nin aradaki farkı, 83 bin kişiye indirdiğini belirtmek gerekir. Neticede İstanbul ve İzmir toplamında, HDP nin MHP’den 50.3 bin kişi daha fazla oy aldığı bir gerçektir. 3 büyük metropolde durumu MHP lehine çeviren Ankara sayesinde bu iki partinin aralarındaki oy farkı, 351 bin kişiye çıkmaktadır.
  • Halkın seçimlere katılım oranlarını dikkate almaksızın, “her iki seçmenden birini temsil ettikleri” iddiasındaki AKP’nin, esasen “geçerli oylar”ın % 50 si ve üzerinde oy aldığı yerlere bakacak olursak; 2011 yılında 45 seçim bölgesi iken, 2015’te 28’e inmiştir ve 45 yerden hareketle, buralardaki oy kaybı da 1 milyon 250 binin üzerindedir. Bahse konu seçim bölgelerinde CHP’nin oylarında +/- sıfır duruma karşılık, yeni seçmenlerin de etkisiyle, MHP oylarını 1.1 milyon, HDP ise MHP’nin de üzerinde 1.157 bin ölçüsünde arttırmıştır. AKP’nin 2015 yılında hâlâ ! ve maalesef ama… geçerli oyların yarısından fazlasını aldığı 28 il özelinde kaybı ise, 580 bin, CHP’nin kaybı 23 bin, MHP ve HDP’nin kazançları ise sırasıyla, 644 ve 373 bin dolayındadır. Geçerli oyların artışı bu 28 yerde 357 bin civarında iken, 2011’in 45 seçim bölgesindeki 883.5 bin artış, MHP ve HDP’nin AKP’den aldıkları oyların ötesinde yeni seçmenlerin tercihe mazhar oluşlarına da  açıklama getirmektedir.
  • CHP’nin 2011 MV seçimlerine kıyasla oy yüzdesini arttırabildiği seçim bölgesi sayısına bakılacak olursa bunlar, toplam 85 seçim bölgesinde sadece 27’dir. Partinin bu illerde 2011 seçiminde aldığından fazla aldığı oy ise, 443 bin ile sınırlıyken, mevzu bahis illerde AKP’nin kaybı 834 bin, MHP ve HDP’nin kazançları ise sırasıyla,  575 ve 743 bin olarak gerçekleşmiştir. Bu saptamadan hareketle, CHP için söylenebilecek olan acıtıcı saptama; Bir pireyi ne kadar beslerseniz besleyin, maalesef bir deve olamayacağı.. ve fakat, ancak şişman bir pire olabileceği gerçeğidir.
  • AKP’nin hemen her seçim ertesinde diline doladığı, “biz bilmem kaç yerde iki muhalefet partisinin toplamından fazlasını aldık” söylemini, 7 haziran için irdeleyecek olursak… Hatırlatmak gerekir ki, 2011 seçimlerinde bu seçim bölgelerinin sayısının 63 ve AKP oylarının da,  CHP ve MHP’nin buralardan aldığı toplam oyların 6.55 milyon (1.7 kat) üzerinde olduğudur. 2015 seçimlerine baktığımızda ise, seçim bölgelerinin sayısının 52’ye AKP oylarının üstünlüğünün de… neredeyse yarı yarıya düşerek sadece 3.5 milyona indiğini söyleyebilir, bahse konu yerlerde AKP oylarının da esasen, MHP’den ziyade, HDP’ye gittiği saptamasını yapabiliriz. “Buradan nereye varabileceğimiz” sorusunun yanıtına gelirsek… önümüzdeki seçimde, 2011 seçimlerinde oylarının % 75,8’ini  derlediği bu coğrafyada, (hatta TC genelinde), AKP’nin gerçek rakibinin,  ne… oyları 2.22 milyon daha düşmüş olan CHP, ne de oyları sadece 181 bin artan MHP olmadığı ve fakat ve kesinlikle HDP olduğudur. Nitekim, HDP… tekrar ediyorum AKP’nin oylarının dörtte üçünden fazlasını aldığı bu yerlerde…. oylarını, 2011 seçimlerine kıyasla iki kattan fazla arttırmış ve 4.22 milyon seviyesine getirmiştir ki bu rakam, hem CHP hem de MHP’nin oylarından fazladır.
  • Buradan hareketle yapılabilecek çıkarım, HDP’nin İstanbul’da 3. parti oluşunun ötesinde, AKP’nin kalesi olan (CHP ve MHP toplam oylarından 1,7 kat fazla oy aldığı) seçim bölgelerinde, esasen ana muhalefet partisi, yani 2. parti olduğudur.
  • Genel bir değerlendirme yapacak olursak, bu bölge, AKP (8,6 puan) ve CHP (4.4 puan) nin kaybettiği, diğer taraftan, MHP’nin 3.3 puanla ehvenişer kazandığı, HDP’nin ise 10 puan üzerinde artışla önemli başarı elde ettiği yerlerdir.
  • Son olarak, kanaatimce, önümüzdeki seçimlerde ülkenin kaderini esas belirleyecek olan büyükşehirlerdeki duruma bakacak olursak; 2011 seçimlerinde geçerli oyların %76.9 unu, 2015 seçimlerinde ise %77.4’nü oluşturan bu merkezlerde partilerin durumu, aşağıdaki tabloda verildiği gibidir.

SEÇİM

AKP CHP MHP HDP DİĞER DİĞER icinde SP&BBP
2011 48.87% 27.75% 12.67% 5.44% 5.28% 1.96%
2015 40.15% 26.84% 15.51% 12.62% 4.88% 2.02%
FARK (8.72%) (0.91%) 2.84% 7.18% (0.39%) 0.05%

HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALULDÜR – UNUTMA! UNUTTURMA !!!

İnsanoğlunu, yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, aklıdır derler. Doğrudur. O akıldır ki… en karmaşık meselelere çözüm getirir, en çaresiz vaziyetlere direnme gücü verir, en acı durumlarda teselli üretir ve en sevinçli anların hakkını teslim eder.

Evet, insan aklı, -ben bu yazıda özellikle “zihni” demeyi tercih edeceğim-, tek kelimeyle MUCİZEVÎdir. Ve insan zihnini mucizevi kılan da, “kavrama becerisi”nin ötesinde, bence “hafızasının mahareti”dir esasen.

Zaman zaman kendime şöyle derim: “Bu “AN”ı, bu yaşadıklarını… sakın ola ki UNUTMA!”. Zaman zaman dediğime bakmayın aslında, pek te sık başıma gelmez böylesi. 23 Eylül 2011, işte öyle bir gündü. Nedenine birazdan geleceğim.

Ben çok şanslı bir insanım, zira iki şahane kızım var. Tanrı bana onların eksikliğini göstermesin.

Büyük ozan Nazım Hikmet “Ayşe’nin Mektupları”nda dediği gibi:

Başım ağrıyor.

En iyisi hiç çocuğu olmamak,

bunu diyemiyorum bir türlü.

Seviyorum çocukları bütün eziyetleriyle.

On iki çocuğum olsaydı

dünyanın en bahtiyarı ben olurdum,

düşün:

birinin eksiği ötekinde tamam,

kusurlu ayrı ayrı

ama on ikisi birleşince mükemmel bir tek adam

ve onun annesi ben.

Ağustos 1943 – Nazım Hikmet Ran

Ben de aşağıdakileri karalamışım bundan 2 yıl önce;

 “Anne olmak” bu dünyada sahip olunabilecek en olağanüstü haz olsa gerek.

Hani tüm varlıklardan eksiği olmayıp ta…  fazlası olma duygusu !

“Hadi benim aslan hastam,  son bir gayret ! İşte geliyor ufaklık”

Son bir ıkınma ile bu dünyaya gelmek niyetinde, ama mutlaka gelmek niyetinde olan o küçük varlığın, kendini annenin bedeninden koparışı, kanlar içinde, çıplak ve en korunmasız bir halde, belli belirsiz bir ağlama ile dünyaya geliş.

Yalapşap yıkanmış ve sözde steril yeşillere sarınmış bir küçücük bebek, gözleri görmek istemezmişcesine kapanmış, ağzı ise aksine adeta herşeyi yutmak üzere inanılmaz çok açılmış… Hani… doğum odasında bir doğum daha olsa, “Bu benimki değil” dedirtecek kadar “YABANCI” bir minik “YARATIK”. Doğumhane görevlilerin alışkanlığı ile sedyede annesinin bacakları arasına yatırılan ve üzerinde “Anne”nin adının yanına “……..Bebek”  yazan bir “Kimlik Kartonu” ile teslim edilen bir “HAYAT”.

Yabancılık ! İlk kucağa alış ! Ve inanılmaz ama… her kucağa alışta ışık hızından çabuk azalan o yabancılık hissinin, kendini tutkuya bırakışı.

Annelik ve babalık  doğuştan gelmez, ancak yaşadıkça öğrenilir ve insanın “hayatının anlamını oluşturma” noktası kadar ileriye gidebilir. Merak ve acıma hisleri ile filizlenir, geceler boyu uykusuzlukla beslenir ve öncesinde tahmin edilemez boyutlarda bir “SEVGİ”, farkedilmeden artık “VAR” dır.

Ve bunu değiştirmek, bundan böyle mümkün değildir ve olmayacaktır. OLMASIN DA ZATEN.

23 Eylül 2011 günü, bana yukardaki satırları yazdıran büyük kuzumu daha da çok okusun, öğrensin, bilsin, yaşasın ve hayatının hakkını versin diye yolcu ettim gurbete. Sadece 15 ay ayrı kalacağız birbirimizden ve ben ona tekrar kavuşacağım dilerim, ümidederim, her ne gerekiyorsa onu ederim işte… Yeter ki tekrar kavuşayım O’na.

Geleyim sadede… Bu yazının konusunu seçerken çok gitti geldi aklım. Neden mi? Beni feci etkilese de, “neticede şükredilesi bir ayrılığın, üzerimde bıraktığı, yüreğime adeta çöreklenen o hüznü yazmaya, hakkım var mı benim?” diye öyle çok sorguladım ki…

Özellikle son aylarda, haftalarda hemen hergün onlarcasının kurban olduğuna şahit olduğumuz, yitişleri yüreğimizi dağlayan o gencecik delikanlılar (oğlanı/kızı), çiçeğe duramamış fidanlar ve Onlar’ın ciğeri yanan anaları yâdıma düştükçe öyle bir ezildim, öyle bir utandım ki… Ama neticede yüzüm kızararak ta olsa yazmaya karar verdim zira bu yaşananları unutmamak! Unutturmamak gerekiyor.

“Hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk”

Diye biter büyük ozan Nazım Hikmet’in “Üç Leylek Lokantası” isimli şiiri.

“UNUTTURMA!”

Diye seslenmek istedim, yaşadıkları o tarifi imkânsız ACI’yı ASLA unutamayacak olan bütün analara.

Tanrı bütün çocuklarımızı, kuzularımızı bağışlasın bize.  Yitirdiklerimiz… ışıklar içinde huzurla uyusunlar sonsuza dek.

Seçkin Bilgen Gültan

HASTA LA VICTORIA SIEMPRE! KÜBA TEFRİKASI (1)

Hayatımın seyahatlerinden birine daha gittim nihayet 50 yaşımda. KÜBA. Yeryüzündeki biricik  “kurtarılmış bölge” gibi gelirdi bana. Dolayısıyla en çok merak ettiklerimden. Denizi, karası, insanı ve özellikle çocukları, gençlerini merak ediyordum. Romu ve purosu da cabası 🙂

Amma velakin, Kanada Toronto üzerinden gittiğimizden, kulağımızı tersinden göstermiş hissediyordum kendimi, bundan beteri ancak Japonya üzerinden gitmek olabilirdi hani 🙂 Her neyse neticede gidiş dönüş derken 20 bin km.’nin üzerinde yol yapmış olduk.

Dünyanın dört bir yerine seyahatini kendisi planlamak ve sonra da layıkıyla uygulamaktan en büyük hazzı duyan bendeniz ve Ali, bu defa Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin düzenlediği geziye katılmaya karar verdik. Hayatımızın ilk grup turu olacaktı, eee biraz endişeliydik açıkçası. Ne mutlu ki korktuğumuz başımıza gelmedi, birbirine pek te benzemeyen insanlardan oluşmakla birlikte, gruptaki herkes son derece uyumlu ve anlayışlı davrandı, hemen hiç bir sorun ya da tatsızlık yaşanmadı.

Yola koyulduğumuz 23 Nisan 2014’te biz de çocuklar kadar heyecanlı ve şendik. Ancak Toronto uçuşu tahminimin de ötesinde uzun sürünce, Kanada Havayollarının konforlu sayılabilecek seferinde bolca yemek, film seyretmek, kitap okumak ve hatta bilgisayarı kurcalamak beni kesmedi. Toronto’ya vardığımızda, sigaralarım tam anlamıyla gözümde tütüyordu. Basiretimiz bağlanıp ta Kanada için bildiğimiz vize yerine sadece transit vize almış olmamız gerçeğinden hareketle… havaalanı dışına çıkamayacağımız, dolayısıyla benim de sigara içemeyecek olduğum iddialarını çürütmek için elimden geleni tabii ki ardıma koymayacaktım. Pasaport işlemimizi gerçekleştiren hint asıllı olduğunu tahmin ettiğim zarif memureden, -işlemimi bitirdikten sonra tabii- sigara içmek için bana yer göstermesini rica ettim ve becerdim de. Dev boyutlardaki koskoca terminalin içinde tek bir zehirlenme odası dahi ayrılmamış olduğu için, binanın dışına çıkıp, sigaralarımı ardı ardına tüttürdüm ve geri dönüş için bildirdikleri 3. kata çıkıp tekrar polis kontrolünden geçmek zorunda kaldım. Lakin bu arada, biniş kartımı çoktan uçağın yolcu alacağı kapıya gitmiş olan Ali’de unutmuş olduğumdan… epey bir hadise yaratmış oldum. Garibim binanın bir ucundan, benim bulunduğum noktaya kartımı getirip beni geçirmek zorunda kaldı. Allahtan Havana uçağının kalkmasına daha vakit vardı da, başımıza daha beteri gelmedi. Neticede içtiğim sigaraların sağladığı geçici sükunet… kapıya vardığımızda tümüyle ortadan kalkmıştı denebilir. 18 sularında Havana’ya kalkan uçakta yerimizi aldık ancak bu defa pek te itibar görmedik açıkçası. Zira bu tayyare seferi, bizim güney sahillerine giden yerli turistlerin alışkın olduğu türden olup, daha ziyade ucuz tatilci Kanadalılara hizmet veriyordu. ABD’li turistler için daha yeni yeni Florida’dan düzenlenmeye başlanan ve pek te “meşru” olmayan tek tük  turların aksine, Küba’ya gelen uçakların büyük çoğunluğunu Kanada turları ve turistleri dolduruyormuş. 3 saatlik uçuş nihayet bittiğinde biz de adeta bitmiştik. Yerel saat 22:00 civarını gösterirken memlekette bir gün daha çoktan devrilmiş ve yeni bir akşam olmaktaydı.

Küba’ya ayak basar basmaz KIRMIZI hissettim kendimi. Biraz da ev sahiplerinin etkisiyle tabii.. zira havaalanı kıpkırmızı idi. Sütunları, deskleri, çerçeveleri vs. herşeyiyle kırmızıya boyanmış. Akşamın ilerleyen saatlerinde havanın hala o kadar sıcak olması da bu hissimi güçlendirdi. ABD’ye de seyahat eden, üstelik yarı ailesinin amerikalı  olması hasebiyle uzun süreli ve mükerrer vizesi bulunan bizlerin pasaportlarına, malum ambargo nedeniyle ilerde ABD’ye girişte sorun çıkarmaması bakımından hassasiyet gösterilerek Küba giriş/çıkış damgası vurulmayacak olduğu bildirilmişse de.. feci koyu bir makyajla kendini maskaraya çevirmiş olan kübalı genç hanım, gözümüzün içine baka baka ve gururla, damgasını pasaportlarımıza çaktı geçti. Ben de olsam aynısını yapardım ayrı mesele 🙂 İtiraf ederim, bizim de pek umurumuzda olmadı bu işlem.

Binadan dışarı çıktığımızda, açılan kızgın fırın kapağı misali, suratımıza vuran sıcak rüzgar, valizlerimize sorunsuz olarak kavuşmamızın, diğer bir deyişle yedek kıyafetlerimizin de bizimle gelmiş olmasının her şeyden daha mühim olduğu idrakimizi pekiştirdi. Kredi kartının pek te geçerli olmadığını bildiğimiz bu değişik memlekette harcamak üzere ihtiyacımız olan Convertible Peso (CUC) ları da havaalanındaki resmi döviz bürosu CADECA’dan edindikten ve grubun nihayet toparlanmasından sonra, bizi bekleyen sempatik yerel rehberimiz Amircal ve nazik otobüs şoförümüz Hassan ile birlikte otelimize yollandık. Yol boyunca etrafımızı saran köhne de olsa ihtişamını koruyan binalar ve sağımız solumuzdan çoğunlukla 8 silindir homurtusuyla  geçen eski amerikan arabalarına bakakaldık. Kalacağımız otel, devlete ait ve bu nedenle de doğru dürüst bakım ve onarım görmemiş, personeli devlet memurlarından oluşan, eski Havana’nın tam da göbeğindeki muhteşem bir binaydı. Hotel Plaza’nın ortak mekanları oldukça gösterişli olsa da… odaları için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

IMG_0765Hiç te az olmayan hacminin büyük bölümü, esasen ve maalesef yüksekliğinden kaynaklanan odanın konforundan geçtim, çağdaş ihtiyaçları karşılamak bakımından durumu, hiç te iç açıcı değildi doğrusu. Her türlü koşula hazırlıklı biçimde gelen bizler için bile bir parça şok ediciydi yani. Elektrik düzeneği ve prizlerinin, ülkenin ABD mandası altındaki  yıllarından kalma olduğunu öğrendiğimiz için, adaptörümüzü de getirmiş olmamız yetmedi, yandaki fotoğrafta göreceğiniz yöntem sayesinde elektriğe kavuşabildik.

Onca yorgunluğun üzerine, yattığımız yatak döşeğin durumu aynı etkiyi yaratmadı gerçi ve hani derler ya…. “o ilk gece yattığımız yeri beğendik :)”

Havana’daki ilk sabahımızda makul saatte uyanıp, yine hiç te beğenilesi olmayan kahvaltımızı ederken otelin çatı katından muhtelif kent fotoğrafları çektikten,  kapı önünde bekleşen kadınlı erkekli birkaç yaşlı dilenciye kendimizi zorlayarak direndikten sonra ilk ziyaretimizi, tarihi bir Puro fabrikasına yaptık. Ticari sır olarak nitelendiği için olsa gerek, fabrikanın içinde çekim yapmamıza izin verilmedi. Biz de dünyada puro üretimi bakımından “tek geçilecek” bu güzel ülkenin bu kadim sürecini, zihnimize kaydetmekle yetindik.

Birkaç katlı binanın geniş salonlarında nerdeyse asırlık olduğu izlenimini veren bir düzende, farklı gruplar halinde iş bölümüne uygun olarak, bir yandan kendilerine önündeki mikrofondan,  sabahları gazete, sonrasında  ise klasikler dahil roman, kitap okuyan devlet memuru “OKUYUCU”larını dinler, diğer yandan kendi purolarını tüttürürken işlerini ciddiyetle yapan kadınlı erkekli, farklı yaşlardaki emekçileri izlerken oldukça etkilendik. İlk ziyaret ettiğimiz salonda, temel ham madde tütün yapraklarını, puroların imal edilme yöntemine uygun olarak sınıflandırarak balyalayan, çoğunlukla kadınlardan oluşan bir grubu izledik.

Küba’lı kadınların bacaklarıyla purolar arasındaki ilişki 🙂 dünyada bilindiğinin aksine, esasen bu gruplarla sınırlı. Diğer bir ifadeyle, bugün gelinen düzende, puroların sarılma işlemi değil, sadece tütün yapraklarının ayrıştırılması aşamasında kübalı kadınların kucakları ve bacaklarından bahsedilebilir. İkili olarak karşılıklı oturma düzeninde, önlerine, yanlarına, aralarına yerleştirilmiş kocaman leğenlerin de manzarayı epey sıradanlaştırdığını ve hayallerimizi bir parça yıktığını söylemeden geçemeyeceğim. İkinci aşama olan sarma işlemini gerçekleştirenler ise, 9-10 ay civarında eğitim aldıktan sonra, bir diğer salonda yan yana dizilmiş tezgahlar üzerinde puroları sarıp, bir nevi mengeneye sokanlar, ekseriyetle genç-orta yaş Kübalı erkeklerden ibaret. Esasen devlet memuru olan bu emekçilerin her gün en az 100 puro sarmaları bekleniyormuş ve üzerinde imal ettikleri için de maaşlarına ilaveten prim aldıkları belirtiliyor. % 10 ölçüsünde de kendilerine puro ayırabiliyorlarmış. Bu kadar isim yapmış, dünyaya nam salmış bir sektördeki üretim için, tahmin edersiniz ki… kalite kontrol son derece önemli. Ez cümle, üretilen her bir tek puronun, muhtelif markaların (Cohiba, Monte Cristo, Romeo Y Julieta  vb) farklı ölçekteki “Standart” puroları boyutunda hazırlanmış ilgili şablonundan, kaymak gibi geçmesi bekleniyor… bu niteliğin sağlanmadığı purolar da, işte o bahsettiğim işçiye verilen % 10’u oluşturuyormuş. Fabrikayı gezer, tezgahlarının başında nasıl yaptıklarını izlerken, işçilerin kendilerine ayırdıkları puroları bize satmak istediklerini… ancak bizim, rehberimizin önerisiyle satın almadığımızı belirtmiş olayım. Kalite kontrolun, sadece boyut bakımından değil, “İÇİM” açısından da sağlanması için, fabrikada yine devlet memuru “İÇİCİ” personel var. Bu adamların işi gücü, sizin anlayacağınız… Puro içmekten ibaret. Sıkı bir sigara tiryakisi olduğum halde, hani bu kadro değilse de, “OKUYUCU” kadrosunda çalışmak isteyeceğim bir düzenden bahsediyorum :). Bahse konu içici kalite kontrol personelinde rastlanan hastalıkları sorguladığımızda, beklediğimiz ve korktuğumuz yanıtı almadık. Öyle akciğer kanseri filan olmuyorlarmış, istatistiklerde bu gruba özel tehlikeli bir hastalık durumu oluşmamış. Zira puro, ciğerlere çekilerek tüketilen bir tütün ürünü değil. Bunu öğrendiğimde aklıma her nedense… bizim merdiven altı kot taşlama tesislerinde, oto boya tamirhaneleri ve yeraltı madenlerinde sigortasız ve sağlık güvencesiz çalışıp genç yaşta silikozis kurbanı olan zavallı, çaresiz insanlarımız geldi.

Evet Küba’yı, başkenti Havana’yı bile bizim şehirlerimizle kıyaslamak mümkün değil, hele ki cepheleri aynalı cam kaplı gökdelenleri, nefret edilesi AVM’leri gün geçtikçe pıtrak gibi çoğalan ve hani tabiri caizse canına okunan İstanbul ile!

Yani diyeceğim o ki : Göz kamaştıran pırıltılı alışveriş ve eğlence mekanlarında “cahilim ama para bende” mottosunu benimsemiş faydasız mı faydasız, kıymeti kendinden menkul artiz takımı, magazinel figürleri, reklamlarda oynayan işadamı müsveddeleri, 800 bin dolarlık saat takan, karılarının, sıradan ameliyatları için “RABBİM Amerika dedi” rüyası gören hükümet üyeleri, ABD’de anadolu kaplanları burslarıyla okuyan, gemiciklere, milyar dolarlık onlarca villaya sahip “mağdur” başbakan çocuklarının karşısında;

Kentin en ücra köşesinde yaşam koşullarının ağırlığı altında inleyen, eğitim alamayan, çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan, dinî, kültürel ve geleneksel baskıların altında ezilip, hatta canına kastedilen, sağlık sorunlarına gerçek çözüm bulamayan, bütün ülke yönetimine hakim o “Dostlar alışverişte görsün” zihniyetinin sıradan mağdurları olarak, hastanelerin “Acil Giriş”leri önünde çömelerek bekleşen ve neticede yine tedavi olamayan insanları olan bir memleket değil Küba. En azından şimdilik değil! Umarım değişmez bu tablo.

Tam aksine, onca yoksunluğa ve ABD’nin yıllardır sürdürdüğü acımasız ambargoya rağmen, iki temel sorununu çözmüş Küba yönetimi ve halkı. Eğitim ve Sağlık. Küba’da okur yazarlık oranı % 99.8 ve dünyada en yüksek 10. ülke, ömür ise 78 yıl. Birleşmiş Milletlerde bir türlü çözüm üretilemeyen ambargo nedeniyle ilaç üretiminde elzem olan onlarca hammaddeyi getirtemedikleri ve ilaç sıkıntısı yaşadıkları halde, özellikle sağlık sektöründe çalışan son derece yetkin insangücü ve etkin sağlık sistemi sayesinde bütün vatandaşlarının, eşit koşullarda bu temel hizmeti alabildikleri ve her yıl binlerce başarılı doktor yetiştiren bir ülke. Bizdeki gibi baktığı hasta sayısına ve operasyona dönük olarak hekim maaşların belirlendiği… sistemin tümüyle sayısallaştırılarak, kalitesizliğin doruk noktasına vardığı bir sağlık sisteminden muzdarip değil Küba halkı.

Devamı gelecek…

SLOVENYA – HIRVATİSTAN

Deniz ve Güneşle gelen TÜM RENKLER – Adriyatik sahilleri

Göl, Sis ve Karla bütünleşen onlarca tonuyla gözalabildiğine BEYAZ – Alpler

 “3 kısacık günde 4 mevsim birden yaşanır mı?” sorusuna yanıt oldu bu enfes seyahat. Hem de nasıl…. Ve de nasıl DOLU DOLU yaşanır. Seyahat planımıza göre 26 Kasım Çarşamba günü Slovenya’ya uçacaktık. Sabahın kör karanlığında uyanıp, sisler altındaki yollara düştük. Ankara havalimanını, sisiyle meşhur Esenboğa ilçesine kurduran kafaları bir kez daha minnetle (!) anarken, Ankara savaşı esnasında Timur’un fillerinin, ismini yine Timurlenk’in bir komutanından (İsenBoga) alan bu beldenin sisleri altında gizlendiğini hatırladık. Üstüne üstlük, son yıllarda milyonlarca dolara malolan yeni terminali buraya inşa etmek yerine, şehrin güneyine ikinci bir havalimanı neden yapılmadı ki diye hayıflandık. Ankara’nın ikinci bir havalimanına gereksiniminin olmayacağı sanılıyor olsa gerek. Herneyse, neticede çaresiz ve bıkkın bir halde havaalanında beklemeye başladık, sis bir türlü dağılmadı, beklenen oldu ve hava koşulları nedeniyle uçağımızın kalkamayacağı bildirildi. Haydi bakalım.. tırıs tırıs valizini uçaktan indirtir, geri dönersin şehre. Venedik’te otel odanı ayırtmışsın, hatta tekne gezisine para yatırmışsın ne gam? Gidemediğin halde uykusuz kaldığına mı yanarsın? Ertesi gün tekrar deneyip denemeyeceğine karar veremediğine mi? Yine de moralimizi bozmayıp, işi şansa bırakmaya karar verdik. THY’nin şehirdeki ofisine uğradık, bir sonraki gün için uçakta yer olduğunu öğrenince, biletleri değiştirdik ve o gece, Venedik’teki oteldeki odamıza para ödeyip… Ankara’daki sıcak yatağımızda uyuduk. 27’si sabahın 5’inde ayaklandık, aynı terane tekrar. Neyse ki bu defa herşey yolunda gitti ve keyfimiz yerine geldi. Ljubljana havalanına vardığımızda saat sadece 11:30’du ve hava da günlük güneşlik, ama serindi. Doğruca kiraladığımız arabayı almaya gittik ve PO-E-1-271 plakalı metalik gri renkli Opel Corsa’mıza binip derhal yollara düştük. Otoyol üzerinden ve hiç bir yere uğramadan ver elini Piran. Yollar son derece konforlu ve bakımlı, yönlendirmeler de gayet iyiydi. İlk durağımız Slovenya’nın şirin kentlerinden biri olan Koper oldu. Aslında durak demek yanlış olur zira kenarından geçerek, yine sahil şeridinde Hırvatistan yönündeki İzola’ya yöneldik. İzola’nın içinden geçtiğimiz için şehri görme olanağımız oldu ama duraklamadık. Zira, hedefimiz çok açıktı, biran evvel Piran’a ulaşmaya çalışıyorduk. Otoyoldan çıktığımız andan itibaren manzaramız da çok güzelleşmişti. Yüksek çam ağaçları, Akdeniz bitki örtüsünü hatırlattı. Güneşin de tüm parlaklığıyla varlığı, bu yolculuğu son derece keyifli bir hale getirdi.

 PİRAN YAT LİMANI

Piran’da arabamızı şehir girişindeki parkyerine bıraktıktan sonra birkaç sefer geri dönüp unuttuklarımızı alıp, fotoğraf makinalarının pil sorunlarını giderdikten sonra nihayet şehre ulaştık. Küçük bir koya yerleşik olmasına rağmen, oldukça zengin bir yat limanına sahip olan Piran, bir meydan (Tartini meydanı) çevresinde denize nazır ve anfitiyatro düzeninde dizilmiş rengarenk evleri, tarihi yapıları ile gerçekten görülesi bir yer. Mevsim itibariyle şanslıydık ki, yerleşik nüfusu sadece 4,500 olan bu sevimli kasaba hiç kalabalık değildi ve yöre halkının dışında, “tatilciler” yerine sadece, az sayıda bizim gibi “meraklı turist” vardı. Hardal sarısı enfes bir renge boyalı tiyatro binası ve kafesini (ki turumuzun sonunda burada oturup birer sıcak çikolata içerken güneşin güzelim batışını izledik) geçtikten sonra denizi solumuza alıp sahil yolunu takip ettiğimizde, yaz aylarında asıl hareketli olan mekanların birbiri peşisıra dizildiğini gördük. Burnu dönüp ilerlediğimizde Kasım ayının sonunda balık adam kıyafetlerini giymiş dalmaya hazırlanan tiplere rastladık. Adriyatik denizinin açık manzarasına sahip bu kentin enteresan tarafı, sağınıza baktığınızda İtalya, solunuzda ise Hırvatistan sahillerini görmek mümkün. Zira, Slovenya’nın bu güzel sahil şeridinden kapabildiği mesafe sadece 46 km. imiş. Sahil yolunun sona erdiği, karşımıza çıkan tel örgülerden anlaşılınca, sağdan evlerin arasına girerek, şehrin ara sokaklarına daldık. Ara sokak dediysek, yanyana ancak iki kişinin yürüyebildiği olağanüstü dar geçitlerde, pencerelere asılı temiz çamaşırlar ve küçük saksılardaki rengarenk çiçekler arasında dolaştık. Bir labirenti andırsa da, saptığınız bütün yolların neticede Tartini meydanına çıkacağı güvenini veren bir gezinti oldu. Kaybolmaktan çekinmeyeceğiniz, zira bunu isteseniz de beceremeyeceğinizi düşündüren bu küçük kentte, görülmesi gereken yerler, sadece ulaştığınız kilise, kale, manastır vb. tarihi yapılar değil, bu ara sokaklar. Zira mekânın ruhu, bu sokaklarda saklı. (bkz. fotoğraf albümleri bölümü)

 

 

 

 

 

 

 

7. yy’da yapıldığı söylenen surlarının bir kısmını hala görebildiğiniz tepedeki kaleye tırmanmak meşakkatli bir iş. Biz naçizane, dar zamanda kalenin St. George (Cerkev sv. Jurija) Katedralinden albümdeki resimde verilen görünüşüyle yetinmek durumunda kaldık. Milâttan önceki çağlardan beri, çifçiler, balıkçılar ve korsanların yerleşim yeri olan Piran, 6-7. yüzyıllarda barbar kabilelerin istilalarına karşı daha korunaklı hale getirilmiş ve nihayet 952 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlanmış.

Bu küçücük ama son derece etkileyici kent, hatta kasabada geçirdiğimiz günü ve güneşin o olağanüstü güzellikteki batışını, diğer bir deyişle 27 Kasım 2008 Perşembe gününü unutacağımızı hiç sanmıyorum. Piran’dan ayrıldığımızda güneş batmış, gün kararmak üzereydi. Hemen yanıbaşındaki Portoroz, bizim gibi yerel ve gelenekseli görme ve öğrenme meraklılarından ziyade, çok katlı ve bol yıldızlı oteller ve onların casinolarında vakit geçirmekten hoşlanan turistleri cezbedecek bir belde. Deniz kenarına sıra sıra dizilmiş gözalıcı renklere boyanmış otelleri, ışıl ışıl neonları yanıp sönen Casinoları ile Piran’ın tam aksine, “günümüz”ün bir ürünü, yansıması yapay, kendi türünde sıradan ve “terk”e değer. Biz de öyle yaptık ve sahil yolunu arabayla katedip, derhal uzaklaştık. Yine de bir fikir vermek bakımından, buraya bir resim koymak gerekir.

Seyahatin başındaki aksilikler yüzünden Venediği rotadan çıkarmak zorunda kaldığımızda rezervasyon iptallerinde yaşadığımız sorunlar nedeniyle, 27’si akşamı için otelde rezervasyon yaptırmamıştık. Diğer bir deyişle, 27 Kasım Perşembe akşamı, hani derler ya “yatacak yerimiz bile yoktu” ve o geceyi geçirebileceğimiz temiz ve sıcaksuyu olan bir mekan bulmak zorundaydık. Seyahat öncesinde yaptığım Internet araştırması sayesinde elimde bulundurduğum birkaç konaklama adresinden, en maceralı olanını denemeye karar verdik. Hırvatistan’a geçip, Buje kenti yakınlarındaki “Casa Romantica La Parenzana” ya doğru düştük yollara. Sadece 15 km. kadar gittikten sonra tabelaları dikkatle izleyerek vardığımız yol, ürkütücü olacak kadar karanlık, tehlikeli olacak kadar dar ve doğru yolda ilerlediğimizden şüphe ettirecek kadar ıssızdı. Üstelik anayol sayılabilecek olan yoldan da epeyce sapmış, bir bilinmeze doğru gidiyorduk akşamın köründe. Nihayet, sadece birkaç evin soluk ışıklarını gördüğümüzde kendimizi Picadilly Meydanı’na çıkmış kadar iyi hissettiğimizi itiraf etmeliyim. Köyün hemen girişinde karşımıza çıkan iri taş binanın görece parlak ışıkları ve üstelik penceresinden göründüğü kadarıyla keyifli bir yemek yiyen 6 kişilik grupla karşılaşınca, gezegende “artık yalnız değiliz” mutluluğuna eriştik. Yine de, aradığımız 3 yıldızlı otelin (daha ziyade çiftlik evinden bozma pansiyon diyelim) burası olacağına ihtimal vermedik ve sadece bir arabanın sığabildiği mevcut bulunan tek patikadan ilerlemeyi sürdürdük. Minyatür köyün bir elin parmaklarını geçmez sayıdaki ışıkları da geride kalıp, tekrar karanlıklara gömülünce aynen geri dönüp, restoran olduğunu tahmin ettiğimiz binadakilere aradığımız yeri sormaya karar verdik. Evet, burası bir restorandı ve ortalıkta görünen tek garson olan genç, sorduğumuz ismi duyunca, “tam da orada bulunuyorsunuz” demez mi? Bir aile işletmesi olan tesis gerçekten mükemmel bir seçim oldu. Her bakımdan sıcacık restoranında (Konoba) içtiğimiz nefis, yerel kırmızı şarap eşliğinde yediğimiz bu bölgeye özgü Čripnja (önümüzde yanan şöminede pişen et) ve mükemmel truffles (kanaatimce en lezzetli mantar cinsi) ve tabii olmazsa olmaz muhtelif sosis çeşitleriyle hem karnımızı, hem de gözümüzü doyurduk.

 

 

 

 

 

 

Ertesi sabah erkenden Hırvatistan’dan ayrılarak, daha kısa bir yol üzerinden sadece 45 dakika sonra Trieste’ye vardık. Trieste hüzünlü ve yaşlı bir şehir ve güzel. Habsburg hanedanının yazlık kenti hakkında seyahate çıkmadan evvel Internetten derlediğim Itinary’i Ali’nin eline tutuşturduktan sonra bana düşen, onun peşisıra yürümükten ibaretti. Hala Adriyatik sahillerinde olmamıza rağmen, hava çok sertleştiğinden, trençkotlarımızı bavula yerleştirip, kayak montlarımıza sığındık. Gerçekten de hava birdenbire çok soğumuştu. Günboyu hareket halinde olmamıza rağmen hep üşüdüm. Meşhur “Piazza del Unita” dışında kalan şehir arazisi tırmanma gerektiriyordu. Biz de şehrin tepesine tırmandık oradaki kilise, katedral ve kaleyi tavaf ettikten sonra daracık merdivenler ve sokaklardan dolana dolana aşağıya kadar indik. (Devamı gelecek…)

Şimdilik… fotoğraflar için adres:

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565381043031416769

Sağlıcakla.

BLED MACERASI

Adriyatik denizi kıyılarından kalkıp kuzey istikametinde Dinar Alplerinin eteklerindeki Bled gölüne gitmek için, 28 Kasım 2008 akşam saatlerinde Trieste’den yola çıktık. Gerçek gezginler gibi, sadece iki minik el çantası taşımakla birlikte; teçhizat bakımından Akdeniz ikliminden, Orta Avrupa’nın Kasım sonu hava koşullarına değin hazırlıklı gelmiş olmanın huzuru içimizde, sevimli kiralık arabamızın da bizi her türlü doğa ve yol koşullarında yarı yolda bırakmayacağı güveni bir parça da olsa dışımızda… yağmur altında başladığımız yolculuk, yarım saat kadar bile geçmemişti ki, karın en şiddetli biçimde bastırdığı bir yol macerasına dönüştü.

Hayatımda gördüğüm en yoğun kar yağışı yüzünden, sanki bakımlı bir otoyolda değil de… son derece koyu bir gece karanlığında bizi kilometrekarelerce bembeyaz çevrelerken, sadece birkaç metrelik bir görüş mesafesine elveren bir çölde ilerliyorduk. Son sürat çalıştıkları halde, beyaz fırtınayı bertaraf etmeye yetişemeyen silecekler için elden gelen birşey yoktu. Akan trafiğe rağmen, yolu saniyeler içinde tekrar boydan boya kaplayan beyaz örtüde güvenle ilerlemek adına, zincir takma zaruretini değerlendirebilmek ve doğrusu bir parça olsun güven tazelemek için, rastladığımız ilk servis istasyonu/markete kendimizi dar attık. Benim bütün ısrarıma rağmen Ali, istasyondaki sloven vatandaşlarla yaptığı konuşmalar neticesinde, “Zincir takmamızın gerekli olmadığına” kanaat getirdi. Her zamanki gibi sözümü (yine!) dinletememiş olmanın verdiği iç sıkıntısına çare olması bir yana, çocuklarımızı öksüz bırakmamak bakımından, “olur a yolda/belde arabanın içinde mahsur kalırsak” diye… ben de markette yiyecek ve içecek namına her ne satılıyorsa işte eğer, onların hepiciğini aldım ve sanırım bir mangaya 3 gün yetecek kadar erzağı arabaya depoladım ve tabii tahmin edersiniz ki, benzin deposunu taşacak ölçüde doldurtturdum.

Aslında bilemediniz 1-1.5 saat içinde katedilmesi gereken yol, yanlış hatırlamıyorsam 2.5 saatten fazla  zaman aldı. Bu arada Bled gölüne dönüş sapağını kaçırıp, hızımızı (artık nasıl bir hız ise o! J) alamadan kendimizi Avusturya’da bulmaktan da endişe ediyorduk doğrusu. Bu arada, Bled gölü Alplerin eteklerinde de olsa, otoyoldan çıktıktan sonra bir süre tırmanmamız gerekeceğini tahmin ediyor olmam, adeta bir karabasan gibi üzerime çökmüştü. Neyseki karşılaştığımız bugi bugiler başedilebilir ölçülerdeydi.

Bled, tüm ağaçları, evleri, aklınıza gelebilecek her türlü nesnesi bütünüyle olağanüstü temiz ve yumuşacık bir izlenim veren kardan örtü altında kalmış o şirin mi şirin kasaba, sarı ve sıcacık sokak lambaları altında adeta bir masal dekoru gibi çıkıverdi karşımıza. Ne var ki, rezervasyon yaptırdığım göl kenarındaki otele gidiş istikameti olduğunu düşündüğümüz anacadde kenarındaki tek tük evlerdeki kimi soluk ışıklar ile, yanıp sönen trafik lambaları misali, insana medeniyeti çağrıştıran teçhizat ta olmasa…  biz yolda iken 3. Dünya harbinin çıkmış olup, Bled halkının da kasabayı çoktan terketmiş olduğuna kanaat getirecektim neredeyse. Zira inanılır gibi değil ama… gölün kenarına inene kadar geçtiğimiz yolda tek bir insan evladına rastlamadık desem? Dedim ya… hollywood westernlerindeki hayalet kasabalar kadar ıssız bir yere gelmiştik ve saat sadece akşamın 9:30 civarıydı. Herneyse, yol/iz sorabileceğimiz kimseye rastlayamadığımız için başımızın çaresine baktık, allah tarafından elimizdeki haritalardan birinde kalacağımız otelin yeri işaretlenmişti ve tam da göl kenarındaydı da bulabildik neticede. Bulduk bulmasına da… otel girişini işaret eden tabelayı takiben ilerlediğimiz yolda, tek bir araba lastik izi, yolun sonunda eriştiğimiz otel parkyeri olması gereken yerde de tek bir araba dahi yoktu. Ehhh… buradan kolaylıkla tahmin edersiniz ki, resepsiyon vs.. den  geçtim, tek bir görevli dahi ortalarda görünmüyordu ve otel tümüyle karanlıklar içindeydi. Hani, önce “ahh işte sıra bizdeymiş bu defa, slovenler bize kamera şakası yapıyorlar” diye düşündümse de, biz şaşkın şaşkın otelin etrafında dört dönerken hadisenin “şaka gibi” olmakla birlikte, son derece “gerçek” olduğuna nihayet ayıldık. Elimizdeki tek veri, ana giriş kapısı olması kuvvetle muhtemel, soluk ve de donuk buzlu kapı üzerine asılmış bir kağıtta yazan telefon numarasıydı. Tabii derhal cep telefonlarımıza sarılıp defalarca aramamıza, denediğimiz her yeni numaraya (ülke kodu, şehir kodu ekle kaldır vs) rağmen, hiç bir sonuç elde edemedik. Rezervasyonumuzu sadece 1-2 hafta kadar önce bizzat yaptırmış olmam yetmezmiş gibi, gereken tüm teyid epostalarını da çoktan edinmiş olmam hasebiyle, AB üyesi bir ülkede başımıza bunların gelebileceğine hakikaten inanamıyordum.  Bizim gibi, dünyanın her neresine olursa olsun mutlaka kendi çabaları ve organizasyonu ile mükemmel seyahat eden, bu bakımdan son derece deneyimli adeta tur rehberleri kadar becerikli bir ikilinin karşı karşıya kalacağı bir vaziyet değildi bu. Üstelik bize reva da değildi be yahu!

Neyse ki, her türlü macera merakına (yoksa düşkünlüğü mü demeliydim?) rağmen, sağlamcılıktan da nasibini hayli almış bendeniz, Ali’nin 50. Yaşgününü idrak etmesini planladığım bu bir iki günlük konaklamayı riske atmamış ve rezervasyonumuzu, Bled gölünde biri 3, diğeri 4 ve nihayet biri de 5 yıldızlı olmak üzere 3 oteli birden bulunan meşhur bir otel zincirinden yaptırmıştım. En kötü ihtimalle, aynı beldedeki diğer iki otelden birinde kalacaktık, ya da otel müdürü bizi evinde konuk edecekti artık napalım?

Bizim seçtiğimiz 3 yıldızlı otelin ve de aynı yolun karşısında bulduğumuz 5 yıldızlısının da kapısında aynı kağıt parçası ve telefon numarasıyla karşılaşınca, şehrin iç taraflarında biryerlerde olduğunu tahmin ettiğim 4 yıldızlının peşine düşmektense, doğrudan Polis karakoluna ya da turist infoya gidip sormayı teklif ettiysem de… Ali’yi yine ikna edemedim. İtiraf etmeliyim ki, bu kasabada bir polis karakolu, hele ki bir INFO bulmak, oteli bulmaktan çok daha zor olacaktı muhtemelen ve civarda ışığı yanan mekanların tamamı Bar kılıklı yerlerdi ama her nedense hiçbirinin kapısı da, çalınsa açılacak gibi görünmüyordu. Dedim ya… Bütün kasaba halkı, bir doğal afet ya da savaş arifesindeymişçesine kendini bulunduğu mekana kitlemiş, hatta sığınağa inmiş ve dış dünyayla bağlantısını adeta kesmiş gibiydi.

Her neyse, neticede geldiğimiz yoldan geri dönme çabalarımız (zira tırmanma gerektiriyordu) bir yana, aniden bir mucize gerçekleşti ve bizzzzz, ihtiyacını gidermesi için köpeğini dışarı çıkarmış bir insanoğluna rastladık desem… Bu adamcağızı görür görmez bizim nasıl aniden durup, benim, saniyeler içinde -sanki babama rastlamış gibi- adamın üstüne nasıl atladığımı siz tahmin ediverin. Böylesi ıssız, sessiz, adeta ÖLÜ bir kasabada mutlu mesut huzur içinde karlar altında köpeğiyle yürürken adamcağızın başına gelene bakın. Üstüne atlayan deli bir kadın ve kadının yolun tam ortasında ZANK diye durdurduğu arabası içindeki kocası yetmezmiş gibi.. O arabanın arkasında da, saniyeler içinde (ama biz bu adamcağıza rastladıktan sonra) nerden peydahlandığı anlaşılmayan heyula gibi bir kar küreme aracı ile, bu makinenin yoldan çekilmemiz için kornaya basıp duran densiz sürücüsü. Neye uğradığını şaşıran adamcağız neyse ki son derece düzgün ve anlayışlı birisi çıktı, benim halimden korkup kaçmadı. Yavaş yavaş normale döndük hep birlikte (bu esnada benim adamın yakasına yapışmış bir vaziyette olduğumu söylemem gerekir mi bilemedim), önce Ali arabayı yol ortasından çekti, bilahare, hiç bir halta yaramayan kar küreyicisi ve de onun gıcık şöförü kayboldu. Köpekli adama ingilizce olarak başımıza gelenleri özetleyip, telefon numarasını eline tutuşturduğumda, her nedense bilemedim ama, durduk yerde bana “Siz Yahudi misiniz?” dedi. Bir parça şaşkınlık emaresi göstermekle birlikte (yahu alnımda mı yazıyor ki?) bu sıkışıklıkta adama “sayılır… yani anneannem öyleydi” filan deyip konuyu dağıtmadım tabii. Kısaca HAYIR Türküz deyip kendisini asıl meselemize döndürdüm. En nihayet adamcağız verdiğim numaranın dilinden anlayıp, benim cep telefonumdan mekanik olmayan bir takım seslere ulaştı, ulaşmakla kalmayıp karşısına çıkan her kimse eğer, işte onu epey bir azarladı anladığım kadarıyla zira “Turco, Murco” deyip bağırıyordu sloven dilinde. “Sizin perişan ettiğiniz iki türkle birlikteyim, ne yapmaları gerekiyorsa söyleyin” filan diyordu zahir. Uzun lafın kısası, bu defa benim her nedense yahudi olduğunu düşünmeye başladığım Sloven vatandaş, bize meşhur otel zincirinin 4 yıldızlı otelinin yerini tarif etti, biz de tanrıya çok şükür, elimizle koymuşçasına kolaylıkla bulduk.

Evet anlaşıldı ki, sahip olduğu yatak kapasitesini yılın o mevsiminde dolduramayan işletmeciler, 3 ve 5 yıldızlı otellerine rezervasyon yaptırmış olan tüm müşterilerini açık tutttukları bu tesiste ağırlıyorlardı ve kasabanın tamamına inat, gecenin ilerleyen saatlerinde dahi,  bu otelin içi de, -genel mekanlardaki sigara yasağı nedeniyle- dışı da insan kaynıyordu. Bu insan kalabalığı, ortalama 1 m. uzunluğundaki enfes bacaklarını sadece 20 cm. Uzunluğundaki mini etekleri altında gizlemeye çalışan diyemiyciğim, sergileyen envai çeşit güzel kadınlar nedeniyle Ali’yi çok ilgilendirdiyse de… bendenizin zihni, herhangi bir olumsuzluk ihtimaline istinaden Otel yetkilileriyle hangi konuşmaları yapıp, hangi ağır cezaları vermem gerektiğini düşünmekten ötürü fena halde karışıktı. Birkaç gündür yaşadığımız macera ve sürekli olarak değişen hava koşullarının da etkisiyle olsa gerek… sanki alternatifimiz varmış gibi (bak bak şuna, şu kendini bilmeze) herşeyi göze alıp, ilk iş olarak, karşıma çıkan ilk resepsiyon görevlisini fena halde haşladım. Bunun karşılığında sersem adamın bana “Ama nasıl olur? Seyahat acentanız size bu durumu bildirmemiş olamaz vs… “ demesiyle birlikte…. Ben delirip, “Sen baksana bakiim bana, o seyahat acentası bizzat ben oluyorum zira biz, yüksek müsaadenle (bunu ingilizce olarak tam da böyle ifade edememiş olabilirim J)  acentasız, tur operatörsüz seyahat edenlerdeniz” deyince… Akan sular durdu, aniden süt dökmüş kediye dönüşen adamcağız, bu defa, tam da rezerve ettiğim “nitelikte” (bunun açılımı gölü gören ve daha da önemlisi, “sigara içilebilir bir oda” oluyordu ama her nedense adam, SİGARA lafını ağzına bile almazken bana bir göz kırpmakla yetindi) bir odanın bizi beklediğini bildirdi. Evet neticeye gelirsek, biz epey bir uğraşı ve de mücadele sonunda Bled gölünü gören ve de bendenizin mebzul miktarda sigara tüketebileceği konforlu bir odaya (sigaraları maalesef balkonda içtim o soğukta) 3 yıldızlı oda ücreti ödemek suretiyle kavuşmuş olduk.

Bu seyahatten hatrımda kalanlar işte bunlardı. Tabiidir ki Bled’de ikamet etmekle birlikte Lubliana’yı da tavaf ettik ve dahi… yol inşaatları nedeniyle kaybolduğumuz için, muhtelif kırsal slovenya köy ve kasabalarını da görüverdik ama, buraya yazılacak macera bundan ibarettir. Görüleceklere gelince…  onlarcasının fotoğraf adresini aşağıda verdim;

 

https://plus.google.com/photos/113766538922560924952/albums?banner=pwa&gpsrc=pwrd1#photos/113766538922560924952/albums/5565458535696532321

Sağlıcakla, SEYAHATLE…